PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ünlü Kadınlar...


No_Name
28-03-2009, 13:28
Adile Ayda

1912 yılında Kazan’da doğdu. Hukukçu Sadri Maksudi Arsal'ın (1880-1957) kızıdır. Lise öğrenimini fransa'da tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Aynı fakültede öğretim üyesi oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi fransız edebiyatı doçentliğine atandı (1944). Sonra öğretim üyeliğinden ayrılarak dışişleri bakanlığı'nda görev aldı (1958). 1976'da kontenjan senatörlüğüne seçilmişti. Edebi eleştirileri ve anıları Cumhuriyet gazetesi (1946-1949) ile Hisar dergisinde (1975-1976) yayınlandı. 1992 yılında vefat etti.

ESERLERİ:
-Yahya Kemal'in Fikir ve Şiir Dünyası (inceleme, 1979)
-Böyle İdiler Yaşarken (edebi hatıralar, 1984)
-Atsız'dan Adile Ayda'ya Mektuplar (anılar, 1989),
-Sadri Maksudi Arsal (biyografi, 1991)

* Yazar, kontenjan senatörü Adile Ayda , Şakir Rami ve Nizamettin Maksudi’nin torunu, Prof.Dr.Sadri Maksudi Arsal ve Kamile Arsal’ın kızı ,Naile Turhan’ın ablası, Reşid Mazhar Ayda’nın eşi, Gönül Pultar ve Gülnur Üçok’un annesidir.
* Babası Sadri Maksudi Arsal, Başkırdistan doğumludur.

English Biography

Adile Ayda (1912-1992) was the first woman career diplomat of Turkey, but is today better remembered as an Etruscologist. She became interested in Etruscan studies while stationed in Rome as the Minister-Counsellor of the Turkish Embassy, did research on the subject during her stay in Italy and wrote down her findings in a number of books, in Turkish and in French. What is spectacular about her texts on Etruscans and renders them of interest is that she posits the Etruscans as Turks (as in Turkic), a proposition that is as controversial today as it was during her lifetime.

Ayda was also known in Turkey as an outspoken parliamentarian during her stint as a member of the Turkish Senate, which she had joined on appointment, as one of the small number of appointed senators, called "kontenjan senatörü" in Turkish, after her retirement from the Turkish Ministry of Foreign Affairs.

Ayda had an eventful professional life. She left the Ministry of Foreign Affairs soon after she joined it, and taught French literature first at the Ankara then Istanbul universities, penned a number of studies as an academic, in Turkish and in French, before returning once again to the Ministry.

Biography

Ayda's personal life was not less eventful. She was born Gadile Sadreyevna Maksudova (Russian: Гадиле Садреевна Максудова, Tatar Cyrillic: Гадилә Садри кызы Максудова, Latin: Ğädilä Sadri qızı Maqsudova) in Saint Petersburg while her father the Tatar Sadri Maksudi was a member of the Duma, serving as a representative of the Ittifaq al-Muslimin party, close Kadets. In 1917, her father became the leader of the first state formation in the Idel-Ural since the territory of the Kazan Khanate was occupied by the Russians in 1552. She left Russia during the famine of the 1920s as a small child, when her mother Kamile, the daughter of the gold-mining Ramiev family of Orenburg, took her and her younger sister Naile along to cross the Russo-Finnish border clandestinely. They reunited in Finland with Sadri Maksudov, who himself had left the country dressed as a mujik, after the Bolsheviks had put an end to his government in 1918. The family then spent a year in Germany, where Adile started school; then moved to France where they settled. An invitation by Turkey's founding president Atatürk to her father to come and work in Turkey, and the latter's accepting the invitation, brought about a radical change in Adile's life.

Once in Turkey, Adile became Adile Arsal as her father took on a new surname according to the law. She went on with her education in Istanbul, at a French nuns' school, Notre Dame de Sion, and so continued the French education she had been introduced to in Paris. Raised thus in the French intellectual tradition, Adile became, and remained to the last, a French intellectual at heart, unable to suffer fools. She then attended the law school in Ankara where her father was teaching. She was also a staunch Kemalist throughout her life. Known for her strong personality, she was in fact one of the many formidable women the modernizing efforts of the Turkish Republic would bring to the fore.
Ayda was married twice. Her first marriage, to a physician, was very brief. Her second, in 1942, was to Reşid Mazhar Ayda (1900-1986), a US-educated mechanical engineer who was the descendant of an old Ottoman family of Istanbul. The Aydas had two daughters and five grandchildren.

Adile Ayda's Works

•"L’Influence de Victor Hugo sur Mallarmé." Dialogues. İstanbul, 1953.
•Le Drame Intérieur de Mallarmé ou l'Origine des Symboles Mallarméens. İstanbul: La Turquie Moderne, 1955.
•Un Diplomate Turc Auprès du Roi-Soleil. İstanbul, 1956.
•"Molière et l’Envoyé de la Sublime Porte." Les Divertissements de Cour au XVIIe Siècle. Actes du VIIIe Congrès de l'Association Internationale des Études Françaises, Paris, 3-5 septembre 1956 in Cahiers de l’Association Internationale des Études Françaises, 9 (juin 1957). 103-116.
•Yahya Kemal. Kendi Ağzından Fikirleri ve Sanat Görüşleri. Ankara: Ajanstürk Yayınları, 1962.
•Les Étrusques Étaient-ils des Turcs? Paris: 1971.
•Etrüskler Türk mü idiler? Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1974.
•Yahya Kemal’in Fikir ve Şiir Dünyası. Ankara: Hisar Yayınları, 1979.
•Böyle İdiler Yaşarken. Ankara: 1984.
•Les Étrusques Étaient des Turcs. Preuves. Ankara: 1985.
•Atsız’dan Adile Ayda’ya Mektuplar (derleme). Ankara: 1988.
•Türklerin İlk Ataları. Ankara: 1987.
•Sadri Maksudi Arsal. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları Türk Büyükleri Serisi, 1991.
•Etrüskler (Tursakalar) Türk idiler. İlmî Deliller. Ankara: 1992.
•Садри Максуди Арсал. Перевод (Çeviren) В.Б. Феоновой. Москва: 1996.
•Bir Demet Edebiyat. Makaleler. Halil İnalcık’ın önsözü ile. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1998.

No_Name
28-03-2009, 13:28
Adile Naşit ( 17.06.1930)- (11.12.1987)
Ünlü sinema ve tiyatro oyuncusu Adile Naşit, 17 Haziran 1930’da İstanbul’da doğdu. Asıl adı Adile Keskiner’dir. Tiyatro oyuncusu Amelya Hanım ile ünlü komedyen Naşit’in kızıdır. Babasının ölümü üzerine öğrenimini yarım bırakarak, 1944 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu Çocuk Tiyatrosu’na girdi. Herşeyden Biraz oyunuyla sahneye çıktı. Aynı yıl Halide Pişkin’in grubuyla İstanbul’da turneye çıktı. Daha sonra Muammer Karaca’nın tiyatrosuna girdi. 1948’de komedi oyuncuları Aziz Basmacı ve Vahi Öz’le birlikte kurdukları toplulukta 1951 yılına kadar çalıştı. Yine 1948 yılında Lüküs Hayat filmiyle sinema oyunculuğuna başladı. 1950’de, kendisi gibi tiyatorcu olan Ziya Keskiner ile evlendi. 1954’te yeniden Muammer Karaca tiyatrosuna döndü ve 1960’a dek burada çalıştı. 1961’de, eşi Zİya Keskiner ve abisi Selim Naşit Özcan ile birlikte, Naşit Tiyatrosu’nu kurdular. Bu topluluğun dağılmasından sonra 1963’te girdiği Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü tiyatrosunda, 1975’e kadar aralıksız olarak çalıştı.

Adile Naşit, sinemaya ikinci ve asıl girişini 1970’lerde yaptı. 1976’da İşte Hayat adlı filmdeki rolüyle, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı. Bu, Türk sinemasında, ‘star’ olmayan bir başoyuncunun kazandığı ilk ödüldü. Hababam Sınıfı filmlerinin birçoğunda, müstahdem kadın rolüyle yeraldı ve buradaki oyunculuğuyla da büyük beğeni kazandı. 1978’de Uluslararası Sanat Gösterileri’nin tiyatro ve müzikallerinde rol almaya başladı. 1981 yılında TRT televizyonunda Uykudan Önce isimli bir çocuk programı yapmaya başladı. Bu programda anlattığı masallar ve öykülerle, çocukların gönlünde taht kurdu. Gerek sinema filmlerinde, gerekse oyunlarda, basit, saf, iyi yürekli kadın tiplemesini başarıyla oynadı ve kendine has bir üslûpla yenileyerek karakteristik hale getirdi. Adile Naşit, 11 Aralık 1987’de İstanbul’da öldü.

No_Name
28-03-2009, 13:29
Afet Ilgaz ( 02.01.1937)
Afet Muhteremoğlu Ilgaz, 2 Ocak 1937 tarihinde Çanakkale/Ezine'de doğdu. İlköğretmen Okulu'nu, Çapa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe ve Klasik Diller Bölümü'nü bitirdi. İzmit'te başladığı Türkçe öğretmenliğini kısa bir süre İstanbul'da sürdürdü. Sahibi olduğu bir ana okulunda öğretmenlik ve yöneticilik yaptı, ilk soyadını taşıyan bir kitabevi açtı. Sanat hayatına, İstanbul dergisinde yayımlanan (1956) öyküleriyle başlayan Âfet Ilgaz, Başörtülülerle'le 1965 TDK Hikâye Ödülü'nü kazandı.

Öykü Kitapları

Bedriye (1963), Başörtülüler (1965), Toprak (1968, Toprak İnsanları adıyla 1971), Halk Hikâyeleri (1972), Çeribaşı Apdullah'la İdamlık İsmail (1974), Ölü Bir Kadın Yazar (1983), Menekşelendi Sular (1999)

No_Name
28-03-2009, 13:29
Afet İnan ( 1908)- (08.06.1985)
1908 yılında doğdu.Atatürk, 11 Ekim 1925'te İzmir'e geldiğinde, birçok kurumun yanı sıra okulları da gezerek konuşmalar yaptı. Yine o günlerde İzmir ilkokullarından birinde bir toplantıda Afet Hanım'la karşılaştı. Afet İnan, ilköğrenimini Eskişehir'in Mihalıççık ilçesinde, Ankara ve Biga'da tamamladıktan sonra, Bursa Kız Öğretmen Okulu'nu 1925 yılında bitirmiştir. İlk görevine 17 yaşındayken, babasının görevi gereği bulundukları İzmir'de Reddi İlhak İlkokulu'nda başlamıştır. Atatürk, Afet İnan'ın ailesinin Makedonya kolunu tanıdığından, kendisinin meslek ve durumu ile ilgilendi. Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmektir. Bunun yerine getirilmesi için Atatürk, Afet İnan'ın babası ve annesi ile görüşerek, kendisini o yıl İsviçre'nin Lozan şehrine Fransızca öğrenmeye gönderir (1925 - 1927).

Sonra, İstanbul'da Fransız Kız Lisesi (Notre Dame de Sion)nde bu öğrenimini sürdürür (1928-1929). Ortaöğrenim tarih öğretmenliği sınavına girerek öğretmenlik belgesini alır ve Ankara Musiki Öğretmen Okulu'na, Tarih ve Yurt Bilgisi öğretmeni olarak atanır (1929-1930). Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş çalışmalarında yer almış ve orada uzun yıllar Asbaşkanlık yapmıştır. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nün de müdürlüğünü yapmıştır. Akademik çalışmalarına devam eden Afet İnan, 1938'de lisans, 1939'da doktora çalışmalarını tamamlayarak 1942'de doçent ve 1950'de de profesörlüğe yükselir. Prof. Dr. Afet İnan'ın Atatürk ve Türk tarihi ile ilgili birçok yayını bulunmaktadır. 8 Haziran 1985 tarihinde ölmüştür. Atatürk vasiyetnamesinde Afet İnan için; "yaşadığı müddetçe şimdilik (şimdiki halde) ayda 800 lira verilecektir" diye vasiyette bulunmuştur.

No_Name
28-03-2009, 13:29
Afife Ecevit ( 1908)- (1990)

1908 yılında İstanbul’da doğdu. Arnarutköy Koleji’nden mezun oldu. Fransa’ya yaptığı gezilerle resim sanatlarına olan ilgi ve yeteneğini geliştirdi. Devlet sergileri başta olmak üzere, karma sergilere katıldı.1990 yılında öldü.

İlk kişisel sergisini, 1967’de İstanbul’da (Devlet Galerisi) açtı. Güzel Sanatlar Birliği ve Kadın Ressamlar Derneği’ne üye oldu, bu kuruluşların ortak sergilerine resim verdi. Peyzaj ve ölüdoğa konuları üzerinde yoğunlaşan resimleri, izlenimci anlayışın renk ve ışık değerlerine bağlıdır.

No_Name
28-03-2009, 13:29
Afife Jale ( 1902)- (24.07.1941)
1902 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Afife Jale, Dr. Sait Paşa'nın torunudur. Tiyatro sevgisiyle 1918'de, Türk ve müslüman kadınlarının sahneye çıkmaları yasak olan bir dönemde Darülbedai'ye (Şehir Tiyatroları) alınmak üzere açılan sınava girer. Prof. Metin And, Türk Tiyatrosu Tarihi kitabında o dönemi "1920 yılında Darülbedayi, Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununu Kadıköy'deki Apollon Tiyatrosu'nda (şimdiki Reks Sineması) sahneye koyuyordu. Bu oyunda Emel adlı kızı oynayan Eliza Benemenciyan topluluktan ayrılıp yurt dışına gittiği için bu rolü yüklenecek bir bayan aranıyordu. bu rol için seçilen Afife, "Jale" takma ismiyle Kadıköy'de Apollon Tiyatrosu'nda sahneye çıkar. O tarihi geceyi, altı yıl sonra Refik Ahmet Sevengil'e anlatırken "Hayatımda mesut olduğum ilk gece..." diyordu; "Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Opiyekte güzel bir sen (scene:sahne) vardır; ağlama sahnesi...Orada taşkın bir saadetle ağladım. Sahiden ağladın...Alkış,alkış, alkış...Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat bey, kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdurdu; alnımdan öptü: "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin." dedi.

Daha sonra "Tatlı Sır" ve "Odalık" oyunlarında da polis baskını ile karşılaşır. İçişleri Bakanlığı'nın gönderdiği bir genelgeyle müslüman kadınların sahneye çıkmaları yasaklandı. Ancak bu işin bir de geçmişi vardı. 10 Kasım 1918'de, Behire, Memduha, Beyza, Refika ve Afife stajyer kadrosuna alınmışlar, ötekiler işi bırakmışlardı. İkisi de sahneye çıkarılmamışlardı. Refika suflör olarak çalışıyordu. Tüm baskılara karşın bundan sonra Burhanettin Topluluğunda Seniye, Yeni Sahne’de Şaziye (Moral), Münir (Neyire Neyyir), Bedia (Muvahhit) Milli Sahne'de Huriye ve Hikmet, Ruhat gibi Müslüman Türk kadınları Afife'yi izlediler" diye anlatır.

Neziha Araz'ın kaleminden Afife şöyle sesleniyor. "Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım" inancı ve aşkıyla yaşıyordu Afife, "Olmak ya da olmamak" işte gerçek buydu onun için. "Olmak"la sanatını icra etmek eşanlamlıydı, bu eşanlam da tiyatroydu. Toplum hayatında ilk olmak; yani onun deyimle "ilk ateşi yakmak"," ilk türküyü söylemek"," ilk aşkı ya da direnişi başlatmak" bir olaydı ve bunun her zaman bir bedeli vardı. İlkler yol boyu bu bedeli ödediler."

Bu zaptiye baskının ilkinde Afife arkadaşlarınca kaçırılmışsa da daha sonra sokakta polisce yakalanarak karakola götürülür. "Dinini, milliyetini unutan sen misin?" diye hırpalanır. Aile içinde babası da onun tiyatrocu olmasına karşıdır. Babasının gözünde Afife artık fahişedir. Evden de ayrı yaşamak zorundadır. Bu arada Darülbedai'deki ücretli görevine de son verilir. Güvencesiz ve parasızdır. Önüne gecilmeyen şiddetli başağrıları başlar. Hekimi morfinle tedavi yoluna giderek büyük bir yanlışlık yapar. Bunun sonucu Afife artık bir morfinmandır. Bu nedenle yaşamının son yıllarını Bakırköy Akıl ve Sinir Hastanesinde geçirir. 24 Temmuz 1941 günü 39 yaşındayken ölür.

No_Name
28-03-2009, 13:30
Ahatovna Ahmadulina

Tam adı İzabella Ahatovna Ahmadulina (d. 10 Nisan 1937, Moskova), Stalin sonrası Sovyet edebiyatında özgün bir ses olarak dikkat çeken Tatar ve İtalyan kökenli şair. 1960'ta Gorki Edebiyat Enstitüsü'nde eğitimini tamamladıktan sonra Orta Asya'yı gezdi. Yapıtlarındaki ödünsüz bireycilik yüzünden resmi eleştirilere hedef olmasına ve bazen eserlerini yayınlatmakta güçlük çekmesine karşın, sonunda Sovyet Yazarlar Birliği'ne kabul edildi. 1950'lerde evli kaldığı şair Yevgeni Yevtuşenko gibi Ahmadulina da eserlerini binlerce kişinin izlediği toplantılarda okudu. İlk şiir kitabı olan Struna (Arp Teli) 1962'de yayımlandı. Başlığı Puşkin'in 1830'da yazdığı bir şiirini hatırlatan Moya rodoslovnaya (1964,Secerem) adlı uzun şiiri hem içerik hem biçim açısından iddalı, sağlam bir deneme olarak dikkati çeker. Sonraki eserleri arasında Uroki Muzıki (1969,Müzik Dersleri), Stihiki Muzıki (1975,Şiirler), ve Taina (1983,Sırlar) sayılabilir.

No_Name
28-03-2009, 13:30
Ajda Pekkan ( 1946)

AJDA PEKKAN
Pop Müzik
Doğum Yeri : İstanbul
Doğum Tarihi : 1946
Kişisel Bilgiler : Babası Subay, annesi ev hanımıydı. Çok ‘sosyal ve modern’ bir çevrede yetişti. Çocukluğu babasının işi dolayısıyla Gölcük´te geçti.
Kariyeri : 1963 yılında Ses dergisinin açmış olduğu artist yarışmasına katıldı ve birinci oldu. Hemen ilk filmini çevirdi. Sanat hayatı boyunca birçok filmde rol aldı. Bunların en bilinenlerinden birisi de ´Abidik Gubidik´ti. Bu filmde Öztürk Serengil ve Aysel Tanju ile rol aldı. 1970´lerde müzik piyasasına adım attı. 1975-76´lı yıllarda sözlerini Fikret Şeneş´in yazdığı aranjörlüğünü Noray Demirci´nin yaptığı ´Hoş Gör Sen´, 1977 yılında seslendirdiği Fransızca parça 'Viens Dans Ma Vie' filmlerde yer almıştır.
Artık Türkiye´nin tanıdığı biriydi. Türkiye´de estetik ameliyatı konusunda bir ilk oldu. Türk popunun ilk aşaması diyebileceğimiz ´aranjman´ modasının ilk ürünlerini verenlerden oldu.

1973 yılında Avrupa´nın ünlü müzikholü ´Olympia´da verdiği konserle hem dış dünyaya açıldı.Türkiye’nin mutlu azınlığı ona ´Superstar´ ünvanını verdi. 7 yıl kadar Fransa´da kaldıktan sonra ülkesine döndü. Ülkü Aker ve Fikret Şenes gibi söz yazarlarıyla çalıştı.

Aman Petroil
1980 yılında Türkçe sözlerini Şanar Yurdatapan ve müziğini Atilla Özdemiroğlu nun yaptığı Petroil adlı parçasıyla eurovision da ülkemizi temsil etmiştir. Müzik yelpazesini genişleten Pekkan, Jazz türüne eğildi ve Amerikalı ünlü bir sanatçıyla konser verdi. Bu konserde ona vokalist olarak Mazhar-Fuat-Özkan eşlik etti. 90´lı yıllarda her sene bir albüm çıkardı. En son ´The Best Of Ajda´ adlı bir albüm yayınladı.


Hakkında yazılanlar
1.Profili Olmayan Kadın Bir Süperstar'ın Yaşamından Pınar Çekirge, Nuh Köklü Cep Kitapları / Anlatı Dizisi

"Bir toplumun sürekli idolü olmak, güzelliği temsil etmek, kusurlarını yok edip, varolmayan güzellikleri de güzelliğine eklemek... Sanki neredeyse yeni bir yaratık yaratmak... Ama o, tüm bu çabaya, belki sanıldığı kadar bencil olmayan bir amaç uğruna girişmişti. Koca bir topluma sürekli bir güzellik duygusu vermek, kendinden emin bir kadının zamana meydan okuyuşunu simgelemek... -Atilla Dorsay, Ajda'nın Yüzü- Ajda, bir simgeydi... bir efsane. Eskimekten korkan, konuşurken... Fransızca ve İngilizce sözcüklere sığınan, kaliteli hayatı... first class uçmayı, hayvanları seven... Kendi deyişiyle "ekstrem tenakuzlar içinde" yaşayan bir "süperstar".

No_Name
28-03-2009, 13:30
Alev Alatlı ( 1944)
1944 yılında İzmir’de doğdu.Liseyi Tokyo’da American School in Japan’da okudu. Ankara’da Ortadoğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü bitirdi (1963). America’da Vanderbilt Üniversitesi’nde (1965) ekonomi, Darthmouth Koleji’nde felsefe (1968) mastırı yaptı. Canaan Koleji’nde kalkınma ekonomisi öğretim üyeliğinde bulundu (1968-1969). Ankara’da Devlet PlanlamaTeşkilatı’nda ekonomi uzmanı olarak çalıştı (1970-1972). Amerika’da California Üniversitesi’nde ruhsal dilbilim araştırma görevlisi oldu (1972-1974). İstanbul’da Çağdaş Yayıncılık’ta Bizim English dergisini yönetti (1981-1984).Yazko Somut, Nokta, Sur, Türk Edebiyatı, Cönk, İnsan ve Teknoloji dergilerinde incelemeleri çıktı.

ESERLERİ:
roman; Yaseminler Tüter mi Hala? (1984), İşkenceci (1987), Viva La Muerte (1992), Nuke Türkiye (1993), Valla Kurda Yedirdin Beni (1993), O.K. Musti Türkiye Tamamdır (1994). Son dört kitabı ‘Or’da Kimse Var mı?’ genel başlığını taşıyan dörtlemedir. Kadere Karşı Koy A.Ş. (1995), Aydın Despotizmi (1986) ise incelemedir.
Haberlerin Ağında İslam (1985), Filistin’in Sorunu (1986), En Emin Yol (1986), adlı çevirileri yayımlandı.

Or'da Kimse Var mı?
Kitap 3
Valla, Kurda Yedirdin Beni
Alev Alatlı
Boyut Yayınevi

"Or'da Kimse Var mı?" dörtlüsü azgın iştahların beslediği cehaleti şehvetle bağrına basan Türkiye toplumunun kıydığı bir aydının, Günay Rodoplu'nun öyküsü. Dörtlünün birinci kitabı, "Viva La Muerte!", hızla yabancılaşan Türkiye toplumunda bi haymatlos gibi yaşamak zorunda kalan Rodoplu'nun, ezilmesini, pasifize edilmesini anlatır. İkinci kitap, "'Nuke' Türkiye!"de, cehaletin sadece bizim toplumumuza özgü olmadığını, Türk aydınının, Batı'nın hemen her zaman şiddetle sonuçlanan kendini beğenmişliği ile de uğraşmak zorunda kaldığını anlatır. "Bu toplumda 'biliyor' olmak mutlak surette bir haksızlığa maruz kalmak demektir. Çünkü, bilgi borçlandırır, 'anlamak' zorunda bırakır. Cahil, acıma duygusu uyandırır. Yıkıcılığı bağışlanır. Bu, onların lüksüdür. Oysa aydın, bilgilenmek gibi bir suçtan müebbeden mahkum edilmiştir." diyen Alev Alatlı, üçüncü kitap, "Valla Kurda Yedirdim Beni"de, Türk solunun ve Kürt meselesinin panoramasını çizerken, yeni sorular ve sorunlar ortaya koyuyor. "Yoksulluk, paylaşımdır: Parayı, gıdayı, aklı, yeteneği, bilgiyi, tecrübeyi, serveti, her şeyi, yoksulluk, şeffaflıktır. Yoksulluk dürüstlüktür. Yoksulluk, kendine saklamamak, istif etmemektir. Yoksul adam şoven olmaz, çünkü kaderi paylaşır. Çünkü bilir ki, güneş, kahkaha çiçeklerini de ısıtır, devedikenlerini de." "Oğul bu muydu sadıklığın! Valla, yedirdin kurda beni!"

No_Name
28-03-2009, 13:31
Amine Mosler
Bayan Amine Mosler

Niçin müslüman oldum ?

Önce oğlum müslümün oldu

Oğlumun, bana sorduğu bir çok suallere cevap veremiyordum. O bana: “Anne, Allah niçin üç tane?” diye soruyor, kendim de üç tanrıya inanmadığım için, ona inandırıcı bir cevap veremiyordum.Nihayet 1928 senesinde yaşı artık oldukça ilerlemiş olan oğlum, bir gün gözleri yaşlı olarak bana geldi, “Anne, ben müslümanlığı inceledim. Onlar bir tek yaratıcıya inanıyorlar. Onların dini, en doğru din. Ben de müslüman olmağa karar verdim. Sen de bana katıl!” diye yalvarmağa başladı.

İslam’ı incelemeye başladım

Onun ricası üzerine, ben de İslam dinini incelemeğe başladım. Berlin Camiine gittim. Camiin imamı beni çok iyi karşıladı ve bana müslümanlığın esaslarını anlattı. O anlatdıkça, sözlerinin ne kadar doğru, ne kadar mantıki olduğunu görüyordum. Artık ben de, oğlum gibi İslam dininin en doğru din olduğuna inanmağa başlamıştım. Herşeyden evvel, daha genç yaşta iken bile, bir türlü anlayamadığım, aklımın bir türlü kabul etmediği üçlü tanrıyı müslümanlık
reddediyordu. Müslümanlığı iyice inceledikten sonra, günah çıkarmanın, Papa’yı günah işlemez masum bir varlık olarak tanımanın, vaftiz yani günah izalesinin ve buna benzer bir çok merasimin ne kadar manasız olduğunu anladım ve bütün bunları reddederek seve seve müslüman oldum.

Ben bir katolik manastırında büyütüldüm

Bütün ecdadım koyu hıristiyandı. Ben bir katolik manastırında büyütüldüm. Tamamen hıristiyan terbiyesi aldım. Fakat, aldığım bu dini terbiye, beni Allahu tealaya götürecek hak dini seçmeme yardım etti. Çünkü, terbiyem sırasında bana öğretilen bütün iyi şeyleri, hıristiyanlıkta değil, müslümanlıkta buldum. Müslümanlığı kabul etmekliğim benim için büyük bir nasip eseridir.

Bugün ben bir büyük anneyim.Torunum müslüman olarak doğduğundan dolayı bahtiyarım. Biliyorum ki, Allahu teala, doğru yola koyduklarına daima rehberlik eder.

No_Name
28-03-2009, 13:31
Arzu Abdullah

Makedonya Türk Edebiyatı

1950 yılından sonra aylık Sevinç ve Tomurcuk çocuk dergilerinin, Türkçe kitapların da yayımlanmaya başlaması, şiir çalışmalarının hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak araya giren 1953 göçü, Makedonya Türk şiirinin bu hızlı gelişimini sekteye uğratmıştır. Göçün hız kestiği 60’lı yılların ortalarında, Sesler Aylık Toplum-Sanat Dergisi’nin de yayın hayatına girmesiyle, slogancılıktan uzaklaşma, gerçek şiiri arama çabaları daha da güçlenmiştir. Önce, söyleyeceklerini somut bir tarzda iletmek için düşünce ve duygularını gereksiz sözcüklerden arındırarak kurduğu kusursuz dizelerde ortaya koyduğu ince lirizm tonlarıyla dikkatleri çeken , yazdıklarıyla okuru düşünmeye iten Avni Engüllü ile birlikte Mustafa Yaşar, Yusuf Edip, Sabahattin Sezair, Fahri Ali, Suat Engüllü, İrfan Bellür; daha sonraları da Esat Bayram, Sabit Yusuf gibi şairlerin yer aldığı, Makedonya şiirine güç veren, yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Makedonya Türk şiirinin yaşatılması misyonuna son katılanlar arasında, Melâhat Engüllü, Biba İsmail, Oktay Ahmed, Rıfat Emin, Tülay İbrahim, Leylâ Süleyman, Meral Kain, Arzu Abdullah gibi değerli genç şairleri de anmak gerekir.

Tito Yugoslavyası’nın resmî siyasetî, 1951 yılına kadar Kosova’da Türk varlığını tanımıyordu. Bu nedenle Kosova Türkleri, ilk başta Makedonya Türklerine tanınan olanaklardan yararlanamadılar. Bu nedenle birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da ortaya çıkan alt yapı eksikliğini, 1969 yılına kadar Makedonya Türklerinin sahip oldukları olanaklardan yararlanarak giderdiler.

No_Name
28-03-2009, 13:31
Arzu Tahirova
Bulgaristan Türk Edebiyatı

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında, Selim Bilâl, Mülâzim Çavuş, Osman Sungur gibi şairler, Bulgaristan Türk şiiri geleneğini sürdürmeye devam etmişlerdir. Ancak 1950-51 göçünün, her şeyi alt üst ettiği malûmdur. Buna rağmen, Bulgaristan’da kalabalık bir Türk toplumunun olması, kısa sürede yeni şairlerin yetişmesini sağlamıştır. Bu genç ve yetenekli şairler, bura Türk şiirinin gelişimine büyük bir hız kazandırmışlardır. Selim Bilâl, Mehmet Çavuş, Mefküre Mollova, Lâtif Ali, Hasan Karahüseyin, İsmail Çavuş, Arzu Tahirova bu misyonu gerçekleştiren değerli şairlerden birkaçıdır sadece.

No_Name
28-03-2009, 13:31
Arzu Enver Sadıkoğlu
'Atatürk'ü Çanakkale'ye gönderen dedemdi'
Zaman 15.01.2006
Osman İridağ

Tarihin değişkenliğini en iyi anlatacak örneklerden biri de Enver Paşa olsa gerek.
Kurtlar Vadisi’nin mahkeme sahnesinde de Polat Alemdar tarihin kendilerini nasıl yargılayacağını anlatırken “1907’de eşkıya, 1908’de hürriyet kahramanı, 1915’te büyük devlet adamı ve 1923’te vatan haini olan Enver Paşa ile ilgili hangisi doğru?” diye sormuş ve “Tarihe nerden bakarsanız gerçek odur.” demişti. İkisi de 1881 yılında doğan Enver Paşa ile Atatürk’ün yürüdüğü yol, Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar aynı çizgide devam etmişti. Asker ve devlet adamı olarak basamakları daha hızlı tırmanan Enver Paşa, Çanakkale Savaşı’nda ordu komutanlığı yaparken Atatürk Anafartalar Cephesi’ni savunmuştu. İkili, Meşrutiyet’in ilanında, Balkan Harbi’nde, Trablusgarp’ta birlikte savaşmıştı. Bunların çoğunda ise rütbe olarak üstün olan Enver Paşa idi. Tarih kitapları Enver Paşa için hayalperest, maceracı derken, Atatürk’ün gerçekçi ve akıllı olduğunu anlatır. Kaybedilen savaşlarda sorumluluk Enver Paşa’ya yıkılırken kazanılan mücadelelerde onun adı geçmez. Başta dedik ya tarihe nereden bakarsanız onu görürsünüz. Bugüne kadar hep Enver Paşa’ya 1923 gözüyle baktık. Yani hain olduğunu okuduk. Peki gerçekten öyle miydi? İdealleri uğruna 41 yaşında hayatını feda etmeyi göze alan Enver Paşa bir hain miydi; yoksa vatanperver mi? Özellikle son yıllarda tarihçiler arasında farklı görüşler ortaya çıkmaya başladı. Kimine göre o hâlâ hain, kimine göre ise kahraman. Okullarda dedesinin hain olduğunu okuyarak büyüyen torunu Arzu Enver Sadıkoğlu’yla Enver Paşa’yı konuştuk. Bugüne kadar “Konuşsam da kimse dinlemeyecek, anlamak istemeyecekti.” gerekçesiyle susan Arzu Sadıkoğlu, dedesiyle ilgili bildiklerini anlattı. Baştan belirtmekte fayda var. Arzu Sadıkoğlu, söylediklerinin bir kısmının duygusal olabileceğini kabul etse bile çoğunun belgesi olduğunu belirtiyor.
Enver Paşa’nın oğlu tarafından tek torunu Arzu Enver Sadıkoğlu, dedesinin Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’e defalarca “Gerekirse bir er olarak yardıma hazırım.” şeklinde mektup yazdığını söylüyor. Enver Paşa’nın yurtdışına kaçmak zorunda kaldığını hatırlatan Sadıkoğlu şöyle konuşuyor: “Önce Rusya’ya gitti, Bolşeviklerle pazarlık yaparak Anadolu hareketine silah desteği aradı. Kurtuluş Savaşı’nı yönetenlere mektup yazıp her türlü desteği vereceğini, asker gönderebileceğini, gerekirse er olarak cephede savaşabileceğini belirtti. Ama kimse onun mektuplarına cevap yazmadı. Bunlar dedemden kalan mektuplarda var ve hepsi yavaş yavaş açığa çıkacak.” Böyle yapılarak Enver Paşa’nın yok sayıldığını düşünen Arzu Enver’e göre Atatürk’ün etrafındaki bazı insanlar, ikisinin arasını bozmakla kalmadığı gibi dedesine de hain damgası vurmuşlardı. Atatürk ile Enver Paşa’nın uzun yıllar yol arkadaşlığı yaptığını, Trablusgarp’ta, Balkan Harbi’nde, Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale’de aynı safta yer aldıklarını söyleyen Arzu Sadıkoğlu, ikisinin rakip gösterilmesine anlam veremiyor: “Mustafa Kemal büyük bir kahraman; ama benim dedem de öyle. Birbirlerine çok benzedikleri için ister istemez rakip hale getirildiler.” Atatürk’ün kendisinin öyle düşünmese bile çevresinin Atatürk’ü kahramanlaştırmak için Enver Paşa’yı hain ilan ettiklerini ifade ediyor Arzu Sadıkoğlu. Mustafa Kemal’in anılarında Enver Paşa ile ilgili satırların yer almamasını ise, “Belki hatırlamak istemiyordur, belki de onunla yaşadığı dönemlerde hoşuna gitmeyen şeyler olmuştur. Ya da dedemin fazla sivrilmesinden rahatsızdır.” şeklinde yorumluyor.

Balkan Harbi ve Birinci Dünya Savaşı gibi yenilgiyle sonuçlanan savaşlarda dedesinin rolünü anlatanların Trablusgarp ve Çanakkale’de onu yok saymalarına anlam veremeyen torun Sadıkoğlu; “Kazanılan savaşlarda dedemin ismini yazmıyorlar, çünkü oralarda kahramanlık destanı yazıldı. Çanakkale’de orduların komutanı Enver Paşa’dır. Atatürk’ü oraya gönderen dedemdir. Kurtuluş Savaşı’nı yapan askerlerin temeli İttihat Terakki’ye dayanır. Trablusgarp’ta beraberdiler, Libyalıların İtalyanlara karşı verdiği mücadelenin tohumlarını atmışlardı.” diyor.

Sarıkamış’ta 18 bin asker şehit oldu

Öğretim hayatı boyunca derslerde dedesine hain denmesine çok üzüldüğünü, için için ağladığını söylüyor Arzu Sadıkoğlu: “Vatan haini diyenlerin onun askerî tarafını, kahraman tarafını ortaya koymaması beni çok üzerdi. Oysa Enver Paşa Türk halkına mâl olmuş bir kahramandır. Ve ben bunu insanlara anlatamamanın acısını uzun yıllar yaşadım.” Sadıkoğlu’na “Madem kahramandı neden Sarıkamış felaketinde o vardı ve neden Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların yanında bizi savaşa sokarak felakete sebep oldu?” diye soruyoruz. Bunların da doğru olmadığını söylüyor. “80 bin-90 bin diyerek rakamlar abartılıyor.” diyen Sadıkoğlu şöyle konuşuyor: “18 bin askerimiz şehit oldu Sarıkamış’ta. Bu operasyon anlatıldığı gibi hatalı değildi. Askerî uzmanlarla da konuştum. Harekatta hiçbir hata olmadığını, kumandanların dedemin emrini dinlemeyerek harekatın uzamasına neden olduklarını, bunun da beraberinde felaketi getirdiğini söylediler.”

Almanların yanında savaşa girmek hezeyanla alınan bir karar değil

Arzu Sadıkoğlu, Birinci Dünya Savaşı’nda oldubittiye getirildiğimiz tezinin de doğru olmadığını iddia ediyor: “Gerek İngiltere, gerek Fransa ile masa başında, vasıtalarla ya da bire bir görüşmeler yapıldı. Hiçbirinden istenilen sonuç alınmadı. İngilizler görüşmeleri sürdürmeyi kesti ve bizi ortada bıraktı. Mecburiyetler karşısında Almanya ile beraber savaşa girdik. Ama bu hezeyanla, aniden verilen bir kararla yapılmış bir hareket değildi. Politik ve siyasi nedenli olayların doğurduğu sonuçtu.”

Ermeni soykırımı iddialarını da reddediyor Enver Paşa’nın torunu.

O dönemde yaşananların tamamen insanların bir yerden diğer yere nakli olduğunu belirtiyor: “Bölgede isyanlar oluyor ve iki taraf arasında çatışma kaçınılmaz bir noktaya gidiyordu. Kaynağın kurutulması için tehcir gündeme geldi. Ama bunu katlederek yapmadılar. Kolay olanı tercih etmediler yani. Hep belli bölgelerden insanlar nakledildi. Sorun olmayan şehirlerde böyle bir şey olmadı. Bugün hâlâ İstanbul’da binlerce Ermeni vatandaşımız yaşıyor. Enver Paşa soykırım yapmayı isteyecek biri değildir. İnsanlar onun ülkesi için tehlike oluşturursa karşı saldırıya geçen bir askerdir. Bütün bunlar dedemin Talat Paşa ile mektuplaşmasında açıkça yazıyor.”

Türkistan’da 7 ayrı yerde mezar yapılmış
Onunla ilgili tarih kitaplarında en çok yer alan maceracı, hayalperest tanımlamaları da torununun içine sinmeyen konulardan biri: “Dedem bir askerdi. Olaylara hep bu açıdan baktı. Politik biri değildi, politik oyunlardan anlamazdı. Kanının ve kalbinin doğrultusunda hareket ederdi. Çok düşünmezdi. Onun için olaylar siyah ve beyazdan ibaretti, belki bu yüzden yaptı bazı hataları.” Enver Paşa, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ardından Talat ve Cemal paşalarla bir Alman denizaltısıyla ülkeden ayrılmıştı. Abdülmecit’in torunu Naciye Sultan ile evli olan Enver Paşa, eşini ve iki çocuğunu Almanya’da bırakarak Osmanlı’yı içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için Rusya’ya gitmiş, bu ülkede pazarlıklar yapmıştı. Ancak başarılı olamayacağını anlayınca Orta Asya’ya geçerek oradaki Türkleri örgütleyip güçlü bir devlet kurmayı hedeflemişti. Güçlü bir devletin kumandanı olarak da topladığı askerlerle Osmanlı’yı içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak istiyordu. Yani Turan ülküsünü gerçekleştirmek için Almanya’da kendisine sunulan imkanları reddetmişti. Rusya’da kaldığı dönemlerde birçok kez tutuklanan ve hapis yatan Enver Paşa, sonunda Türkistan’a ulaşmayı ve oradaki beylikleri ayaklandırmayı başarmıştı. Ancak Rusların ani yaptıkları bir baskın sırasında elinde kılıç etrafına topladığı insanların önünde mitralyözlerin üzerine gitmiş ve hayatını kaybetmişti. Arzu Sadıkoğlu’na “bu kadarını ancak hayalperest biri yapar” diyoruz, o ise farklı düşündüğünü söylüyor. Ona göre sadece Enver Paşa değildi bu ülküye inanan, bölgedeki bütün Türkler de Enver Paşa’ya inanmıştı: “Rahmetli Samet Ağaoğlu anlatmıştı. Orta Asya’ya yaptığı bir ziyarette görmüş. 7 ayrı yerde Enver Paşa adına türbe yapılmış. İnsanlar buraya gidip dua ediyormuş. Konuştuğu insanlar dedemin adını duyunca gözyaşı döküyormuş. Çünkü Enver Paşa’nın onları kurtaracağına inanmışlardı.”

Yurtdışına giderken imkanları olmasına rağmen yanında bir şey götürmeyen Enver Paşa yaptığı resimleri satarak ailesinin geçimini sağlamış. Esaret günlerinde yazdığı mektuplarda ölümünün yakın olduğunu, çocuklarına iyi bakmasını istemiş Naciye Sultan’dan. Oysa daha önceki mektuplarında hep bir gün Osmanlı’yı yeniden kurtarmış olarak döneceğini yazarmış. Karakalem resim çalışmaları yapan Enver Paşa, ünlü Osmanlı ressamı Osman Hamdi’den de resim dersleri almış. Sultan Abdülmecid’in torunlarından Naciye Sultan ile evlenerek damat olan Enver Paşa’nın, bu evliliği gücünü artırmak için yaptığı söylenir. Ancak torunu bunun da doğru olmadığı iddiasında: “Herkes farklı düşünse de büyük bir aşktı onların yaşadığı. Politik amaçlı başlasa bile müthiş bir aşka dönüştü ilişkileri.”
HAYATINDAKİ 3 İNSANI DA ERKEN YAŞTA KAYBETTİ
1955 doğumlu Arzu Enver Sadıkoğlu dünyaya geldiğinde Enver Paşa’nın ölümünün üzerinden 44 yıl geçmişti. Enver Paşa tek oğlu Ali’nin doğumundan kısa bir süre sonra Ruslar tarafından öldürülmüş. Dedesini hiç görmeyen Arzu Enver’in, babasıyla birlikteliği de uzun sürmemiş. 1939 yılında Naciye Sultan’ın bir akrabasının araya girmesiyle Enver Paşa’nın eşi ve çocuklarına (Türkan, Mahpeyker, Ali) Türkiye’ye dönme izni verilmiş. Babalarının ismini soyadı olarak kabul etmişler. Ali Enver, bununla yetinmeyip subay olmak için Harbiye’ye gitmiş. Uzun süre orduda görev aldıktan sonra girdiği kurmaylık sınavında başarılı olmasına rağmen Enver Paşa’nın oğlu olduğu için kurmaylığı reddedilince istifa etmiş. Yurtdışında bir derede başına taş düşmesi sonucu vefat ettiğinde babasından sadece 10 yaş büyükmüş. (Enver Paşa 41 yaşındaydı). Arzu Enver’in erken kaybettiği üçüncü kişi ise kocası olmuş. Aslan Sadıkoğlu, evliliklerinin 18’inci yılında kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş.

No_Name
28-03-2009, 13:32
Arzuhan Yalçındağ
Arzuhan Doğan Yalçındağ, profesyonel iş hayatına 1990 yılında Milpa bünyesinde, Alman Quelle firması ile birlikte Mail Order şirketini kurarak başladı ve 1992 yılına kadar bu şirkette yöneticilik yaptı. 1993-1995 yılları arasında Alternatif Bank'ın kuruluş çalışmalarına katıldı ve bankanın faaliyete geçmesiyle beraber Yönetim Kurulunda yer aldı.

1995-1996 yılları arasında, Milliyet Dergi Grubunun yönetiminde görev alan Arzuhan Doğan Yalçındağ, Finans Bölümünün sorumluluğunu üstlendi ve 1996 yılında Kanal D'de çalışmaya başladı. Halen Doğan TV ve Radyolarda CEO ve Doğan Holding Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini sürdüren Arzuhan Doğan Yalçındağ, 1999 yılında CNN International ile Doğan Yayın Holding arasında haber kanalı kurulması yönündeki çalışmaları başlattı ve proje Amerikalı Time Warner Grubu ile ortak olarak 2000 yılında CNN TÜRK adıyla yayın hayatına başladı.
Yalçındağ, Aydın Doğan Vakfı'nın kurucularından olup, Yönetim Kurulu Üyeliği görevine halen devam ediyor.

Aynı zamanda, Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Türk-Amerikan İş Adamları Derneği, Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı Yönetim Kurulu Üyelikleri ve Kadın Girişimciler Derneği Kurucu Üyeliği görevlerini de sürdüren Yalçındağ, Avrupa Birliği için Kadın İnisiyatifinin Kurucu Başkanı olarak da Türkiye adına AB ülkelerinde lobi çalışmaları yürütüyor.

Arzuhan Doğan Yalçındağ TÜSİAD'ın yeni başkanı seçildi. TÜSİAD'ın tarihindeki ilk kadın başkan olan Arzuhan Doğan Yalçındağ, 'Başkanlık görevinin bana verilmesini büyük bir onur olarak değerlendiriyorum' dedi.

No_Name
28-03-2009, 13:32
Arzum Onan
31 Ekim 1973 yılında Ankara’da, Memur bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. İlkokulu Ankara, Orta ve Liseyi İstanbul’da tamamladı. Endüstri Meslek Lisesi, Yapı Ressamlığı bölümünden mezun oldu. 1992 Yılında Gaye Sökmen Ajans da Mankenlik ve Modelliğe başladı. 1993 yılı Nisan’ında ‘Mıss Turkey’ yarışmasında ‘Türkiye Güzeli’, aynı yılın Temmuz ayında ‘Mıss Europe’ yarışmasında ‘Avrupa Güzeli’ seçildi. 1996 yılında Aktör Mehmet Aslantuğ’la evlendi. Önemli bir reklam kampanyasıyla üç yıl kamera karşısına geçti. 1997 yılında dört yıl sürecek yoğun tempolu bir Televizyon dizisi (Sıcak Saatler) için çalışmaya başladı. Bu tarihten itibaren, genellikle kamu yararına gerçekleştirilen özel defilelerde modellik yapmakta ‘Can’ adında bir oğlu var.

FİLM ve TV DRAMALARI


Yeni Bir Yıldız Film 1996
Sıcak Saatler Drama 1997-1998-1999-2000
Aşk ve Hüzün Drama 2000
Zeybek Ateşi Drama 2002

No_Name
28-03-2009, 13:32
Aslıhan Yeltekin ( 22.08.1976)

22 Ağustos 1976 İzmit doğumlu. İletişim mezunu..
İlk olarak 1998 yılında Kanal E de prodüktör olarak adım attı medyaya..Daha sonra Kanal 6 da muhabir olarak meslek hayatına devam etti…Ardından 2000 yılında Star TV ‘de muhabirlik yaptı..Muhabirliğe devam ederken diksiyon dersleri aldı..

Star Tv ‘de çalışırken Bir yandan da ATV’de yayınlanan ‘’Evimin Ustasıyım’’ Programını sundu…Ve böylece ilk ekran tecrübesi başlamış oldu…

2003 yılında Star TV’den ayrılıp TV8’de hafta içi hergün ‘’Birinci Seans ‘’ ve ‘’ikinci Seans ‘’ adlı ekonomi programlarını sunmaya başladı…

2004 Yılında Sky Türk’e geçti ve haber spikerliği yaptı…Ardından Tgrt Haber’den gelen teklif üzerine saat 16 ve 19 arası üç saatlik haber bültenini sundu…

2007 ‘nin Şubat ayında Fox Tv’ye geçti…
Ve şuanda Fox tv’de haber spikerliği görevine devam etmekte…

No_Name
28-03-2009, 13:33
Asu Maralman ( 20.02.1948)
20 Şubat 1948 İstanbul-Bakırköy doğumlu olan ASU MARALMAN, çocuk yaşlarda evde piyano ve şan eğitimi ile müziğe başladı. 70'li yılların başında "Şimdi Sen Varsın Dünyamda" plağıyla ünlenen Nonna Bella'nın kız kardeşidir. 1961 yılında düzenlenen Caddebostan Ses Yarışması'nda birinci olur ve ablası gibi kendini müzik dünyasının içinde bulur. İtalyan Ticaret Lisesi'nde okurken gizli olarak çeşitli düğün salonlarında sahne çalışmaları yapar ve daha sonraları Uğurtan Günal, Önder Bali, Boğaziçi Orkestrası (Ersan Erdura ile birlikte) eşliğinde çeşitli yerlerde dans müziği yapar.

1968 yılına kadar yaptığı bu sahne çalışmalarına Silvia Bella adında çıktı. 1967 yılında Orhan Şevki ile evlenir ve kendi orkestralarında çalışmaya başlar. Evlendikten sonra "Asu Maralman" adı ile sahneye çıkmaya başlar. Orhan Şevki Orkestrası ile uzun süre Hilton Oteli'nde program yaparlar.

İlk plağı olan "Bir Görsem Ölmeden - Nerdesin" 1971 yılında Diskotür firmasından yayınlanır. Profesyonel olarak ilk defa 1973 yılında Zeki Müren desteğiyle Erenköy Lalezar Gazinosu'nda sahneye çıkar. 1974 yılında "Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm" adlı parça ile 1. Toplu İğne Beste Yarışmasında finale kalır ama dereceye giremez.

1977 yılında sözlerini Bülent Pozam'ın yazdığı Selmi Andak bestesi "Bal Gibi Olur" 45liği ile en büyük çıkışını yapar. Bu çıkışın arkasından gelen "Sabah Ola Hayrola" ve "Şarkılar Yazdım" 45likleri ile başarısını devam ettirir. 1980 yılında kendisinin finanse ettiği, ilk ve tek LP'si olan "Bağrı Yanık Dostlara" yayınlanır.

1983 yılında gazinolarda ve gece kulüplerinde yaptığı sahne çalışmalarını bırakır. 1986 yılında "Pop-Folk" adında, türkülerin aranje edildiği bir kaset çalışması yapar. 1987 yılında Amerika ve Kanada'da 1 yıl boyunca sahne çalışmalarında bulunur. 1989 yılından itibaren turistik tesislerde 12 dilden şarkılar söylediği programlara başlar.

1990 yılında Mehmet Oylumlu ile ikinci evliliğini yaptı. Halen eşiyle sahne ve beste çalışmaları yaparak müzik hayatına devam etmektedir. 2000 yılında Ada Müzik tarafından Eski 45'likler projesi dahilinde 45'liklerinden derlenen şarkılardan oluşan "BEST OF" albümü yayınlanmıştır.

Bal Gibi Olur
Kimine Hay Hay
Şarkılar Yazdım
Yollar

No_Name
28-03-2009, 13:34
Aşkın Nur Yengi ( 1971)
Pop Müzik
Doğum Yeri : İstanbul
Doğum Tarihi : 1971
Kişisel Bilgiler : İlkokulu Erenköy İlkokulu´nda bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı´na girdi. Konservatuarda aynı zamanda viyolonsel eğitimi aldı. Yine de, viyolonselden önce, üfleyerek çaldığı şişe ile konuşuldu.

Kariyeri : Onno Tunç orkestrasında hafif müzikle tanıştı. 1986´da Eurovision Türkiye elemelerinde Harun Kolçak´la birlikte seslendirdiği 'Haydi Söyle' isimli şarkı ile profesyonelliğe ilk adımı attı. Bunu 1987 yılında Kuşadası Altın Güvercin Yarışmasında 'Yeniden' isimli parçayla aldığı birincilik takip etti. 1988´de Antalya Altın Portakal Müzik Yarışması´nda 'Portakal Çiçeği' isimli şarkı ona yeni bir birincilik getirdi. 1989´da da Uluslararası Çeşme Festivalinde 'Artık Hiç Ağlama' ile Türkiye´ye şampiyonluk kazandırdı. 1990 yılında 'Sevgiliye' adlı ilk kasetini yaptı. 1991 yılında 'Hesap Ver' adlı kasetini piyasaya çıkarttı, ikinci kasetinin satışları ise rekor düzeye ulaştı. Daha sonrasında yaptığı albümler de başarılı oldu.

No_Name
28-03-2009, 13:34
Atıfet Sunay

Karadeniz fıkraları; ve hikayeleri anlatarak toplum içinde herkesin dikkatini çeken Bayan Sunay, konken oynamayı; da çok severdi. Son derece rahat, konuşkan, neşeli ve hareketli bir kişiliğe sahipti. Atıfet Hanım, Atatürk'ün Ankara'ya ilk geldiğinde bir süre kaldığı; Çiftlik'teki evinden gelen bazı tarihi eşyaları; da tamir ettirdi. Öyle ki, Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı;ğı döneminde kullandığı Atatürk'ün maroken masası Atıfet Hanım'ın zamanında tamir ettirildi.

Birbirlerine bağlılıkları ile tanınan Sunay çiftinin bu mutlu evliliğini Gelin Sevgül Hanım, şöyle anlatıyordu: "Annemle babam, hayatlarının sonuna kadar aynı odada yattılar. Kayınvalidem eşini ağır hasta olduğu zaman bile hastabakıcılara bırakmadı" . Atıfet Hanım, hayat arkadaşının acısını şu sözlerle ifade ediyordu: "Beraberliğimiz boyunca Paşa keşke bir gün beni kırmış olsaydı da böyle yanmasıydım".

Atıfet Hanım, hayat arkadaşının acısını şu sözlerle ifade ediyordu: "Beraberliğimiz boyunca Paşa keşke bir gün beni kırmış olsaydı da böyle yanmasıydım". Eşine her zaman "Paşam" diye hitap eden Bayan Sunay, eşi ile sadece yemek listesi konusunda anlaşamazdı. Atıfet Hanım, tavuk ve balık sevmez, Paşa sebze sevmez, tavuk ve balığa bayılırdı. Bayan Sunay giyimine çok özen gösterirdi. Türk motifli gece elbiselerini tercih ederdi. Atıfet Hanım, 28 Mart 1966 - 28 Mart 1973 tarihleri arasında Çankaya Köşkü'nün evsahibeliğini yaptı.

No_Name
28-03-2009, 13:35
Ayfer Tunç ( 1964)
1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Erenköy Kız Lisesi'ni ve İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Edebiyat üzerine ilk yazısını 1983'de Edebiyat 81 dergisinde yayımladı. O tarihten itibaren çeşitli dergilerde yazılar yayımladı. 1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, "Saklı" adlı öyküsüyle birincilik ödülü kazandı. Aynı yıl ilk hikâye kitabı olan Saklı Cem Yayınevi tarafından yayımlandı. 1989 yılında gazeteciliğe başladı. Sokak dergisinde, Güneş ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde çalıştı.

ESERLERİ

1992 yılında ilk romanı Kapak Kızı Simavi Yayınları tarafından yayımlandı. 1995 yılında Oya Ayman'la birlikte yaptığı bir gazetecilik çalışması olan İkiyüzlü Cinsellik adlı araştırma kitabı Altın Kitaplar'dan çıktı. 1996'da Mağara Arkadaşları, 2000'de Aziz Bey Hadisesi adlı öykü kitapları da Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı

No_Name
28-03-2009, 13:35
Ayla Kutlu
15 Ağustos 1938 tarihinde Antakya’da doğdu.İlk ve orta öğrenimini Antakya, İskenderun, Gaziantep’te tamamladı.Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi (1960).
Personel Eğitim, Organizasyon, Metod konularında çeşitli kamu kuruluşlarında çalıştı, şimdi serbest yazar.İlk hikaye ve yazıları Özgür İnsan dergisinde Aygen Berel adıyla yayımlandı (1976-1977). 13. Antalya Film Festivali’nde film öyküsü dalında ikincilik kazandı.

ESERLERİ

Romanları: Kaçış (1979), Islak Güneş (1980), Cadı Ağacı (1983), Tutsaklar (1983), Bir Göçmen Kuştu O (1985), Hoşçakal Umut (1987), Kadın Destanı (1994). Ayrıca üç hikaye kitabı vardır: Hüsnüyusuf Güzellemesi (1984), Sen de Gitme Triyandafilis (1990), Mekruh Kadınlar Mezarlığı (1995). Çocuk kitapları: Merhaba Sevgi, Yıldız Yavrusu, Başı Kuştu Çocuk, Küçük
Mavi Tren, Kendini Köpek Sanan Ayakkabılar, Harika İkizler.

Bunlardan Bir göçmen Kuştu O Madaralı 1986 Roman Ödülü’nü, Hoşça kal Umut 1988 Rüştü Koray Ödülü’nü, Sen de Gitme Triyandafilis 1991 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı, Mekruh Kadınlar Mezarlığı Yunus Nadi Ödülü’nü aldı. Beş tane yapıtı filme alındı. Öyküleri, Arapça, İngilizce, Almanca ve Flamanca’ya çevrildi.

No_Name
28-03-2009, 13:35
Aylin Urgal
Türk Pop Müziğinin unutulmaz isimleri arasında yer alan Aylin Urgal İstanbul doğumlu olup asıl adı Rezzan'dır. 1969 yılında İzmir'de tesadüfen tanıştığı orkestra şefi Birol Soyurgal'ın orkestrasında solist olarak müzik hayatına atılır. Kısa bir süre sonra Birol Soyurgal ile evlenir. Dans müziği yaparak İzmir'de sahne çalışmalarına devam ederken 1 Numara Plak'ın sahibi Ali Kocatepe'nin keşifiyle plak dünyasına giriş yapar. İlk plağı kaydedilirken isim olarak Rezzan yerine göbek adı olan Aylin'e, soyadı Soyurgal yerine Urgal yapılmasına karar verilir.

1975 yılı Aralık ayında ilk plağı "Nerelerdeydin - Paran Pulun Senin Olsun" yayınlanır. Oldukça dikkat çeken bu plağın hemen arkasından 2. 45'liği "Sen Yarattın Beni - Nedir Bu Halin" yayınlanır (Ekim-1976) ve listelerde 1 numaraya kadar yükselir (Nisan-1977). Bu başarılar onu 1976 yılının en iyi ümit veren kadın şarkıcıları sıralamasında 4. olmasını sağlarken "Sen Yarattın Beni" şarkısı 1977 yılının en iyi 8. Türkçe sözlü şarkısı seçilir.

1977 yılının ortalarında burun estetiği geçirerek görüntüsünü değiştiren Aylin Urgal ameliyatın hemen arkasından ilk ve tek LP çalışmasını Ali Kocatepe'nin prodüktörlüğünde yayınlar. Albümüne kendi şarkılarının dışında daha önceleri Seyyal Taner, Hümeyra, Ali Kocatepe, Ertan-Funda Anapa'nın 45'lik yaptığı bazı şarkıları tekrar yorumlayarak yer verir. 1978 yılında Eurovision Türkiye Finaline "Sevgili Dostum" adlı bir Selami Şahin bestesini hazırlar fakat Türkiye o sene Eurovision Şarkı Yarışmasına katılmama kararı aldığından yarışma hayalleri boşa gider. 1 Numara Plaktan ayrılan Aylin Urgal, Eurovision Şarkı Yarışması için hazırladığı şarkısını Ronnex Plak adına 45'lik yapar ve bu son plak çalışması olur. "Sevgili Dostum - Sakın Ağlama Ardından" (Mayıs-1978).

1979 yılı Aralık ayında ikiz çocuklarını (Tevfik - Uğur) dünyaya getirir. Bir müddet sahne çalışmalarına ara veren Aylin Urgal ikizler 1 yaşına geldiğinde tekrar sahne çalışmalarına döner. Arabeskin çok fazla ön plana çıktığı bu dönemlerde sahne çalışmaları sırasında ailevi nedenlerden dolayı intihara teşebbüs eder (1981). 1985 yılının Ocak ayından itibaren Ankara'da "Goldfinger" gece kulübünde sürdürdüğü sahne çalışmalarına Nisan ayı sonunda son veren Aylin Urgal İstanbul'a dönüşü sırasında Bolu dağında binmiş olduğu otobüsün uçurma yuvarlanması sonucu hayatını kaybetti. (29-Nisan-1985)

Nerelerdeydin
Sakın Ağlama Ardından
Sen Yarattın Beni
Tanrı Misafiri (Vefatından önceki son sahne
programında seslendirdiği bir kaydı)

No_Name
28-03-2009, 13:35
Aynişah Sultan
Sultan 2.Bayezid´in Şirin Hatun´dan doğan kızıdır. Uğurlu Mehmet Bey´in oğlu Ahmet Mirza (Göde) ile 1490 yılında evlenmiştir. Bursa´da Şirin Hatun Türbesinde yatar.İstanbul´da Beşir Ağa Medresesi yanında bir mektep yaptırmıştır. Vakfiyesini 1506(906) yılında tanzim ettirmiştir. Göde Ahmet Bey´den olan kızlarından biri meşhur Yahya Paşayade Bali Bey ile evliydi.

No_Name
28-03-2009, 13:35
Aysel Çelikel

Prof. Dr. Aysel Çelikel, YÖK'e karşı çıkan bir YÖK üyesi.. Devletler Umumi Hukuku Hukuk lisans diploması, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 1956,Devletler Hukuku dalında hukuk doktorası, İstanbul Üniversitesi, 1962. Mukayeseli Hukuk dalında hukuk yüksek lisans diploması, Columbia University School of Law, ABD, 1962. 1994-1998 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevini yaptı. Ocak 2001'den itibaren Cumhurbaşkanlığı kontenjanından Yüksek Öğretim Kurumu üyeliğine atandı. İstanbul Üniversitesi'nde 5 yıldan fazla Hukuk Fakültesi Dekanlığı yapan Prof. Dr. Aysel Çelikel, 44 yıllık üniversite hocalığının yanı sıra Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği'nin kurucularından. Çelikel, 12 Eylül darbesinin ürünü olduğu için YÖK'e karşı çıkanlardan.

HAKKINDA YAZILANLAR

YÖK’teki asi dekan Aysel Çelikel

Profesör Aysel Çelikel, gündeme son olarak Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in YÖK'e atadığı dört profesörden biri olarak geldi. Geniş bir çevreye göre bu atamalar ‘‘çağdaş, demokratik, özgür üniversitelere dönüşün bir adımı’’ydı. Ama atanmasına en çok şaşıranlardan biri Çelikel'in kendisi oldu. Her fırsatta YÖK'ün mantığına, işleyişine karşı çıkan, hatta bu nedenle yürüyüşe katılan ilk dekandı o.

Tam 42 yılını verdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, Rektör Alemdaroğlu'nun uygulamalarına karşı çıktığı için pek çok öğretim üyesiyle birlikte Hukuk Fakültesi Dekanlığı’ndan istifa etmiştir.

Aysel Çelikel’in babası
1933 yılında, Rumeli kökenli bir baba ile İstanbullu bir annenin ikinci çocuğu olarak İstanbul'da doğar. Çocukluğu, İstanbul Kurtuluş'un Tatavla mahallesinde Rumların arasında geçer. Bir saat ustası olan ve Türkiye'nin ilk taksimetresinin patentini alan baba Remzi Çağıl, aynı zamanda klarnet ve ud çalan, aydın bir insandır. İstanbul Radyosu’nda sanatını icra etmiştir. Ayrıca Neyzen Tevfik'in de ahbabıdır.

Annesi
Gerçek bir Osmanlı kadını olan annesi, belli ki kendisinin çok isteyip de yapamadığı şeyleri düşünerek yetiştirir küçük kızını; ona her zaman, ‘‘Mutlaka okumalısın ve kocan seni asla ezememeli’’ der. Annesinin isteklerini fazlasıyla yerine getirir Aysel, ilkokulu üstün başarıyla, Beyoğlu Kız Lisesi'nde okuduğu orta ve liseyi iftiharlarla bitirir. Aysel Çelikel'in, son 10-15 yılda iyice açığa çıkan hitabet yeteneği, daha ilkokul yıllarındayken gösterir kendini; öğretmenler yerine ders anlattığı çok olur. İlkokul diplomasını, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in elinden alır.

Öğrenim hayatı
Aysel Çelikel, Hukuk profesörü bir akrabanın etkisiyle hukuku seçer. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdiğinde asistan olur. Hem de kürsüde kızların pek sevilmediği yıllarda, birkaç kız arkadaşıyla birlikte... 1957'de Devletler Özel Hukuku asistanı; 1962'de doktordur. 1964'te, 1,5 yaşındaki kızını ve eşini geride bırakarak ABD'ye gider ve Columbia Üniversitesi'nde master yapar. 1969'da doçent olur. 1974-75 yıllarında Almanya’da bir üniversitede çalışır ve profesör ünvanını 1977'de alır.

Eşi Murteza Çelikel
Onun kuşağı, içine doğduğu laiklik ortamının, hukuk düzeninin ve sosyal yapının değişebileceğini hiç düşünmez; kadın haklarının hep en iyi düzeyde olduğunu sanır yıllarca. Atatürk kadınlara haklarını yıllar önce vermemiş midir? 1960'ta evlendiği eşi Murteza Çelikel daha 1957 yılında CHP Gençlik Kolları'ndayken kadın haklarını savunan yazılar yazmamış mıdır? Evet bazı şeyleri farketmek için zamanın geçmesi gerekir:
Sınıf arkadaşı Murteza Çelikel de onun gibi avukatlık yapmadı, işadamlığını seçti. 1960'ta evlendiler. İkisi de iktisat eğitimi alan biri kızları, bir oğulları var.

Dernekler, merkezler
Tabii derhal mücadeleye başlayacaktır. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği... Kurucusu ve yöneticisi olduğu derneklerin sayısı giderek çoğalır, çoğunun etkinliklerinde ya ateşli konuşmalar yapmakta ya da tartışmaları yönetmektedir. Üniversitenin Milletlerarası Araştırma Merkezi Müdürlüğü, Dekan Yardımcılığı, Yönetim Kurulu Üyeliği de görevleri arasına girer. Ve sonunda, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin ilk kadın dekanı olur.

YÖK’e karşı YÖK üyesi
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, YÖK'ün açık olan üyeliklerine kendi kontenjanından atadığı dört kişiden biri Aysel Çelikel’dir. Doğrusu Çelikel beklemiyordur bu atamayı; çünkü, üniversite yönetimini iyi bilir ve bu konuda yasa taslakları bile hazırlamıştır ama Cumhurbaşkanı’nın bunu bildiğini bilmemektedir. (1)
(1) YÖK’teki asi dekan Emel Armutçu,

No_Name
28-03-2009, 13:36
Aysel Gürel
7 Şubat 1928 tarihinde Denizli’de dünyayaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Şarkı sözü yazarlığının yanı sıra, edebiyat öğretmeni, tiyatro oyuncusu ve şairdi. Şarkıları arasında dillerde marş olan Firuze, Ünzile, Yalnızca Sitem, 1945, Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam, Değer mi?, Sır, Yolun Başı, Sarıl Bana, Zor Kadın, Aşk, Yanarım, Vur Yüreğim, Abone, Zorba Aşk, Dönmeyeceğim, Ayrıldık İşte, Son Dua, Gençlik Başımda Duman (Ateş Böceğim), Bilmem Hatırladın Mı?, Deli Balım, Yörük Yaylası, Arabesk bulunuyor. Şiir Şimdi ve Senin İçin Sana Değil isimli iki de kitabı bulunan Gürel, şu filimlerde rol aldı: Meyhane Köşeleri, Tek Kollu Canavar, Yurda Dönüş, Mıstık, Gümüş Gerdanlık, Silemezler Gönlümden, Hop Dedik Kazım, Öyle Olsun, Tantana Kardeşler, Kaybolan Saadet, Arzu, Yansın Bu Dünya, Fosforlu Cevriye. Bendeniz Aysel dizisinde de rol alan Gürel son olarak Aysun Kayacı ile birlikte bir reklam filminde rol almıştı. 17 Şubat 2008 tarihinde İstanbul’da öldü.

No_Name
28-03-2009, 13:36
Aysel Tuğluk

HAKKINDA YAZILANLAR

[HABER PORTRE] AYSEL TUĞLUK - Öcalan’ın avukatı, çocukluk yıllarından beri PKK’ya yakın HABİB GÜLER
Zaman 10.11.2005

Avrupa Birliği’nin geçtiğimiz yıl her fırsatta ‘sorun’ olarak dile getirdiği ‘tutuklu DEP’liler’ artık özgür ve 11 yıl aradan sonra yeniden siyasetin içinde.

Öcalan’ın geçtiğimiz yıl cezaevinde avukatlarıyla yaptığı görüşmede “Demokratik Toplum Partisi kurulsun” talimatı üzerine harekete geçen DEP’liler, 16 aylık bir sürecin ardından partiyi ilan etti. Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak ‘siyasi yasak’ nedeniyle partinin yönetim kademesinde yer alamadı, bu görev Öcalan’ın avukatı Aysel Tuğluk’a verildi. Eski siyasetçi Ahmet Türk’le birlikte ‘eşbaşkan’ olarak görev yapacak.

Tuğluk, terör örgütünün elebaşına bağlılığıyla bilinen, 6 yıllık cezaevi sürecinde onunla pek çok kez görüşen, siyasetten uzak bir isim. Elazığ doğumlu Tuğluk, çocukluk yıllarından beri PKK’ya yakın. Apo’nun arkadaşlarından Alaattin Tuğluk’un kız kardeşi. Abisinin PKK’daki aktif görevleri nedeniyle örgütle ilişkisi eskiye dayanıyor. Henüz 9 yaşındayken evlerinde Apo ve PKK’nın üst düzey militanlarını ağırlayan Aysel Tuğluk, 1999’da İmralı’daki ilk görüşmesinde, “Demek o küçük ve zayıf esmer kız sendin!” hitabıyla karşılandı.

Apo’ya hayranlığını her fırsatta dile getiren 40 yaşındaki Aysel Tuğluk, Öcalan’ın yakalandığı haberini aldığında dünyasının karardığını belirtiyor. Öcalan’ı savunmak için başvuru yapan ekibin içinde yer aldı. Avukat arkadaşlarıyla günlerce savunma stratejisini tartıştı. Avukat sıfatıyla Öcalan’la yapacağı ilk görüşmenin öncesinde heyecandan gözlerine uyku girmediğini belirtiyor. Öcalan’ın sesini duyduğunda ürperdiğini, görüşme sonrası ağladığını anlatıyor.

Kürt sorununun yanı sıra diğer konulara da çözüm aramayı vaat eden, ‘Türkiyelileşme’ iddiasında bulunan DEP’liler, Apo’nun avukatının liderliğinde ‘bağımsız’ bir parti olmaya çalışacak. Ancak, daha önceki partileri gibi “PKK’nın, Öcalan’ın güdümünde” olmakla eleştirilecekler. Yeni süreçte ‘her sorunu Kürt meselesi kadar savunacağını’ belirten DTP’nin, Apo’yu savunmayı asli görev edinen yöneticilerle hangi sorunu ne oranda gündeme getireceği merak konusu.

10.11.2005

No_Name
28-03-2009, 13:36
Ayşe Arman
Adana'da doğdu. Tarsus Amerikan Lisesi'ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'na devam etti, mezun olmadan eğitimini yarım bıraktı. Gazetecilik hayatına, 18 yaşında Nokta dergisinde başladı. Daha sonra Aktüel ve Tempo dergilerinde çalıştı. Halen Hürriyet Gazetesi'nde yazıyor. Evli ve bir çocuk annesi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Teşhirci, saydam pervasız dürüst ve cesur
OKTAY EKŞİ
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

O'nu anlatan doğru kelime teşhircidir olmalı. Ama o olumsuz anlamlar çağrıştıracağı için saydam demek daha uygun. Ayşe
Arman'ı Ayşe Arman yapan pervasızlığıdır. Bu dürüstlük ve cesaret karşısında şapka çıkartılır.

O öyle olduğu için mi dikkati çekiyor, dikkati çekmek istediği için mi öyle, çözebilene rastlamadık. Ama kesin olan şu:

Ayşe Arman mutlaka dikkati çeker.

Yazdıklarıyla dikkati çeker, -öyle anlaşılıyor ki- arkadaş çevresinde veya kendisini hiç kimsenin tanımadığı ortamda da o dikkati çeker.

Ne yapar da dikkati çeker sorusuna yanıt vermek kolay değil. Gerçi o tipik bir ‘‘controversal figure’’dür. Yani her zaman tartışılır.

Bu zaten yeter diyebilirsiniz.

Ama asıl önemli olan kişiliğinin onu tartışılır yapan çizgisidir.

Bu satırların yazarı, Ayşe Arman'ı, aynı çatı altında çalışan ve birbiriyle günlük düzeyde hemen hiç ilişkisi olmayan iki kişinin tanıyabileceği kadar tanıdığı için Ayşe Arman'ı tartışılır yapan şeyin ne olduğunu doğru şekilde saptayıp söylemesi kolay değil.

Ama bu açıdan inanılmaz bir kolaylık söz konusu:

Ayşe Arman'ın yazılarını okuyan herhangi biri, onun hakkında çok şey öğrenir. Çünkü o özel yaşamıyla ilgili en gün görmemiş gerçekleri bile okuyucunun önüne koyar. O yüzden Ayşe Arman'ı okurken, saklısı gizlisi olmadığı izlenimi edinirsiniz.

Hatta bazen ‘‘birazını da kendine saklasa iyi eder’’ diyebileceğiniz kadar...

O'nu anlatan tek kelime nedir?

Doğru kelime teşhircidir olmalı. Ama o olumsuz anlamlar çağrıştırabilir. O nedenle saydamdır demek galiba daha uygun düşer.

Belki de onu saydam yapan aslında özgürlügüne bağlılığıdır.

Gerçekten kendi özgürlüğüne Ayşe Arman kadar bağlı ve saygılı bir kadın, bir yazar, bir kişi bulmak özellikle bizim toplumumuzda imkansız denecek kadar zordur.

Yazılarından anlaşıldığına göre Ayşe Arman'ın belki tüm bunlardan daha önemli tarafı, kendisine veya başkalarına karşı hiçbir zaman ikiyüzlülük yapmayacak kadar dürüst ve özgüven sahibi bir kişi olmasıdır.

Düşünün siz... Hangi kadın -veya erkek- yazarımız (üstelik halen evli olduğunu da vurgulayarak) eski yıllarda bir akşam yemeğe çıktığı erkek arkadaşı restoranın tuvaletine gidince, içinden geleni yapmak için onun ardından erkekler tuvaletine girdiğini, bir süre sonra dışarı çıkmaları gerekince kapı kilidinin dili düştüğü için birlikte içeride kalarak yardım istediklerini... Ve çıkarken fevkalade utandıklarını tüm açıklığıyla yazabilir.

Bunlar toplumumuzun alışmadığı kadar pervasız yazılardır. Zaten Ayşe Arman'ı Ayşe Arman yapan bu pervasızlığıdır.

Bu dürüstlük ve cesaret karşısında şapka çıkartılır.

Sadece özgür ve bağımsız kişiliği Ayşe Arman'ı anlatmaya yetmez. O'nu başkalarından çok farklı kılan özelliklerinden biri, çalışkan, verimli ve titiz bir yazar olması, ayrıca akide şekeri gibi tatlı bir üsluba sahip bulunmasıdır. O yüzden Ayşe Arman'ın yazdığını hiç okumayabilirsiniz ama okumaya başlayınca bitirmeden bırakamazsınız. Çünkü yazdıklarında kendi iç dünyasını veya günlük gerçeklerini anlatıyormuş gibi yaparken bakarsınız ki sizi de anlatıyor.

Zaten iyi yazar insanı iyi yazar, iyi gazeteci olayı iyi yazar. Ayşe Arman ikisini de iyi yaptığı için iyi bir ‘‘gazeteci-yazar’’dır. Bu çizgileriyle Ayşe Arman gazeteciliğimizin, hem çağımızı hem de geleceğimizi temsil eden örneklerinden biridir.

xxx

HABER

Ayşe Arman'ın babası toprağa verildi
6 Ocak 2009

Hürriyet gazetesi yazarı Ayşe Arman'ın, Adana'daki evinde dün geçirdiği kalp krizi sonucu vefat eden babası Mehmet Arman'ın (67) cenazesi toprağa verildi.
Hürriyet Gazetesi yazarı Ayşe Arman'ın, kalp krizi sonucu 67 yaşında yaşamını yitiren babası Mehmet Kutman Arman, memleketi Adana'da bugün törenle toprağa verildi.
Geçen 4 Ocak'ta Adana kent merkezindeki Profesörler Sitesi’ndeki evinde yaşamını yitiren Mehmet Kutman Arman’ın Adana Asri Mezarlık'taki cenaze törenine eşi Bale Dans Merkezi sahibi Veronica Arman, çocukları Ayşe Arman, Suna Apa, Nevzat Arman, Nevzat Arman’ın nişanlısı olan ‘Hayat Bilgisi’ adlı dizinin de oyuncularından Yeliz Doğramacılar, diğer akrabaları, dostları ve Hürriyet çalışanları katıldı. Mehmet Kutman Arman’ın cenazesi, mezarlıkta öğlen vakti kılınan cenaze namazının ardından, bir süre omuzlarda taşındıktan sonra aile kabristanında, babası eski Adana Milletvekili Dr. Nevzat Arman’ın mezarının yanına defnedildi.
Büyük üzüntü yaşayan Arman ailesi, cenazenin toprağa verilmesinden sonra yine mezarlıkta taziyeleri kabul etti. Cenaze töreninde gözyaşlarına hakim olamayan Ayşe Arman’ı ablası teselli ederken, annesi Veronica Arman metanetini korumaya çalıştı.
3 çocuk babası olan Mehmet Kutman Arman, üniversite eğitimi sırasında tanıştığı Veronica Arman ile evlenmişti. Adana eski milletvekili Dr. Nevzat Arman’ın oğlu olan Mehmet Kutman Arman, Adana'da çiftçilik yapıyordu.

No_Name
28-03-2009, 13:45
Ayşe Baban
Ayşe Semiha Baban, 1946 yılında doğdu. Kültür Eski Bakanlarından Cihat Baban’ın yeğeni. Yaşar Kemal'in ikinci eşi. 1968-1970 yılları arasında Beyrut Amerikan Üniversitesi'nde eğitim gördü. 1973 yılında Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Enstitüsü Pazarlama Bölümü'nü bitirdi. Daha sonra Harvard Üniversitesi'nde idari bilimler üzerine yüksek lisans yaptı. İngilizce, fransızca ve italyanca biliyor. Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi'nin çeşitli birimlerinde müdür, genel sekreter vekili olarak görev yaptı. 1983-1991 yılları arasında Yased (Yabancı Sermaye Derneği) genel sekreterliği'ni üstlendi. Sırasıyla Sandoz Ürünleri A.Ş’de dış ilişkiler ve insan kaynakları müdürü, novartis'te iletişim koordinatörü olarak görev yaptı. Son işi Opel dış ilişkiler direktörlüğü'nden ayrılarak emekli oldu. Tarih Vakfı'nın kurucu üyesi ve yönetim kurulu üyesi. Tesev (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı), İpra (Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği) ve Salzburg Seminar in American Studies'in Avrupa danışma kurulu üyesi. Halkla İlişkiler Danışmanlar Derneği'nin de kurucu üyesi. Bilgi Üniversitesi'nde halkla ilişkiler dersi veriyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

Yazar Yaşar Kemal, Ayşe Baban’la dünya evine girdi
Zaman 12 ağustos 2002

Türk edebiyatının önemli isimlerinden Yaşar Kemal evlendi. 79 yaşındaki Kemal ve öğretim üyesi Ayşe Baban’ın nikahı İstanbul’da kıyıldı.
1 Ağustos’ta yapılan nikah töreni gazetecilere duyurulmadı. Sadece yakın arkadaşlarının katıldığı törende çiftin şahitliğini sanatçı Zülfü Livaneli ve Doktor Esen Alptekin yaptı. Nikahı Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk kıydı. Yaşar Kemal’in Harvard Üniversitesi’nde eğitim gören 54 yaşındaki eşi Ayşe Semiha Baban, Bilgi Üniversitesi’nde halkla ilişkiler dersi veriyor. Baban, Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nin çeşitli birimlerinde müdür, genel sekreter vekili olarak görev yaptı. 1983–1991 yılları arasında Yabancı Sermaye Derneği Genel Sekreterliği’ni üstlenen Baban, bir süre önce Opel Dış İlişkiler Direktörlüğü’nden ayrılarak emekli oldu. Yaşar Kemal’in eski eşi Tilda Kemal, uzun süreli bir rahatsızlığın ardından 17 Ocak 2001 günü İstanbul’da hayatını kaybetmişti.

No_Name
28-03-2009, 13:45
Ayşe Böhürler ( 1963)
1963 yılında Nevşehir'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'ndan mezun oldu.

1992 yılına kadar haftalık dergilerde editörlük yaptı ve yayın kurullarında bulundu. 1995 yılından bu yana bir özel televizyon kanalında kadın ve çocuk programları sorumlusu olarak çalışıyor.

Yaptığı programlar Yazarlar Birliği ödülü ile Mevlana büyük ödülüne layık görüldü ve çeşitli sivil toplum örgütlerince de ödüllendirildi. Evli ve üç çocuk annesi.

No_Name
28-03-2009, 13:45
Ayşe Kadıoğlu
Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi
Lisans derecesini Siyaset Bilimi dalında 1982 yılında ODTÜ'den, yüksek lisans derecesini Uluslararası İlişkiler dalında 1984 yılında Chicago Üniversitesi'nden, doktora derecesini de Siyaset Bilimi dalında 1990 yılında Boston Üniversitesi'nden aldı. Boston Üniversitesi, Tufts Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nde araştırma görevlisi ve öğretim üyesi olarak çalıştı. 1992 yılında Stanford Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi'nde araştırmacı olarak bulundu. 1989 ve 1990 yıllarında Ford Vakfi araştırma bursu aldı. 1989 yılında Boston Üniversitesi'nde araştırma görevlisiyken 'Üniversite Eğitimciliğinde Mükemmeliyet Ödülü"nü aldı. Araştırma alanları milliyetçilik, uluslararası işçi göçü, kadın ve İslam, vatandaşlık, kimlik, faşizm, liberalizm olarak sıralanabilir. Middle East Studies Association of North America üyesidir.

No_Name
28-03-2009, 13:45
Ayşe Kulin
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji Edebiyat bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı. Uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı. Öykülerden oluşan ilk kitabı Güneşe Dön Yüzünü 184 yılında yayınlandı. Bu kitaptaki Gülizar adlı öyküyü, Kırık Bebek adı ile senaryolaştırdı ve bu sinema filmi 1986 yılının Kültür Bakanlığı Ödülü’nü kazandı. 1986’da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmenliğini üstlendiği Ayaşlı ve Kiracıları adlı dizideki çalışmasıyla Tiyatro Yazarları Derneği’nin En ıyi Sanat Yönetmeni Ödülü’nü kazandı. 1996 yılında Münir Nureddin Selçuk’un yaşamöyküsünün anlatıldığı Bir Tatlı Huzur adlı kitabı yayınlandı. Aynı yıl, Foto Sabah Resimleri adlı öyküsü Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, bir yıl sonra aynı adı taşıyan kitabı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 1997’de yayınlanan Adı: Aylin adlı biyografik romanı ile, ıstanbul Üniversitesi ıletişim Fakültesi tarafından yılın yazarı seçildi. 1998 yılında Geniş Zamanlar adlı öykü kitabı, 1999’da ıletişim Fakültesi tarafından yılın romanı seçilmiş olan Sevdalinka ve 2000’de yine bir biyografik roman olan Füreya, 2001’de Köprü, 2002’de Nefes Nefese ve ıçimde Kızıl Bir Gül Gibi, 2004’te Kardelenler ve Gece Sesleri yayınlandı.

ESERLERİ
Adı: Aylin, Babama, Bir Gün, Foto Sabah Resimleri, Füreya, Gece Sesleri, Geniş Zamanlar, Güneşe Dön Yüzünü, İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, Kardelenler, Köprü, Nefes Nefese, Sevdalinka


HAKKINDA YAZILANLAR

Adı Ayşe
Cemal Kalyoncu
Aksiyon Sayı: 487 - 05.04.2004


Baba tarafı, Boşnakları bir bayrak altına toplayan Kulin Ban’dan gelen Ayşe Kulin, Çerkez asıllı annesi tarafından da Osmanlı’nın son Maliye Nazırı Reşat Bey’in torununun kızıdır. Kulin, hayatı ‘Adı: Aylin’ kitabıyla tümden değişmiş birisidir.

Orhan Pamuk, sanki Ayşe Kulin'i düşünerek tarihe not düşmüş o ünlü 'Bir kitap okudum hayatım değişti' sözünü. Gelki burada bir fark var. Ayşe Kulin'in hayatı, okuduğu değil, yazdığı kitaptan dolayı değişmiş; ama olsun!..

Her şey, başında bulunduğu 1 Numara Yayıncılık çatısı altındaki dergiler için Ercan Arıklı'nın Ayşe Kulin'den ilginç ve gerçek hayat hikayeleri yazmasını istemesiyle başlar. Kulin, bu talep üzerine, her ikisinin de Amerikan Koleji'nden arkadaşları olan Aylin'in isminin de bulunduğu 5-6 kişilik bir liste tespit edip Arıklı'ya verir. Arıklı'nın isteği, önceliğin Aylin'in hayat hikayesine verilmesi yönündedir.

Ayşe Kulin, okul arkadaşı Aylin'le irtibata geçer. Onun cevabı da olumludur. Amerikan ordusunda görev yapan bir Türk kadını olan Aylin, hemen Başkan Bush dahil olmak üzere çeşitli ünlülerle çekilmiş fotoğraflarını gönderir İstanbul'daki arkadaşına. Tam bu sırada Amerika'ya gitmesi söz konusu olunca Kulin, 'Nasılsa oraya gideceğim, karşılıklı konuşarak yaparım bu görüşmeyi diyerek' projeyi biraz bekletir: "Ben martta gidecektim. Aylin şubatta öldü." Aylin ölünce proje bir süre beklemek durumunda kalır. Fakat aradan bir zaman geçtikten sonra Kulin, bu sefer Aylin portresini, başında Okay Gönensin'in bulunduğu Yeni Yüzyıl'a yazar: "Okay beni aradı. 'Herkes telefon ediyor. Annem bile böyle şeyleri okumaz, fakat kafamın etini yiyor. Kimdir bu?' dedi. Ailesinden de tabii Nilüfer (Gülek) filan arayıp, teşekkür ettiler." Aylin'in, Türkiye'den başlayıp dünyanın çeşitli ülkelerinde devam eden öyküsü gerçekten çok ilginç bir öyküdür.

Gazetede çıkan bu gerçek hayat hikayesinin gördüğü ilgi üzerine Kulin, Aylin'in kitabını yazmaya karar verir. Aylin'in ailesi de buna taraftardır. Projeyi önce Afa Yayınları'nın sahibi Atıl Ant'a götürür Kulin: 'Atıl bayıldı projeye. 'Ben basacağım' dedi. Ben de 'Madem basacaksınız, bana bir avans verir misiniz?' dedim. 'Yok' dedi, 'Sen getir, hiç bir yazara verilmez ama yüzde 12 veririm' diye de ekledi. Ama bir bölüm okumak için de örnek istedi. Yazdım, gönderdim. Bir ay boyunca telefona çıkmıyor Atıl. Sabah arıyorum, öğle arıyorum, yok. En sonunda 'Olmuyor' dedim, bıraktım." Bu aradaki boşlukta Kulin, bir teklif üzerine hazırladığı Münir Nurettin Selçuk biyografisini bitirir. Ve bir gün, bazı yayınevi isimleri tespit ederek telefonun başında oturur, numaraları çevirmeye başlar: "İletişim, Metis, Remzi. Teker teker arıyorum. Birinci meşgul çıktı, ikinci meşgul çıktı. Remzi de hep meşgul çıkardı, o an açıldı. 'Randevu istiyorum' dedim. Verdiler." Böylece 80'i aşan baskı yapan 'Adı: Aylin' kitabıyla Ayşe Kulin, hem anı/hatırat yazımı konusunda ateşleyici bir rol oynar, hem de bir kitap yazarak hayatınının tümden değişmesine yol açar.

'Hikayeleriniz ilklerin de gerisinde' diyen yayınevi

Ayşe Kulin, kalıplar ve ideolojilerle örülmüş bir edebiyat bloğunun içine giremese de çok satan bir yazar olarak okur nezdindeki yerini alır böylece. Aslını sorarsanız edebiyat dünyasına paraşütle inmiş de değildir. Yıllardır yazı ile hayatını kazanan birisi olarak, 1984 yılında bastırdığı Güneşe Dön Yüzünü öykü kitabıyla edebiyat dünyasının kapısını -içeri alınmasa da- 'tıklatır.' Bunun öyküsü de buraya not düşecek kadar hazindir. Kulin, ilk yazarlık denemesini yaptığı öykülerini gönderdiği, fakat bugün ismini vermediği yayınevinden şöyle bir cevap almıştır o yıllarda: "Bir dosya kağıdına kıyamamış, ikiye bölüp yarısına yazmış: Sayın Kulin, son hikayeleriniz ilklerin de gerisinde. Sizin için üzgünüz. İmza..." Fakat basılmaya değer bulunmayan çalışmasıyla Kulin, 1995'te Haldun Taner Öykü Ödülü birinciliğini alır; bunlara sekiz yeni öykü ilave yaparak genişlettiği Foto Sabah Resimleri kitabıyla da Sait Faik Hikaye Armağanı ile ödüllendirilir (1996).

- Siz o cevabı veren yayınevi hangisi idi?

"Onu söylemeyeyim. Önemli bir yayınevi. Kendileri herhalde çok üzgündür. Onları bir kere daha üzmeye gerek yok!"

Ayşe Kulin artık çok satan yazarlar arasında ilk sıralardadır artık. 1997 yılında çıkardığı Adı Aylin ile 80 baskıyı geride bırakan Kulin, Sevdalinka ile de 60'a yakın baskı yapar, rahmetli vali Recep Yazıcıoğlu'nun hayatını anlattığı Köprü 40 baskıya ulaşır nerede ise. Kulin'in kitapları arasında Füreya ve Nefes Nefese de diğerlerinden geride kalmaz.

Ayşe Kulin, kitaplarında gerçek hikayeleri ele almayı benimsemiştir. Hatta bazı kitaplarında ailesinden kahramanlara yer verir. Peki Ayşe Kulin'in kendi hikayesi nasıldır?

Boşnakların ilk kralının soyundan

Ayşe Kulin, köklü geçmişi olan bir aileden gelmektedir. Baba tarafı Bosnalı olan Ayşe Kulin, son edindiği bilgilere göre de muhtemelen Macar topraklarından Bosna'ya idari bir yetkili olarak atanmış Kulin Ban'ın ailesine mensuptur. Kulin Ban, 11. yüzyılda Boşnakları ilk defa bir bayrak altında toplayıp kendi kilisesini kurmuştur. Ayşe Kulin'in anlattıklarına göre Boşnaklar, Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlar'dan ayrı olarak üçlü teslis inancına ananmayanların oluşturduğu Bogomil mezhebine mensup, bir tek Allah'a inanan bir topluluktur. Bundan dolayı Sırp ve Hırvatlar'ın işkencelerine maruz kalmışlardır yıllarca. İşte bu dönem sonunda kendi kilisesini kurarak Boşnaklar'ın ilk kralı olan Kulin Ban, Ayşe Kulin'in de soyunun dayandığı koldur. Ayşe Hanım, bunu çok eskilerden beri kullanageldikleri Kulin soyadına dayandırmaktadır. Çünkü yüzyıllardır ailenin kullandığı soyad Kulin'dir: "O aileden gelen bir ailem olduğu kesin. Ama belki Kulin Ban'dan değil de kardeşinden, yeğeninden inmiştir." Ayşe Kulin, ailenin Macarsitan'dan gelen kolundan şecereyi bulduklarını, ama Bosna tarafındaki kayıtların 1992'deki savaşta bombalarla yok edildiğini belirmekte: "Macaristan'da bir Kulin ailesi olduğunu biliyorum. Onlar her yıl bir yerde buluşuyorlarmış, yani dünyadaki bütün Kulin'ler." Kulin Ban'ın ismi Saraybosna'nın iki önemli caddesinden birine de verilmiştir: "Kulin Ban çok müreffeh bir devir yaşatmış, çok adilane idare etmiş ve çok sevilen bir lidermiş. Bir şeyin çok eskidiğini anlatmak için Nuh Nebi'den beri deriz ya, onlar Kulin'den kalma der. Böyle bir deyimleri var. Dolayısıyla onların çok sevdiği bir lider."

1890'ların sonlarına kadar Bosna'da kalan aile, bir derebeyi olarak bilindikleri o topraklardan 1896 veya 1897'lerde ayrılmak zorunda kalır. Geldikleri yer önce İstanbul'daki Rami'dir: "Tito devrine kadar aileye Bosna'dan hem erzak, hem para gelirdi. Topraklardan alınan mahsulün parası."

Bosna'dan gelen, Ayşe Kulin'in de dedesi olan Salih Zeki Kulin'dir: "Babama sormuştum, 'Dedem ne iş yapardı?' diye. 'İşi yoktu' dedi. İşi olmamasını kafam almamıştı. Bosna'da beyler hiç çalışmazdı. Buradaki ağalar gibi. Dedem okuma olarak da bir tek beylerin kendi aralarında kullandıkları bir yazıyı bilirdi. Akrabam olduğu için çok övündüğüm, torunu olduğumuz ressam Ferruh Başağa -ki dedesi Fehim Efendi de Osmanlı Meclisi'nde ilk Bosna Mebusu idi- yüksek tahsilini Saraybosna'da yaptı. O Sırpça'yı okur, ama Boşnakça'yı okuyamaz. Tito yok etti çünkü. Sonrakiler de Boşnak sözünü yok etmeye çalıştılar."

Ressam Ferruh Başağa ile akraba

Salih Zeki Kulin'in Gül Hanım'la evliliğinden üç çocuğu gelir dünyaya: Nusret, Saadet ve Muhittin. Makine mühendisi olan Nusret Kulin, büyükelçilik yapmış Orhan Kulin'in babasıdır. (Orhan Kulin'in eşi Kadriye Hanım da uzun yıllar Aksanat'ta idarecilik yapmış birisidir.) Ayşe Kulin'in babası olan Muhittin Kulin, ağabeyinden 6 sene sonra 1903'te Rami'de doğar. Mühendis mektebine gider, Almanya'da inşaat mühendisliği okur. Devlet Su İşleri'ni (DSİ) kuran veya o kurumun başına ilk atanan kişidir Muhittin Kulin. Dolayısıyla Türkiye'de ilk baraj, önemli inşaat gibi yatırımlarda onun da hizmeti geçmiştir. Hatta Süleyman Demirel de, DSİ'de Muhittin Kulin'in memurlarından biri olmuştur zamanında.

Büyükdedesi Osmanlı'nın son maliye nazırı

Muhittin Kulin, önce CHP ile daha sonra da ondan iktidarı devralan Demokrat Parti ile takışınca istifa etmek zorunda kalır. Bazı bankaların yönetim kurullarında görev aldıktan sonra en son olarak üniversitede öğretim üyeliği yapar. Vakti zamanı gelince de (Hatice) Sitare Hanım'la birleştirir hayatını: "Babam hep devlet memurluğu istedi. Özel sektörden çok teklif almasına rağmen devlette kaldı. Ankara'da DSİ'de iken, bir ziyaret sırasında Ankara'ya giden annemle tanıştı." Sitare Hanım Çerkes'tir: "Çerkes'lerin Bijeduh kolu varmış. Çok iftihar ederler. Onlar da Kamçiliko Hasan Bey diye birinden inmeler." Ayşe Kulin'in anne tarafı da 93 Harbi'nde bugünkü Türkiye topraklarına gelmiş bir ailedir.

Ayşe Kulin'in annesi Sitare Hanım, son Osmanlı Meclisi'nde Maliye Nazırlığı yapmış olan Reşat Bey'in torunudur. Onun da babası mutasarrıflık yapmış birisidir: "Anneannemin anne ve babasını görme mutluluğuna erdim. Uzun yaşadılar. Dolayısıyla ben Osmanlı beyefendiliği denen o ince çizgiyi çok iyi biliyorum."

Reşat Bey'in Leman, Suat ve Sabahat adında üç kızı olur. Suat Hanım topoğraf Hilmi Bey'le evlenerek daha sonra Soydan adını alacaktır. Sabahat Hanım ise, bir Ermeni gencine aşık olur ve 30 yıllık bir sürenin sonunda ancak evlenebilir. Ayşe Kulin'in, Nefes Nefese adlı romanında Selva ve Rafo'nun hikayesi olarak anlattığı aslında Sabahat teyzesinin hikayesidir. Ayşe Kulin'in anneannesi Leman Hanım ise askeri doktor Mahir İhsan Bey ile dünyaevine girer.

Ailenin damatlarının bir özelliği, buna Ayşe Kulin'in babası da dahildir, hep içgüveysi gelmeleridir. (Unutmadan, Ayşe Kulin, Hacı Bekir Şekerlemeleri'nin damadı olan milli yüzücü Doğan Şahin ile akrabadır. Doğan Bey'in babası ile Ayşe Hanım'ın babası iki kız kardeşin çocuklarıdır. Bu arada, ölüm ilanında Ayşe Kulin'in teyzesi olarak adı yazılan; Konya Valisi Hüsnü Zadil'in kızı, Van Valisi Vezir Tahir Paşa'nın gelini Bedia Belbez ile aralarında bir akrabalık bağı da yoktur.)

Reşat Bey'in Beyazıt'taki konağı, Ayşe Kulin'in doğduğu 1941 senesinde satılarak aile Nişantaşı'na yerleşir. Bu taşınmanın sebeplerinden biri, dedesinin, ahbabı olan Rey kardeşlerin babası, aile dostu Ahmet Reşit Rey'le daha yakın oturmak istemesidir. İkisi de 150'likler listesine girmemek için kader birliği ederek kaçmıştır. Aralarında böyle bir bağ da vardır.

'Kıskançlık nedir bilmedim'

Ayşe Kulin, doğduğunda İkinci Dünya Savaşı'nın ikinci yılına girmesine tam 6 gün vardır. Türkiye'de de savaşa girme-girmeme üzerinde politikalar üretilmektedir. Böyle bir ortamda küçük Ayşe de, Amerikan Hastanesi'nde doğmasına ve annesi ile babası evlenir evlenmez Ankara'da oturmaya başlamalarına rağmen ancak iki ay üzerine baba ocağının yolunu tutabilir. Onun büyüme evresini geçirdiği yer, dolayısıyla Ankara'dır. Ancak yazları İstanbul'a gelebilir. Geldiğinde de ilk başlarda Burgaz Ada'daki konakta kalırlar. Ankara'dan her gelişlerinde nerede ise bir ordu tarafından karşılanırlar: "Dedem, teyzem, kuzenler karşılamaya gelirdi." Dedesinin ailesi, üç kızı, üç damadı ve torunlar hep bir arada yaşamaktadır çünkü. Küçük Ayşe'nin burada bir de bayram anıları vardır, zihninde tazeliğini koruyan: "Babannemin Sultanahmet'teki evine giderdik. Bana halamın oğlunun sünnet elbisesini giydirirlerdi..."

- Tek çocuk olmanın artıları, eksileri var mıydı?

"Kıskançlık nedir bilmememin sebebi kardeşim olmamasıdır. Çünkü kıskanacak bir şey yoktu. Bütün oyuncaklar benim. Dedeler, anneler benim... Bu kıskançlık duygusunun eksikliği çok iyi bir şey değil hayatta. Onun sıkıntılarını çektim. Mesela kocamı kıskanmadım. Kıskanmadığım için de arkadaşım kocamı ..." Ayşe Kulin, hırs duygusundan da yoksun büyür: "Hırs olmadığı için de hayata asılmadım. Yayın işlerine asılmadım. 20 yaşından beri yazıyorum. En azından 1970'li yıllardan beri elimde kitaplar var. Hırsım olmadığı için bu kadar geç kaldım. Doğru bulmuyorum bunları."

Ayşe Kulin, ilkokula Ankara'da başlar. Üçüncü sınıftan itibaren okulun ismi TED olur ve yabancı dille eğitime başlanır. (Ayşe Kulin, bu noktada Attila İlhan'ın eleştirilerine karşı çıkarak, yabancı dille eğitimle kimsenin milliyetçiliğinden birşey kaybetmeyeceğini söylemektedir: "Attila İlhan'a benden selam söyleyin. Karşı karşıya oturur, milliyetçiliğimi onunla tartışırım. Belki ben daha milliyetçi çıkarım.") TED Koleji'nde yazar Pınar Kür, Ankara valilerinden Kemal Aygün'ün kızı, şimdi Mehmet Ali Bayar'ın annesi olan Baysan Bayar, eski siyasilerden Hıfzı Oğuz Bekata'nın kızı Yüksel, sonra Ömer Çavuşoğlu gibi arkadaşlar da edinir burada.

Kulin, daha sonra aile geleneğini bozmamak üzere Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'ne gelir. Anneannesinin kızkardeşi Sabahat Hanım, eniştesi ve annesi, yani üç kuşak burada okumuştur. Kendisiyle beraber dördüncü kuşak da Amerikan Kız Koleji'ni bitirdiğinde yıl 1961'dir. Kulin'in buradaki arkadaşları arasında ise yazar İpek Ongun, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Festival Yönetmeni Dikmen Gürün, Dünya Bankası'nda uzun süre çalışmış Alev Bilgen, Çetin Emeç'in eşi Bilge Emeç vardır. Yazar Nazlı Eray ise bir sınıf alttan arkadaşıdır.

1960'ta yürüyüşlere katılıyor

1950'de Demokrat Parti iktidara gelince Kulin ailesi de, Türkiye'deki bir çok ailede olduğu gibi hadiseyi sevinçle karşılar. Ancak zamanla bu destek, bilinen tavırlardan dolayı tersine döner. Ünlü DP'lilerden Bayındırlık Bakanı Muammer Çavuşoğlu, Süreyya Ağaoğlu gibi isimler yakın arkadaşları olmasına rağmen Ayşe Hanım'ın babası Muhittin Kulin de zamanla DP'nin aleyhinde bir tutum takınır. Bu, henüz genç bir kız olan Ayşe'nin olaylara bakışını da değiştirir. Çünkü Ankara'da büyüdüğü için, bütün Ankaralı'larda olduğu gibi, onların evinde de politika ve siyaset eksik değildir. Dolayısıyla Ayşe Kulin de politik bir kişilik kazanmıştır zamanla. Hatta Kulin, İstanbul'a geldiğinde siyaset konuşulmayan evleri yadırgayacaktır: "Birileri babamla takışıyor, babam istifa etmek zorunda kalıyor. Bütün arkadaşlarımın babaları ya müsteşar ya da bakan. Mesela Nihat Erim'in kızı Işıl, sınıf arkadaşım. Nihat Erim babamdan birşey istiyor, babam yapmayıp istifa ediyor. Ben ne yapacağım şimdi? Babama sorduğumda 'Arkadaşınla benim davamın ne ilgisi var?' demişti." İşte siyasetin içinde büyüdüğünden olacak Ayşe Kulin de 27 Mayıs 1960 İhtilali öncesindeki nümayişlere katılanlardan biri olur: "Epey yürüdüm ve tartaklandım ben de."

Siyasete girenin kirlendiğini düşündüğünden politikayı hiç düşünmeyen Ayşe Kulin, Abdi İpekçi, Ercan Arıklı, Çetin Emeç gibi arkadaşları olmasına rağmen gazetecilik de yapamadığını ifade etmektedir: "Ben hep gazetecilik istedim. Ama o zaman gazetelere böyle 'pat' diye girilmezdi. Mesela Abdi'ye çok yalvardım, Milliyet'te birşeyler yapayım diye. O da bana 'Atla git İngiltere'ye, İngiltere Kraliçesi'nden bir röportaj getir, seni alayım' dedi. Bazı isimler onu yapar, getirir ama ben öyle değilim. Ben kapıları çalamam, içeri girip, arsızlık edemem. Bir düğünde davetli olmadığı halde duvardan atlayıp gelmiş gazeteci vardı. Öyle yapacağıma öleyim daha iyi." Fakat Ayşe Kulin'in de bir gazetecilik dönemi olmuştur hayatının ilerleyen yıllarında.

'İki evlilik, dört çocuk'

1960 senesinde Mehmet Sarper'le bir evlilik yapan ve Mete ile Ali adını verdiği iki çocuğu olan Ayşe Kulin, bu evliliğinde, hayatının en sıkıntılı yıllarını geçirir, özellikle de boşanma aşamasında. Daha sonra Eren Kemahlı ile hayatını birleştiren (1967) Kulin, yine iki erkek çocuğu getirir dünyaya: Kerim ve Selim. Herşey iyi giderken bu evliliğini de bitirir. Sebebi ise yukarıda da bahsettiği gibi kıskanç olmamasının doğurduğu bir sonuçtur! Fakat bu evliliğinden, ilki gibi yaralar alarak çıkmamıştır. İngiltere'de yaşayan Eren Kemahlı ve onun İngiliz eşi ve çocuğuyla ilişkilerini halen düzeyli bir şekilde sürdürmektedir çünkü.

Evliliklerini bitirmesi Kulin'in hayatında gazetecilik sayfasını açmasına vesile olur. Gerçi 1967'de iki sene boyunca bir otomobil dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapmıştır; ama gazeteciliğe asıl girişi 1977 yılında, boşanmak üzere evini terk ettikten sonra yazı verdiği Cumhuriyet Gazetesi ile olur. Fakat ne Cumhuriyet ona para verir, ne de o Cumhuriyet'ten para istemeyi düşünür. Burada 1982'ye kadar devam eden Kulin, bir süre de Dünya Gazetesi'nde çalışır. Uzunca bir süre de Sabah Grubu'nun 1 Numara adıyla çıkardığı dergilerde bulunur. Adı Aylin romanının gördüğü ilgi üzerine Milliyet'te köşe yazan Kulin, film, televizyon ve halkla ilişkilerde de çalışmalar yapmış birisidir. Kulin, gazetecilikte neden sıyrılamadığına da şöyle bir örnek getirmektedir bugün: "Mesela Ercan (Arıklı) bana dedi ki, 'Ayşegül Nadir'in çöp kutusunu yaz.' Kadının çöp kutusu boşalacak, içinden çıkacaklara göre bir yazı... 'Aklını kaçırdın sen galiba' dedim. Aç kalırım böyle bir şey yapmam."

Klasik müziğin her türünü seven, yazarlar arasındaki kavgalara bir anlam veremeyen, aile fertlerinin eskileri kendisine kaldığından koleksiyon yapmaya ne yeri ne de parası olan, ancak çok parası olsa da buraya yatırım yapmayacağını düşünen Ayşe Kulin, çok satan kitaplarından Sevdalinka'nın gelirini Bosna'da tecavüz sonucu dünyaya gelen çocuklara, yeni çıkacak Kardelenler kitabının gelirini de Türkiye'de çocukların eğitimine bağışlayarak duyarlılığını ortaya koyar.

No_Name
28-03-2009, 13:45
Ayşe Sarısayın ( 1957)
Ayşe Sarısayın, 1957 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Alman Lisesi'nde tamamladıktan sonra (1976), İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü'nden mezun oldu (1981). 1985 yılında İstanbul Üniversitesi'ne bağlı İşletme İktisadı Enstitüsü'nü bitirdi. 1981 yılından bu yana, özel bir ilaç şirketinde çalışıyor. Evli, bir oğlu var. Babası Behçet Necatigil'in çeviri şiirlerini (Yalnızlık Bir Yağmura Benzer, Adam Yayınları, 1984), eşine yazdığı mektupları (Serin Mavi, YKY, 1999) ve babasıyla ilgili anılarını ("Çok Şey Yarım Hâlâ", YKY, 2001) yayına hazırladı.

No_Name
28-03-2009, 13:45
Ayşe Şasa ( 1941)
1941 yılında İstanbul’da doğdu. 1960’da Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldu. 1963-65’te Robert Kolej’in İdari Bilimleri Bölümü’ne devam etti. 1963’ten başlayarak Türk sinemasında senaristlik yaptı. Son Kuşlar, Ah Güzel İstanbul, Utanç ve Gramofon Avrat gibi filmlere imza attı. 1993’te sinemayla ilgili Yeşilçam Günlüğü adlı denemeleri yayınlandı.

ESERLERİ:

*Yeşilçam Günlüğü Dergah Y.

*Düş Gerçeklik Sinema (S.Yalsızuçanlar-İhsan Kabil-Ayşe Şasa) İz Y.

No_Name
28-03-2009, 13:46
Ayşe Osmanoğlu
ESERLERİ

Babam Sultan Abdülhamid (Hatıralarım)
Ayşe Osmanoğlu
Selçuk Yayınları

Kavimlerin ömründe "bir an" sayılacak zamanda rejiminden lisanına, kıyafetinden inançlarına kadar değişen bir ülkede tarih yazmak kolay değildir. Çünkü, telaşlı ve genellikle yönlemiş kalemler, tarih mozayiğinin çoğu parçasını yanlış yerlere koyarlar. Tahrif edilmiş tarih ise, sadece masal'dır. 1960'daki ilk baskısı hızla tükenen bu hatırat, tarih yazacakların istifadesine "birinci ağızdan" sunulmuş belgelerdir. Rivayet ve dedikodu değildir. Cumhuriyet Türkiyesi'nde başvekilik yapmış bir başka "birinci ağız"
olan Fethi Okyar, 1978'de neşredilen hatıratıyla Ayşe Osmanoğlu'nu tasdikle kalmamış, elinizdeki kitabın tekrar tekrar basılmasını zaruri kılmıştır.

No_Name
28-03-2009, 13:46
Ayşegül Aldinç ( 1962)
Gazeteci Orhan Aldinç ile resim öğretmeni Süheyla Aldinç'in kızı olarak İstanbul'da doğdum. Annemin şehiriçi tayinlerinden dolayı ortaokul öğrenimimi üç ayrı okulda tamamladım. Ortaokul-1' i Kandilli Kız Lisesinde yatılı olarak, Ortaokul-2' yi Davutpaşa Lisesinde ve ortaokul-3' ü de Feriköy Lisesinde okudum. Eski adıyla "Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu", şimdiki tanımıyla "Marmara Üniversitesi seramik Fakültesi" ni bitirdim. Kısa bir süre sonra,istanbul Akaretler Ortaokulu’nda müzik öğretmenliği yaptım. Ondan sonra Yıldız Porselen Fabrikası’nda altı yıl desinatör olarak çalıştım.

Aynı yıllarda müzik çalışmalarını amatörce sürdürdüm. Müzik kariyerime ilk olarak Eurovision Şarkı Yarışması'nda Modern Folk Üçlüsü ile katıldığım ve Ali Kocatepe'nin bestesini seslendirdiğim "Dönme Dolap" isimli şarkıyla başladım.

İstediğim albümü istediğim koşullarda yapabilmek adına 1985 yılında, ANKARA Başkent Gazinosunda solist altı(!) olarak -o zamanlar böyle bir tanımlama vardı...- sahneye çıktım.

İstanbul'da da büyük gazinolarda çalışmalarım devam etti. Kendi pop tarzımın dışında değişik türdeki albüm yapma önerileri aldığım halde kendi tarzımda direnerek "VE AYŞEGÜL ALDİNÇ” " adındaki ilk albümümü 1988 yılında çıkardım.
Barış Manço’dan"KARA SEVDA" ve Timur Selçuk Aysel Gürel imzalı "GÖZLERİN SU YEŞİLİ" adlı şarkılarımın bugüne kadar geldiği bu çalışmadan sonra, 1991'de "BENDEN SÖYLEMESİ" isimli albümüm yayımlandı. Sezen Aksu’nun bestesi "SORMA" gibi daha sonra pek çok sanatçı tarafından da yorumlanan şarkılar bu albümde yer aldı. 1993'de ONNO TUNÇ'un müzik yönetmenliğini yaptığı "ALEV ALEV" isimli albümse Onno Tunç’un bestesi "ALEV ALEV", Mustafa Sandal’ın bestesi"YANLIŞSIN", Barış Manço’nun bestesi "AL BENİ" gibi birçok hit üretti. 1996'da çıkan "SÖZE NE HACET" adlı albümü ise Şehrazat’ın bestesi "ALİMALLAH"," Nazan Öncel’in bestesi BENİ HATIRLA", Metin Özülkü’nün bestesi "ANLADIM BEN SENİ" gibi şarkılarla hâlâ hatırlıyorsunuz... 2000 yılında “NEFES”” isimli albümüm çıktı. Gökhan Kırdar’ın bestesi “NEFES’. Barlas’ın bestesi “BEN KİMSELERE YAR OLMAM” ÖzgürAkpolat’ın bestesi “ HABERİ YOK” öne çıktı.

Müzik çalışmalarının yanı sıra çevirdiğim sinema filmleri ve dizilerde önemli yönetmenler ve oyuncularla çalıştım.

Müzik ve sinema çalışmalarımın yanı sıra SABAH gazetesinde 7 yıl köşe yazısı yazdım. Şimdi POSTA gazetesinde köşe yazıları yazıyorum.

KENDİNİ ÖZETLEMEK ZOR DENEMESI BEDAVA AMA...!
BAŞLAYALIM:

Annem ve babam içkisi, kumarı, kötü alışkanlıkları olmayan iyi kalpli bir kız olarak tasarlamış beni. Bir tasarım harikası olmasam da fena sayılmam Dost canlısı ama yapışkan olmayan, sıcak bakışlı insanlarla daha konforlu yaşandığını düşünen biriyim.

Etrafımda böyle insanların oluşu konforlu yaşamama neden oluyor diyebilirim. Söz verip de yerine getirmeyenlerden, kendini bir şey sananlardan, özensizlikten, sonradan görmelerden hoşlanmadığımı söylemem lazım..

Annemin bana öğrettiği bir atasözünü çok çok severim: "Boş başak dik, dolu başak eğik dururmuş."

Sonradan görmelik derken 'kestane kabuğundan çıkmış kabuğunu beğenmemiş'likten tutun, sonradan edindiği ne varsa sanki onlar anadan doğma varmış gibi davrananlardan söz ediyorum. Benim gibi düşünenlerle etrafımıza baktığımızda bu anlamda pek sıkıntı çekmeyeceğimizi tahmin ediyorum.

Huysuzluklarım da yukarıda saydığım (ve kimbilir kaçını unuttuğum) sebeplerden çıkıyor. Kızdığım bir şeyi daha ekleyerek bu konuya son veriyorum: İnsanların kapasitelerinin altında hizmet vermeleri. Ki bu benim evimde çalışan kişiden bana, sana, ona kadar uzanan bir yelpazede değerlendirdiğim bir durum. Tabii bir de hizmet verirken acı çekenler var. Onları da unutmamak lazım. Atatürk'ün servis yaparken üzerine kazara su döken garsona ses çıkarmayıp masadakilere : "Efendiler! Ben bu millete herşeyi öğrettim, bir tek uşaklığı öğretemedim!" deyişini hatırladım şimdi mesela...

Şüphesiz bu hizmet sektöründe olan herkesi bağlayan bir mesele (garsonlar alınmamalı). Ben de işimi yaparken suratım sirke satıyorsa isteyen istediğini söylemekte özgür. Di mi?

Not : Suratın sirke satması meselesinin hikayesi de şöyle : Bir parça uydurarak anlatacağım, unuttum çünkü.

Efendim, iki tane esnaf aynı malı satıyorlar. Mal da bal. Fakat biri diğerinden daha çok satış yapıyor. Nedendir acep diye müşterilere sonradan soruyorlar. Müşterilerse hemen hemen hep aynı cevabı veriyorlar. "İkisi de bal satıyor ama birinin ağzından da bal damlarken diğerinin suratı sirke satıyor!" Yaa...

Hobilerim: Metafizik, pozitif düşünce, nerden geldik nereye gidiyoruz tarzı kitapları hatmede hatmede biraz ukalalık yapacak düzeye geldim.

Fobilerim: Allahtan ...lerim değil. Tek fobim vardı: Klostrofobi. Onu da yendim. O kadar kitabı okumak bir işe yarasındı, di mi? (Bkz. "Hobilerim" bölüm!.)

Bobilerim: Onlar da ...lerim değil. Hayatımda tek köpeğim oldu. Onu da beş aylıkken belediye zehirledi. Arkadaşımla iki kardeş köpeği almıştık. Kardeşini görsün diye arkadaşımın bahçesine götürmüştüm. Bahçesine zehirli et atılmış. Onunki komaya girdi, benimki hastaneye götürürken kucağımda öldü. Bu olay Balmumcu'da oluyor. Nerenin belediyesi olduğunu anlayasınız diye söylüyorum. Şimdi hep beraber bu zehirleme işini gerçekleştiren aşağılık zihniyeti protesto edip, Allah'ın nasıl bilirse yapması için temennide bulunalım. Ne kadar çok insan bunu içinden geçirirse olur çünkü. Bir kitapta "Dualarınıza dikkat edin; gerçekleşebilirler!" der.
Sinema : Sürekli gittiğim bir sinema var, haftada birkaç defa uğruyorum. Sinemaya tapıyorum. 'Ne iş olsa yaparım abi' tavrında ne gelirse kaçırmamaya çalışıyorum. Televizyonda film izlemeyi sevmiyorum. "Film sinemada izlenir" sloganına katılıyorum.

Spor : Rahnetli babam eski spor yazarı Orhan Aldinç. Babamın sporla ilişkisi annemle bize yetti de arttı bile. Nur içinde yatsın.

Sporseverlere (daha doğrusu futbolseverlere) kötü bir haberim var: Tuttuğum takım ... yok mesela :)))

Sevdiğim Yazarlar : Hayatı sahiden özümsemiş, dedikleri ile yedikleri birbirini tutanlar. "Ah! İşte bende böyle düşünüyorum," ya da "Bunu ben demek isterdim," şeklinde düşündürecek kişiler ve yazdıkları ilgimi çekiyor. Yalnız benden bir tek şey istemeyin: İsimlerini....

Korkularım : Ölümden değil ama ölüden korkarım. Saçma olduğunu bile bile korkarım. İftiracı, aşağlık varlıklardan da korkarım. Hayatta bir tane unutamayacağım sıkı bir haksızlığa uğramıştım.-Güncellerken hatırladım bi tane daha var onu da sonra anlatırım-(Aşkla meşkle ilgisi yok bu arada eski sevgililer heveslenmesin bizden bahsedecek diye. Aşkla ilgili haksızlığa uğradığımı hiç düşünmedim. Aşkda hakedişler olmuştur iki taraflı.) Bunu size daha sonra kitabımda anlatacağım, söz.

Ayşegül'ün Günlüğü:

Önce günümü planlarım. Beni arayanları aramaya çalışırım., e-maillere vakitlice cevap vermeye gayret ederim .Gönderilen e-maillerin Uslûbuna dikkat ederim laubali olanları iki satırdan fazla okumam çöpe atarım.Kahvaltı etmeye bayılmasam da birşeyler yemenin iyi olacağını bildiğimden ufak tefek birşeyler yerim. Sonra, dışarda işlerim varsa dışarı çıkarım. Bu arada araba kullanmayı hiç sevmediğimi söylemem lazım. "Şoför tut," diyorsanız, düşünmedim mi sandınız diye cevap veririm. Ben dert icat eden bir kadın tipiyim. Şimdi, o şoför işi olmadığında nerde duracak? Bunun yazı ve kışı var, di mi? Problem yaparım. Çözsem altında kalırım.

TV ile aram bir iyi bir kötüdür. İyi olduğu zaman büyülenmiş gibi karşısına geçip herbir şeyi seyrederim. Zapsız bir hayat düşünemem mesela.

Benim için lüks evde başlar. Yorgunluğumu sırtüstü yatıp tavana bakarak atarım. Hiçbir şey yapmamak ya da salak salak zap yapmak insanın beynini boşaltır. Geceleri hiç de sandığınız gibi sokaklara atmam kendimi. Beni, hani "o tip" yerlerde, pek göremezsiniz. Hani büyük büyük mekanlar oluyor, herkes birbirine bakıyor. Tek girip çift çıkıyorsun falan...

Erken uyumaya çalışırım.
Saat 06:00'da uyanıp kitap okurum, sonra gene yatarım. Eh, kalkınca ne yaptığımı artık biliyorsunuz.

İŞİM GÜCÜM

ALBÜMLERİM;

1988 ... Ve Ayşegül Aldinç

Albüm Adı :... Ve Ayşegül Aldinç
Yapım Firması : EMI-KENT
Albüm Şarkıları :
Kara Sevda
Hayır
Sen Güneşten Önce Gel
Bir Kız
Anlatmak İstediğim Bazı Şeyler Var
Böyle Bırakma
Gözlerin Su Yeşili
Bir Bahar Aşıksın
Gülbeyaz
Farketmez
Mavi Maviydi Gökyüzü
Yolla Yolla

1991 SORMA

Albüm Adı :Sorma
Yapım Firması : BAY MÜZİK
Albüm Şarkıları :
Oldum Olası
Aşk'ı Muhabbet
Gelmeyeceğim
Sorma
Yapma N'olursun
Ne Güzel
Nenni
Delip De Geçer
Ah Sevdiğim
Şık Latife

1993 ALEV ALEV

Albüm Adı :Alev Alev
Yapım Firması : TEMPA-FONEKS
Albüm Şarkıları :
Alev Alev
Al Beni
Hadi Söyle
Günahkar Yaz
Hoppa Hoppa
Yanlışsın
Şimdi İkimiz
Yeniler
Sebep Olma
Aşk Denen İllet

1995 SÖZE NE HACET

Albüm Adı :Söze Ne Hacet
Yapım Firması : TEMPA-FONEKS
Albüm Şarkıları :
Alimallah
Durumumu Anla
Beni Hatırla
Deli Dolu
Anladım Ben Seni
Haydi Rastgele Gönlüm
Veda
Bekletme
Affetme Beni
Söze Ne Hacet

2000 NEFES

Albüm Adı :Nefes
Yapım Firması : KISS MÜZİK
Albüm Şarkıları :
Aylardan Mayıs
Verdim Gönlümü
Ben Kimselere Yar Olmam
Son Fasıl
Ağır Ağbim
Gözlerin Su Yeşili (Cd Extra)
Nefes
Güle, Güle
Haber Yok
Ağıt
Şikayetim Yok
Kara Sevda 2000 ( Cd Extra )

SİNEMA;

1987 "Katırcılar"

Film Adı : Katırcılar
Yönetmen : Şerif Gören
Senaryo : Hüseyin Kuzu
Oyuncular : Kadir İnanır, Ayşegül Aldinç.

1989 "Yağmur Kaçakları"

Film Adı : Yağmur Kaçakları
Yönetmen : Yavuz Özkan
Senaryo : Yavuz Özkan
Oyuncular : Tarık Akan, Ayşegül Aldinç.

1989 "Kara Sevda"

Film Adı : Kara Sevda (Video film)
Yönetmen : Samim Değer
Senaryo : Erdoğan Tünaş
Oyuncular : Ayşegül Aldinç, Yaşar Alptekin.

1990 "Yeşil Bir Dünya"

Film Adı : Yeşil Bir Dünya
Yönetmen : Faruk Turgut
Senaryo : Gülin Tokatlı
Oyuncular : Ayşegül Aldinç, Tolga Savacı.

1994 "Ağrıya Dönüş"

Film Adı : Ağrıya Dönüş
Yönetmen : Tunca Yönder
Senaryo : Haluk Şahin
Oyuncular : Haluk Kurdoğlu, Can Gürzap, Ayşegül Aldinç

1995 "Gerilla"

Film Adı : Gerilla
Yönetmen : Osman Sınav
Senaryo : Osman Sınav
Oyuncular : Ayşegül Aldinç, Mehmet Aslantuğ, Fikret Hakan.

1996 "Deniz Bekliyordu"

Film Adı : Deniz Bekliyordu
Yönetmen : Sunar Kural Aytuna
Senaryo : Sunar Kural Aytuna ve Mehmet Tekirdağ
Oyuncular : Payidar Tüfekçioğlu, Şebnem Doğruer, Ayşegül Aldinç, Fikret Kuşkan, Nilüfer Açıkalın.

2000 "Kahpe Bizans"

Film Adı : Kahpe Bizans
Yönetmen : Gani Müjde
Senaryo : Gani Müjde
Oyuncular : Mehmet Ali Erbil, Cem Davran, Ayşegül Aldinç, Nurseli İdiz, Hande Ataizi, Demet Şener, Sümer Tilmaç, Günay Karacaoğlu, Şencan Güleryüz.

2000 "Güle Güle"

Film adı : Güle Güle
Yönetmen : Zeki Ökten
Senaryo : Fatih Altınöz
Oyuncular : Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şükran Güngör, Yıldız Kenter, Ayşegül Aldinç, Nilüfer Açıkalın

“2000 "Hayal Kurma Oyunları”

(2000’de başlayıp 2004’te bitebilldi

Cekim görüntülerinden 40 kutu kadarı yıkama esnasında yandı tekrar çekildi. Sinemalarda gösterilmemesine karşın 2004’te Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde İstanbul halk oyu ile en iyi film ödülü aldı Adana Altın Koza Film Festivalinde 2005’de tamamı sivil toplum örgütleriniden oluşan jüri üyelerinin seçimiyle yine halk oyu ile “en İyİ Film ödülünü aldı. İstanbul Film Festivali’nde gösterimi yapıldı.)
ı
Film Adı : Hayal Kurma Oyunları
Yönetmen : Yavuz Özkan
Senaryo : Yavuz Özkan
Oyuncular : Tarık Akan, Ayşegül Aldinç, Serap Aksoy, Pelin Batu, Kayra Şenocak, Mehmet Günsür, Mert Gür.

DİZİ FİLMLER;

1986 "Acımak"

Film Adı : Acımak
Yayın Organı : TRT
Yönetmen : Orhan Aksoy
Senrayo : Reşat Nuri Güntekin'in romanından Orhan Aksoy senoryolaştırdı.
Oyuncular : Ediz Hun, Ayşegül Aldinç.

1992 "Taşların Sırrı"

Film Adı : Taşların Sırrı
Yayın Organı : Star TV
Yönetmen : Yusuf Kurçenli
Senaryo : Burçay Önger
Oyuncular : Tarık Akan, Ayşegül Aldinç.

1994 "Aziz Ahmet"

Film Adı : Aziz Ahmet
Yayın Organı : ATV
Yönetmen : Orhan Oğuz
Senaryo : Uğur Yücel
Oyuncular : Uğur Yücel, Ayşegül Aldinç.

1995 "Yorgun Savaşçı"

Film Adı : Yorgun Savaşçı
Yönetmen : Tunca Yönder
Senaryo : ?
Oyuncular : Can Gürzap, Lale Mansur, Ayşegül Aldinç (Konuk Sanatçı)

2000 “AŞK VE GURUR”

Film Adı : Aşk Ve Gurur
Yayın Organı : STAR TV
Yönetmen : Aydın Bulut
Senaryo : Nuran Devres
Oyuncular : Yıldız Kenter,Can Gürzap, Ayşegül Aldinç,Nejat İşler,Burak Sergen...

2002 “EFSANE”

Film Adı : Efsane
Yayın Organı : STAR TV
Yönetmen : Tamer İpek
Senaryo : Tayfun Güneyer
Oyuncular : Şemsi İnkaya, Ayşegül Aldinç...

2004 “SON YAPRAK”

Film Adı : Son Yaprak
Yayın Organı : TRT 1
Yönetmen : Alparslan Bozkurt
Senaryo : Ömer lütfü mete
Oyuncular : Ayşegül Aldinç,Yusuf Sezgin, Alev Gürzap, Umut Sezgin, Seçil Mutlu, Şencan Güleryüz..


2006 ”MİSİ”
Film adı: Misi
Yayınlandığı yer: ATV
Senaryo: Özgür Evren
Oyuncular: Yetkin Dikinciler, Ayçim İnci. Ayşegül Aldinç,Ege Aydan, Sadık Gürbüz, Engin Şenkan


MÜZİKAL;

Müzikal Adı : Müzikallerden Seçmeler(Turkish Cavelcade)

Oyuncular : Haldun Dormen, Erol Evgin,Ayşegül Aldinç, Ruhsar Öcal, Halit Ergenç (1999’dq Londra’da özel istek üzerine tasarlanıp sahnelendi)

KİTAPLARIM;

Kitap Adı : Ayşegül Kitapta
Yayınevi : Parantez yayınları.

Diplomasında "Seramik Sanatçısı" yazıyor.

"Mesleğin ne?" diye sorduklarında "Şarkıcı ve oyuncuyum" diyor.

Küçüklüğünden beri eli kalem tutardı da bu konuda elinden tutanı olmadığı için bu yönü gizli ve kapağı da kapalı kaldı.

Şimdi üç yıldır köşe kapmaca oynuyor.

Ayşegül Okulda
Ayşegül Sahnede
Ayşegül Beyazperdede
Ayşegül Gazetede
ve son olarak "Ayşegül Kitapta".

Açın bakalım sayfaları, sahiden kitapta mı ?

Ayşegül'ün notu:

Kitaptaki yazılar 1998 - 2000 arası Sabah Gazetesindeki köşemde yer alan yazılardan bazılarını kapsamaktadır. Bilginize.... A.A.

Orhan KURAL 'ın editörlüğünü yaptığı SEFERNAME 1-2 kitaplarında birer Gezi Öyküm yayımlandı...

ÖDÜLLERİM;

1981
Eurovision Şarkı Yarışması
Türkiye Birinciliği ('Dönme Dolap'-Modern Folk Üçlüsü'yle)
Türkiye Üçüncülüğü ('İstanbul İstanbul')

1990
İstanbul Eğitim ve Kültür Vakfı Ve Ayşegül Aldinç albümüyle
Yılın En İyi Kadın Şarkıcısı Ödülü

1991
Kıbrıs Gazeteciler Derneği
Yılın En İyi Sanatçısı Ödülü
(Yılın En İyi Kadın Şarkıcısı Ödülü)
1995
Magazin Gazetecileri Derneği 'Gerilla' adlı film ile
Yılın En İyi Kadın Oyuncusu Ödülü

1995
Adana Altın Koza Film Festivali Gerilla adlı film ile
Yılın En İyi Kadın Oyuncusu

No_Name
28-03-2009, 13:46
Ayşegül Tecimer
Ayşegül Tecimer (Nadir)

Kıbrıslı işadamı Asil Tecimer Nadir'in eski eşi olan tarihi eser kaçakçısı Ayşegül Nadir hakkında "satışa fesat karıştırma ve kamulaştırma kanununa aykırı davranmak" suçundan dolayı gıyabi tutuklama kararı bulunuyor. İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan Nadir'in ABD'de olduğu belirlendi. ABD'ye başvuru yapılmasına karşın, yerel yasalar gereği Nadir, bu ülkede rahat hareket etme imkanı buluyor.

No_Name
28-03-2009, 13:46
Ayten Alpman ( 20.11.1930)

AYTEN ALPMAN 20 Kasım 1930 Istanbul - Yeşilköy doğumludur. Müzikle tanışması ilk defa Nişantaşı Kız Lisesi'nde öğrenci iken İlham Gencer sayesinde olur. İlk olarak Ingilizce şarkılar söyler. Daha sonra ailesi onu Erenköy Kız Lisesi'ne gönderir ve lise eğitimini orada tamamlar. Liseden sonra İlham Gencer'in solistlik teklifi ile Istanbul Radyosu'nda programa başlar. Radyoda ilk söylediği parça "You Are Always In My Heart" olur.

Sahneye ilk defa Taksim Belediye Gazinosu'nda Tıp Balosu'nda çıkar ve sahnede ilk defa söylediği parça yine "You Are Always In My Heart" olur. Daha sonra Arif Mardin ile tanışır, onun teşviği ile caz şarkıları söylemeye başlar ve ilk caz şarkıları ondan öğrenir.

1952 yılında Yeşilköy Deniz Park Oteli'nde ilk profesyonel sahne çalışmasına başlar. 3 ay çalıştıktan sonra Kervansaray Gece Kulübü tazminatını ödeyerek transfer eder. 1953 yılında İlham Gencer ile evlenir. Eşinin Çatı Gece Kulübünü kurmasıyla birlikte Çatı'da sahne almaya başlar.

1959 yılında ilk plağı olan "Sayanora / Passion Flower" taş plak olarak yayınlanır. 1960 yılında İlham Gencer'den ayrılır. Bir süre sonra İsmet Sıral Orkestrası ile çalışmaya başlar ve 1963 yılında çalışmak için İsveç'e giderler. İki sene boyunca İsmet Sıral'la, bir sene de bir caz orkestrası ile sahne çalışması ve yapar ve daha sonra türkiye'ye geri döner. Dönüşünde Türkiye'de caz şarkıları değil de Türkçe sözlü aranjmanlarm odası başladığı için bir süre başarılı sahne çalışmaları yapamaz çünkü ısrarla caz söylemeye devam etmek ister.

Fecri Ebcioğlu'nun ısrarlarıyla Türkçe söylemeye başlar ve ilk çalışması "İnan Bana / Ayrıldık Yalnızım" 45lik plak olarak yayınlanır ancak ilk yaptığı 45lik çalışmalar pek ilgi görmez. Sezen Cumhur Önal ile birkaç 45lik çalışması yapar. 1968 yılında Ümit Aksu ile evlenir. Fecri Ebcioğlu ile birlikte plak yaptıkları "Sensiz Olamam" ile ilk büyük çıkışını yapar. 1972 yılında yaptığı ve sözlerini Fikret Şeneş'in yazdığı "Bir Başkadır Benim Memleketim" plağı pek ilgi görmez. 1974 yılında Kıbrıs çıkartması ile TRT'de "Memleketim" çok sık çalınmaya başlayınca şarkı tekrar 45lik plak olarak piyasaya sürülür ve büyük satış rakamlarına ulaşır. Mireille Mathieu'nun Fransızca seslendirdiği bu şarkı Fikret Şeneş'in Türkçe sözleriyle adeta Ayten Alpmanla özdeşleşir ve bir milli marş halini alır.

2 adet LP çalışması yapan Alpman, son profesyonel sahne çalışmasını 1990 yılında Yeniköy Bilsak Kulübü'nde yapar. 1995 yılında ses tellerinde oluşan nodüllerden ameliyat olur. 1999 yılında en sevilen şarkılarından oluşan bir albümü Ada müzik tarafından yayınlanır. Sahne çalışmalarına profesyonel anlamda devam etmemekte olup sadece dönem dönem caz konserleri vermektedir.

İstersen, Memleketim, Sensiz Olmam, Tek Başına, Yanımda Olsa

No_Name
28-03-2009, 13:47
Azra Erhat ( 1915)

1915 yılında ıstanbul’da doğdu. Belçika’da klasik liseyi bitirip ıstanbul ile Ankara üniversitelerinde klasik fioloji okuduktan sonra, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde uzun bir süre asistan ve doçent olarak çalıştı. Üniversiteden ayrılınca bilgilerini daha yaygın bir alanda, yurdun hizmetine koymaya girişti. Homeros’un iki büyük destanını dilimize çevirmeye koyuldu. şair A. Kadir’le birlikte yaptığı bu çalışmanın sonucunda ılyada ve Odysseia yayınlandı. Hesiodos’un Theogonia ile ışler ve Günler aldı yapıtlarını Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte çevirerek T.T.K. Yayınları arasında yayımlandı. Ustaları Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu’nun yolundan giden Azra Erhat Türkiye’de hümanizma ülküsünü yaymak, Anadolu’nun kültür varlıklarını değerlendirmek ödevini benimsemiştir. Mavi Anadolu ve Mavi Yolculuk gibi yurdumuzu tarihi, arkeolojisi ve turistik zenginlikleriyle tanıtmak ve sevdirmek amacını güden kitaplar yazdı. Hümanizma anlayışını Ecce Homo (ışte ınsan) adlı denemesinde dile getirdi. Halikarnas Balıkçısı’nın kendisine yazdığı mektupları topladığı bir kitabı Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı adı ile yayınlandı. Mitolojisi Sözlüğü, Azra Erhat’ın geniş bilgi ve kültürünün son ürünü, ustaca yazarlığının en yüksek aşamasıdır.

ESERLERİ

Mitoloji Sözlüğü

No_Name
28-03-2009, 13:47
Ayten Kutay
HAKKINDA YAZILANLAR

MISIR'IN PAŞA TORUNU BEYAZ TÜRKLERİ
Aksiyon 10.10.2006

Dünyanın herhangi bir köşesinde ‘unutulmuş’ Türklerden söz etmiyoruz bu kez. Mısır’da refah içinde yaşayan padişah ve paşa torunları hem varlıklı hem eğitimliler. İstanbul kadar Paris’i de ziyaret ediyorlar ve Türkiye’den maddi-manevi bir beklenti içinde değiller

KAHİRE - Dünyanın herhangi bir köşesinde ‘unutulmuş’ Türklerden söz etmiyoruz bu kez. Mısır’da refah içinde yaşayan padişah ve paşa torunları hem varlıklı hem eğitimliler. İstanbul kadar Paris’i de ziyaret ediyorlar ve Türkiye’den maddi-manevi bir beklenti içinde değiller.

Kahire’nin kalabalık caddelerinde savrulurken âdet olduğu üzere ‘Enti min eyne - Nerelisin?’ diye soran taksi şoförü, aldığı cevaptan pek hoşnut görünüyor; “Türkiye’den…” Koltuğunda biraz toparlanıyor, sırtını hafif dikleştirip, dikiz aynasına gülümsüyor; “Benim de ninem Türk’tür.” Yolcu işkilleniyor. Şimdi nedir bu? Bir yabancıyla yakınlık kurma çabası mı? Bindiğiniz beş taksiden ikisinin şoförü nasıl oluyor da aslının Türk olduğunu iddia edebiliyor? Şaşkınlık kısa sürmeli, burası Mısır ve tarihe biraz aşina olanlar muhakkak ki, bir Avrupalı turistten daha farklı bakmalı ülkeye. Gizemli piramitlerden ve bereketli Nil’den daha ötesi; 869’da Tolunoğulları ile başlayan ve 1952’ye kadar süren bir Türk hâkimiyeti söz konusu olan. Aradaki Fatımi dönemi hariç, Memluklu ve Osmanlı ile devam eden ve Kral Faruk’un tahttan indirilmesine kadar zayıflayarak da olsa süren yakın ilişkilerden bugüne kalan; yerel Arapçaya bolca karışmış Türkçe kelimeler ve halkın gururla söz ettiği ‘Türk nineler ve dedeler’ den ibaret.
Evet, Türk olmak, Mısır’da hâlâ gurur vesilesi, soyluluk göstergesi, şimdi tek kelime Türkçe konuşmuyor olsalar ve ortalama Mısırlılar gibi yaşasalar dahi, aile tarihinde sanki bir efsane gibi söylenegelen Türk geçmişine sıkı sıkı sarılıyorlar. Başka hangi ülkede, bir müze görevlisi, bir cami bekçisi Türk ziyaretçisine ‘Ahsen-ul Nas - İnsanların daha güzeli’ der ki! Yalnız, Mısır halkının bir konuda kafası epey karışık görünüyor. Türklere ‘Müslüman mısınız?’ diye soruyorlar. Evet, aynen öyle, şaka yapmıyorlar, alay etmiyorlar, gayet masumane ve gerçekten anlamak isteyen bakışlarla ‘Müslüman mısınız?’ diyorlar. Sorunun muhatabı -ki bu soruyu Hüseyin Meydanı’ndaki kaldırıma oturmuş mango suyu içerken, Fustat Çarşısı’ndan yasemin esansı alırken ya da Mısr-u Kadim’deki camilerden birinin minaresinden şehri temaşa ederken sıklıkla duymuştur- aynaya bakma ihtiyacı hissediyor, “Rabbim kimlere benziyorum? Yoksa Müslüman gibi görünmüyor muyum?”
Fazla geçmeden anlaşılıyor ki, sorunun muhatabı bütün Türkler… Peki niye soruyorlar, hele başında örtüsü olan hanımlara? İçlerinden biri, “Buraya çok yabancı geliyor, bazıları örtünüyor. Emin olmak istedim.” diyor. Cevap ikna edici değil, sebep nerede aranmalı? Soruyu yöneltenlerin cahilliğinde mi? Vaktiyle Mısır’ı gezen Avrupalı seyyahların Türk kelimesini Müslüman anlamında kullandığı hatırlanırsa… Ne tezat!..

İÇ İÇE GEÇMİŞ İKİ KÜLTÜR

Mısır’da, ‘Mısırlı Türklerin’ izini sürmek, insanları gülümsetiyor. Abartılı olduğu aşikâr bir iddiaya göre, ‘ülkenin yüzde sekseni aslen Türk’ iken böylesi bir takip, imkânsız görünüyor. Yüzde seksen gibi bir orana itibar edilemez elbette; fakat bir dönem Mısır Büyükelçiliği yapmış Yaşar Yakış’ın ‘üçte bir’ tahmini üzerinde durulabilir. Oldukça uzun süren ortak geçmişimizin bir ‘iç-içelik’ oluşturduğu muhakkak. Bugün bir yanının Türk olduğunu söyleyen; fakat başkaca bilgiye sahip olmayan Mısırlılar, Kavalalı Mehmet Ali Paşa döneminde ülkeye akın eden Osmanlı memurlarının torunları olamaz mı?

Kendilerine toprak verildikten sonra tamamıyla Mısır’a yerleşen, Arapçayı günlük dilde kullanıp, Mısırlı kızlarla evlenen ve ülkenin yeni aristokrat sınıfını oluşturan memurların zaman alan entegrasyonu, fakir ve orta halli Türkler söz konusu olduğunda tam bir erimeyle sonuçlanmış. İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, son çalışması ‘Mısır’da Türkler ve Kültürel Mirasları’nda, ‘eriyen’ Türklerin iki meşhur temsilcisinden söz ediyor. Biri, Arap dünyasının 20. yüzyıldaki en ünlü şairi, ‘emir-el şu’arâ’ unvanına sahip Ahmed Şevki Bey, diğeri büyük romancı ve entelektüel Yahya Hakkı. Mısır Türklerinin üçüncü nesline mensup olduğu halde çocukluğunda öğrenemediği Türkçeyi ileri yaşlarında, dedesinin toprağında öğrenen Hakkı’nın şu cümlesi, Türk-Mısır kaynaşmasını iyi açıklıyor: “Kendi hayatımı ve eserlerimi düşündüğümde anlamakta zorluk çektiğim şu olmuştu: Yakın Türk aslından olmama rağmen kendimi yoğun olarak Mısır toprağı ve halkı ile iç içe hissetmekteydim. Bu da beni derinden etkilemektedir.”

İhsanoğlu’nun ilginç tespitlerinden biri de, Kafkaslardan getirilen ve sarayda tam bir Türk kültürüyle yetiştirildikten sonra yerli halkın ileri gelenleriyle evlendirilen Çerkez ve Gürcü cariyelerle ilgili. Türk-Osmanlı kültürünü, anneanneler ve anneler aracılığıyla devralan üçüncü neslin kız çocukları dili unutsalar da kültürü yaşatmaya devam etmişler. Şimdilerde manzara biraz daha bulanık; büyüklerden işitilen birkaç sözden, fizikî benzerliklerden, hatta yemek kültüründen çıkardıkları ipuçlarıyla yürüyenler var. İskenderiye’deki Türk Konsolosluğu’nda tanıdığımız Mustafa Fadıl da ninesi Türk olanlardan. Babası Türk, annesi Mısırlı Babaanne, evde hep Türk yemekleri pişirirmiş. O yaşlarda yemeklerin, annesinin yaptıklarından farklı olduğunu ayırt eden Fadıl, tariflerin kaynağını Türkiye’de bulunca gerçeği anlamış. 10 yıldır konsoloslukta çalışan ve sık Türkiye ziyaretleriyle Türkçesini geliştiren Fadıl, “Uçak, İstanbul’a inerken heyecanlanıyorum. Kan çekiyor galiba…” diyor. O, ‘ninem Türk’ deyip de Türkçe konuşabilen nadir Mısırlılardan biri. Tıpkı, İskenderiye Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu Alâ Süleyman gibi.

İskenderiye Kütüphanesi’nde neredeyse fısıltıyla yaptığımız söyleşi, Alâ’nın zayıf Türkçesi yüzünden biraz yorucu olsa da, Arapçayı devreye sokmuyoruz; çünkü o, pek ender bulduğu Türkçe pratik yapma fırsatını değerlendirmek istiyor. Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi’nde okurken, ikinci sınıfta ek ders olarak Türkçeyi seçen ve iki yıllık bir eğitim sonucunda okuma-yazmayı öğrenen Alâ, Ezher Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyesi Abdülaziz Ivadullah’ın İskenderiye’ye taşıdığı yardımcı kitaplardan çok istifade etmiş. Yüksek lisansını Türk Masalları üzerine yapan Alâ, son çevirdiği masaldan çok sevdiği bir cümleyi söylüyor; “Güldükçe yüzünde güller açılan, ağladıkça gözünden inciler dökülen…” Masalların ileride kitaplaşmasını istiyor; ancak Türkiye’ye gelip Türkçesini ilerletmeyi daha çok istiyor. Arkadaşlarının ve hocalarının Türk’e benzettiği Alâ, “Ninemin annesi Türk’müş. Ninem, anneme söylemiş, annem de bana… Bunun dışında bir bilgiye sahip değiliz.” diyor.

ESKİ TÜRKLERDEN KİM KALDI?

Mısır’da hâlihazırda yaşayan padişah, paşa ya da tüccar torunlarının hemen hepsi, izdivaç yoluyla Mısırlılarla akraba… Din farklılığının olmaması ve tarafların birbirlerini yabancı gibi görmemesi evlilikleri kolaylaştırıyor; ancak bir de mecburiyetler var. İskenderiye’de Türk Konsolosluğu’nun karşısındaki apartman dairesinde oturan Ayten Kutay, biri boşanma diğeri vefat yüzünden bitmiş evliliklerinden söz ederken; “Türk erkeği bulabildik mi ki evlenelim.” diyor. Tütün tüccarı babası, 1930 yılında ziyaret ettiği İskenderiye’ye yerleşince, hayata gözlerini, Akdeniz’in karşı kıyısındaki bu şehirde, ‘yarı Türk yarı Mısırlı’ açan Kutay, ‘yarı Mısırlı’ tespitini kabullenmek istemiyor. Doğup büyüdüğü, çocuklarını doğurduğu şehirde, tıpkı yabancılar gibi oturma izniyle yaşamak pahasına Mısır vatandaşlığı almadığına bakılırsa…

Ancak neticede, çocuklarının babası Mısırlı, Arapçayı en az Türkçe kadar güzel konuşuyor ve bundan sonraki hayatını İskenderiye’deki dairesinde sürdürmeye niyetli görünüyor. Koltuğunu, konsolosluğun önündeki bayrağı görecek şekilde yerleştirmiş. Oldukça düzgün bir Türkçeyle eski günlerden söz ediyor: “Babam Türk vatandaşlığını bize kaşıkla yedirdi. Evde Türkçeden başka lisan yasaktı. Türkiye’den Doğan Kardeş dergisi getirtip, evde yüksek sesle okurdu ki, düzgün Türkçe duyalım. Ağabeyim askerliğini Türkiye’de yaptı. Mısır’da ailenin tek erkek çocuğu askerlikten muaf tutuluyordu. Arkadaşları, ‘Gönderme, Mısır vatandaşlığı alsın, burada kalsın.’ dediler; ama o, ‘Katiyen’ dedi, ‘Mısırlılar onu asla Arap saymayacak, askerlik yapmazsa Türkler ters bakacak.’ Hâsılı biz Mısır terbiyesiyle büyümedik.”
Ayten Hanım’ın kızı, oğlu hatta torunu hem Türk hem de Mısır vatandaşı; Mısırlı damadının da anneannesi Türk’müş. Arkadaşları, ‘Öyle olmasaydı kızını vermezdin zaten.’ diyorlarmış. Ancak, üzüldüğü bir konu var ki, çocukları iyi anlamakla beraber Türkçe konuşamıyor. 3,5 yaşındaki torunuyla bir ümit, Türkçe konuşuyor: “Yusuf, pabucu yarım, çık dışarı oynayalım.”

NASIR GELİNCE ATTAN DÜŞMÜŞE DÖNDÜK

Ayten Kutay, İngiliz Koleji mezunu. Beş dilde okuyup yazabiliyor, İngilizcesi ve Arapçası haliyle çok iyi. Üstü açık bir arabada, yanında köpeği, kâh yüzmeye kâh at binmeye gitmeler… Kendi tabiriyle ‘şımarık bir hayat’… Sonra o sayfa kapanıyor. Cemal Abdul Nasır’ın devlet başkanlığına gelmesiyle Türklerin birçoğu ülkeyi terk ediyor. Kalanlar da eskiye kıyasla tecrit edilmiş bir hayat yaşıyor. Çocukken Türk arkadaşları var mıydı, aile gezmeleri, ev oturmaları? Kutay, çocukluk arkadaşlarını hatırlıyor, eski ‘amca’ları… “Babam buraya kozmopolit yapısını sevdiği için yerleşmişti. O yıllarda epeyce bir Türk aile vardı. İş Bankası’ndan Muhittin Bey Amca’yı hatırlıyorum şimdi, Betül Mardin ve rahmetli Arif Mardin çocukluk arkadaşlarımdı. İstanbul’a gidince onlarda kalırım hâlâ. Şimdi benim kadar eski çok az insan var burada.”

Konsolosluk bir ara kapanınca, fahri konsolos gibi çalışmış Kutay. Evini soyunma odası gibi kullanan sporcular mı dersiniz, yağmurlu bir gecede kapısını tıklatıp, Türk akrabasını arayanlar mı? Şimdi, ‘yeni’ Türklerle görüşüyor. Konsoloslukta ve Evyap fabrikasında çalışanların eşleriyle, haftalık, aylık kabul günleri düzenliyorlar.

Biz oradayken, ‘İstanbul yolu göründü.’ diyordu Ayten Hanım. Bir alınacaklar listesi vardı elinde; aralık ayında doğum yapacak kızına loğusa şerbeti -Mısır şerbeti pek ağır oluyormuş, ama İstanbul’dan götürülen loğusa şerbetinin o güne kadar bozulacağından endişe ediyor- bebeği ziyarete gelen komşulara verilmek üzere mavi boncuk -Kapalıçarşı’dan alınacak, yerini biliyor artık- ağabeyi Arif Mardin’i kaybeden Betül Mardin’e başsağlığı… Türkiye’ye inince, pasaport taşımıyormuş yanında, ne öyle yabancılar gibi… Nüfus cüzdanıyla dolaşıyor, hani biri sorsa da gösterse, ‘Ben buralıyım.’ dese… Şimdi bir düşüncesi var; çocuklarına gecekondu olsa bile İstanbul’dan bir ev satın almak. Türkiye’den ayakları kesilmesin diye…

KAVALALI DEDEMİZ OLUR

İskenderiyeli Türklerden biri de Mahmut Çamaşırcı. Onun soyu eskilere, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya dayanıyor. Kavalalı, Mısır’ın babası, bizim ‘dedemiz’. Kahire’yi ziyaret etmiş bir Türk’ün en sık duyacağı isim budur. Oradaki söylenişiyle ‘Muhammed Ali Başa…’ Kahire Kalesi içindeki ülkenin tek ince minareli camii, onun adıyla anılır ve ayaküstü üç beş kelime konuştuğunuz her Mısırlı size onu hatırlatır, tanıyıp tanımadığınızı sorar. Nasıl bir cevap beklediklerini çok geçmeden öğrenirsiniz: ‘Cedduna-dedemiz…’ Mahmut Çamaşırcı’nın Mısır’a ilk gelen dedesi işte bu meşhur adamın yeğeniyle evlenmiş. Soy ağacının tepedeki yapraklarını görebilme mutluluğuna erişmiş herkes gibi Mahmut Bey de evinin duvarlarını, dedelerinin fotoğraflarıyla süslemiş. En başta Kavalalı duruyor, yanında ona damat olan ve esasen Mısır’a Osmanlı tarafından teftiş için gönderilen Hasan Paşa duruyor. İskenderiye’de kadılık yapan Ömer Hafız, 2. Hasan Çamaşırcı ve Mahmut Bey’e adını veren son kuşak dede, üçü de kadılıktan emekli. Ancak baba bir pamuk fabrikasının başına geçmeyi tercih etmiş. Bir de Osmanlı kılıcı asılı duvarda. Kılıcın üzerindeki rozete dikkatimizi çekiyor Çamaşırcı. Savaşan askerin hangi milletten olduğunu gösteren Türk bayrağı, onun gözünde soyunun nereye dayandığına ilişkin sağlam bir delil.

Evde özenle saklanan parçalardan biri de Halife Abdülmecid Efendi’nin ilk dede Hasan Paşa’ya verdiği cam bardak. Sultanın tuğrası ve ‘Padişahım çok yaşa!’ yazısıyla süslenmiş bardağın kısa; ama enteresan bir hikâyesi var. Mısır’a yerleştikten sonra, Mısır âdetlerini benimseyen Hasan Paşa, İstanbul’a, padişah Abdülmecid’i ziyarete gidince farkında olmadan bir hata işler. Sultanın eteğini öpmek yerine elini sıkmaya kalkışır ve haliyle çevredeki askerler kılıçlarını kınlarından çıkarır. Olayı önemsemeyen Abdülmecid, protokol kurallarından bîhaber bu ‘yeni’ Mısırlıyı affetmekle kalmaz, hediye olarak bir cam bardak verilmesini emreder. Mahmut Çamaşırcı’da başka hatıralar da var; bir zamanlar halterde Afrika şampiyonu olmuş bu adam, bir müsabakaya Türk haltercinin de katılacağını öğrenince duygusal davranıp yarışmadan çekiliyor. Kendisinden dinleyelim: “Benim kategorimde Raif Özel vardı; ama benden iki kilo daha zayıftı. Olur ki kazanırım diye müsabakaya girmedim. Sırf o kazansın diye.”

Evyap’ın İskenderiye’deki fabrikasında bilgisayar sistemleri müdürü olarak çalışan Çamaşırcı’nın Türkçesi epey zayıf. Babası güzel Türkçe konuşurmuş; ama anne tarafından Mısırlı olan annesi pek bilmezmiş. Osmanlıca okuyabiliyor ve konuşurken daha ziyade eski kelimeleri kullanıyor. Mesela vaktiyle kız kardeş anlamına gelen hemşire kelimesinin artık doktor yardımcısı için kullanıldığını yeni öğrenmiş. O yine de bu kelimeyi eski anlamıyla kullanmayı tercih ediyor: “İstanbul’a ilk indiğimde öyle hissettim ki herkes benim akrabam. Pasaportuma bakıp ‘Hoş geldiniz’ diyen hanım, sanki hemşirem gibiydi.” Aidiyet sorunu, Türkiye’yi iki kez görmesine rağmen, Çamaşırcı için de geçerli. İskenderiye Kütüphanesinin karşısındaki bir apartman dairesinde yaşıyor; ancak bu güzellik onu mutlu etmeye yetmiyor: “Mısır’ı çok seviyorum; ama canım burada değil. Pencereden bakıyorum, deniz, tarih, bu şehir güzel; ama benim değil. Oysa Türkiye’de her yer benim gibi. Nasıl bir şey bilmiyorum.”

İskenderiye’de, Osmanlı’nın son şeyhülislamı Mustafa Sabri’nin izini sürmeye kalkışanların neyle karşılaşacağını da şimdiden söylemeli. Bülbül sokaktaki villanın kapı zilinde oğlu İbrahim Sabri’nin ismini görürseniz hemen heyecanlanmayın. Bekçi, kapıyı açıp, burada öyle birinin yaşamadığını söyleyecek ve size villanın sahibiyle konuşmanızı tavsiye edecek. Sonuç, vaktiyle İskenderiye Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan İbrahim Sabri Hakk’ın rahmetine kavuşalı çok olmuş, iki kızından birinin Kahire’de yaşadığı biliniyor. Kahire’de 18 milyonun içinde…

İskenderiye Mısırlı Türklerin sayfiye şehri… Ancak hayat Kahire’de… Ulaşım için en uygun vasıta tren. Nil kıyısındaki bereketli tarlaları seyre dalanlar iki saatin sonunda yeniden Kahire’de. Burada iz sürmek daha zor, mazeret daha bol… Metropollere özgü sorunlardan, hayat pahalılığından, komşuluk ilişkilerinin öldüğünden, akraba ziyaretlerinin kesildiğinden, çocuk için tutulan özel hocalara para yetişmediğinden şikâyet ediliyor. Ve bütün bu keşmekeş içinde Kahireli Türklere ulaşmak güçleşiyor.

DEMİREL’E TÜRKÇE SORDU, MÜBAREK TEBRİK ETTİ

Mısır televizyonunda hem spiker hem de muhabir olarak çalışan Sevim Selahattin’le buluşma mekânımızı kararlaştırmak yaklaşık bir hafta sürüyor. Nihayet karar kıldığımız Ramses Hilton’un nargile dumanından ve gürültüden girilmeyen kafesini terk edip kendimizi ordu evinin bahçesine atıyoruz. Sevim Hanım biraz çekingen ve sanki şaşkın. Sebebi sonra anlaşılıyor, şimdiye kadar röportaj yaptığı Türk politikacılardan ya da akademisyenlerden hiçbiri ona ‘Türkçeyi nereden öğrendin?’ diye sormamışken, bir gazeteci kalkıp, hayat hikâyesini dinlemek istiyor. “Demirel cumhurbaşkanlığı döneminde Kahire’ye gelmişti. Basın toplantısında Türkçe sordum. O da Türkçe cevapladı. Hüsnü Mübarek çok memnun olmuş, bana ‘Aslın Türk mü?’ diye sordu ve Demirel’e yaptığım jest için beni tebrik etti. Sonradan hem Demirel’le hem de Abdullah Gül ile Türkçe röportaj yaptım; ama ikisi de bu dili nasıl öğrendiğimi merak etmedi. Konferans için gelen doktorlar da öyle, neredeyse ben onlara soracağım; “Yahu hiç merak etmiyor musunuz, ben kimim, bu dili nasıl konuşuyorum?” Sanki Türkçe de İngilizce kadar yaygın bir dilmiş gibi davranıyorlar.”

Sevim Hanım’ın dedesi (annesinin babası) İhsan Adlı Serter, Üsküdar mutasarrıfı imiş. Cumhuriyetin ilanıyla Mısır’a yerleşme kararı alınca, kendisinden sonra gelen neslin kaderi değişmiş. Selahaddin, tam da yeni bir rejim gelmişken ülke değiştiren dedesini töhmetten kurtarmak istiyor: “Dedem, Atatürk’e karşı değilmiş, hatta onun safındaymış, tafsilatını bilmiyorum; ama annem öyle anlatıyor.” Aslen Selanikli olan annesi Kahire’de doğup büyümesine rağmen Arapça öğrenmeyi ve Mısırlılarla dostluk kurmayı reddetmiş. Mısırlı eşiyle evliliği de uzun sürmemiş. Evde, Mısır radyosunun Türkçe yayın bölümünde ve Türk sefaretinde çalışan ve yalnızca Türklerle görüşen anne İsmet Hanım ve tek kelime Arapça konuşmayan anneanne Naciye Hanım…

Bu ortam, küçük Sevim’e düzgün denilebilecek bir Türkçe kazandırmış; ama aynı zamanda annesinin hatasını fark etmesini sağlamış: “Arapçayı okulda öğrendim, hem de çok iyi öğrendim. Okula gelen bir müfettiş, kitaptan bir parçayı sesli okumamı istedi ve sonra bana dedi ki; ‘Herhalde senin bir yakının Arapça hocası.’ İçimden, ‘Ah bilsen evde kimse Arapça bilmiyor.’ diye geçirdim; ama söylemeye utandım. Annem şimdi mânen çok yorgun ve yalnız. Eskiden tanıdığı Türklerden kimse kalmadı. Arapçayı düzgün öğrenmemenin sıkıntılarını Nasır zamanında yaşamaya başlamıştı aslında. O dönem, yabancı diller yasaklanmıştı ve annem mektup bile atamıyordu. Onu görünce kendime dedim ki, Arapçayı iyi öğrenmelisin. Burada onlarla birlikte yaşıyorsun. Dilini iyi bilmezsen garip kalırsın.” Sevim Hanım’ın iki çocuğu var; Perin ve Ahmet. 18 yaşındaki Perin, Türkçesini internet yoluyla geliştiriyor ve evde annesiyle daima Türkçe konuşuyor; ancak Ahmet, dışarıda daha fazla vakit geçirdiği için Türkçe öğrenemiyor, evde olduğu zaman da İngilizce yayın yapan kanalları izlemeyi tercih ediyor.

ABBAS HİLMİ PAŞA’NIN TORUNU

Telefonun diğer ucunda Prens Abbas Hilmi var. Mısır’da prenslik mi kaldı? Kalmadı; ama o; yani Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın torunu, hâlâ bu unvanı taşıyor. Sesi tereddütlü; “Ben pek interview vermem; ama… Pekâla, görüşelim.” Ertesi gün, Nil kıyısındaki borsa şirketindeyiz. Prens Abbas biraz gecikiyor ve nihayet bir özür cümlesi ve kuru bir selamla karşılıyor bizi. Röportaj vermek istemediğini bir kez daha hatırlatıyor; fakat çaylar içilirken, masanın üzerine bırakılan minik ses alıcısına göz yumuyor. Türkçeyi nasıl öğrendiğini soruyoruz. O, ne de olsa Mısır’ın son kralı Faruk ile aynı soydan geliyor ve Ekmeleddin İhsanoğlu’nun titiz çalışmasında belirttiği üzere Türkçe, Kral Faruk döneminde neredeyse tedavülden kalkıyor. Kimileri, küçük yaşlarda İngilizce, Fransızca ve İtalyanca öğrendiği halde Türkçe öğrenmeyen kralı ‘kendi’ diline ilgisiz kalmakla suçluyor, kimileri de asıl hatayı babası Kral Fuad’da arıyor.

Bu tartışmalar gösteriyor ki, Prens Abbas yalnızca baba tarafına güvenseydi bugün Türkçe konuşamıyor olacaktı. Fakat Türkçe onun için tam anlamıyla ‘ana’ dili. Ana kim? İstanbul’da yaşayan son Osmanlılardan biri; Padişah Abdülmecid Efendi’nin torunu Neslişah Sultan. “Sık sık İstanbul’a giderim.” diyor Abbas Hilmi, “Annemden başka, kardeşim ve akrabalarım da orada. Kendi aramızda Türkçe konuşuruz; fakat çocuklarım İngiltere’de büyüdükleri için maatteessüf, anlıyorlar ama konuşamıyorlar.” Hem Mısır hem de Türkiye vatandaşı olan Prens Abbas da Türk asıllı bir Mısırlıyla evli. İki toplum arasındaki iç içe geçmişliği iki cümleyle özetliyor: “Tarihteki ilk Müslüman Türk devleti Tolunoğulları Mısır’da kuruldu. Burada sadece Osmanlı soyundan değil, Memluklulardan kalan Asyalı Türklerin torunları da yaşıyor.”

İnci Osmanoğlu, soyadıyla müsemma. Ufak bir değişiklikle yalnız, bir Osmanlı kızı… Sultan 2. Abdülhamid’in dördüncü kuşak torunu… Abdülhamid’in kızı Naime Sultan, Gazi Osman Paşa’nın oğluyla evlenince, İnci Hanım’ın babaannesi Adile Osman dünyaya gelmiş. Bir buçuk yıl önce vefat eden baba Kubilay Osmanoğlu, son günlerine kadar, Türkiye’den gelen gazetecileri ve belgeselcileri kabul etmiş. “Babam normal bir hayat yaşadı.” diyor İnci Hanım. Arabasını kendisi kullanan, marketten alışverişini yapıp, kahvede çayını yudumlayan bir padişah torunu. Asıl zorluğu saraydan çıkıp Fransa’ya gitmek zorunda kalan ve ardından Kahire’ye yerleşen babaanne yaşamış. Kahire’de Mısır kralından yakınlık gören ve iki yıl sarayda yaşayan Adile Osman, bir Mısırlı ile evlenip normal bir apartman dairesine yerleşince epey bocalamış. O günlere ilişkin anlatılan hatıra, bugün herkesi gülümsetiyor. Ömrü saraylarda geçen ve hiç ev işi yapmayan babaanne, evdeki ilk yemekten sonra, kirli tabakları ne yapacağını bilemeyerek şöyle diyor: “Atınız tabakları, bundan sonra ne işe yarayacaklar?” Sonra kararından vazgeçtiği ve parfüm sıkılmış bir pamukla tabakları sildiği söyleniyor.

“Siz asıl, Paris’teki halamı görün.” diyor İnci Hanım, “Oturması, konuşması, hayatıyla tam bir hanım sultandır. Ablam da öyledir, sultan havasında yaşar. Ben, babam gibi yaptım, sokağa indim. On yıldır çalışıyorum. Değişik insanlarla buluşuyorum, bir Mısırlı gibi yaşıyorum.” İnci Osmanoğlu, Kahire’nin en büyük seyahat şirketi Emeco’da, kendi deyimiyle ‘büyük müdür’ olarak çalışıyor. Kimi zaman gece yarısına kadar ofiste kaldığı oluyor ve ona göre bu, modern hayatın getirdiği bir zorunluluk. Babasının vefatından sonra İstanbul’daki aile buluşmalarına ara vermesi de, aile tarihiyle ilgili belgeleri bir kitapta toplayamaması da vakitsizlikten. “Bir buçuk senedir babamın dolaplarını açamadım. Çok sayıda kaset, belge ve fotoğraf var. Geriye bir hatıra bırakmak istiyorum; ama çalışırken bu çok zor. İyi bir aileye sahip olduğumuz için fahur oluyoruz; ama bu yemek yedirmez ki bize.”
İnci Hanım, büyük dedesinin prestijinden çocukken de istifade etmiş. İlkokul sıralarında, ‘Abdülhamid’in torunu’ diye parmakla gösterilirmiş. Arkadaşları, ‘Sen padişah torunusun, seninle oynayamayız.’ diye takılırlarmış; ancak o yıllarda, ders kitaplarına giren Osmanlı düşmanlığından da nasibini almış: “Tarih kitapları Filistin siyasetinden dolayı Abdülhamid’i methediyordu; ama ders kitaplarımızda öyle değildi. Hakikati bilmiyorlardı ya da söylemiyorlardı. Onun torunu olduğumu duyanlar, ‘Deden herkesi öldürüyordu.’ diyorlardı; ama hakikaten hiç öyle değildi. Çok iyi bir adamdı.”

DEDEMİN SARAYINA PARAYLA GİRİYORUM

İnci Osmanoğlu, dedelerinden miras, kemerli burnu da gururla taşıyor. İşin açığı, her ne kadar ‘sokağa indim’ dese de tavırlarında Osmanlı sultanlarına has bir incelik var. Babannesinin ve Abdülhamid’in kızı olan büyük ninesinin fotoğraflarına bakarken iç geçiriyormuş: “Şimdi sarayda olsaydık nasıl olurdu diye hayal kurarım. Ben de bir hanım sultan olsam. Ne rahat ne rahat…” Oysa şimdi, fotoğraflara baka baka, babasından dinleye dinleye ezberlediği mekânları ‘bir ecnebi turist’ gibi parayla ziyaret edebiliyor. Kubilay Bey de annesinin Yıldız Sarayı’nda sergilenen elbisesini görmek için para ödemiş. Ne hazin! Tıpkı, İnci Osmanoğlu ve ablası Şehnaz’ın Türkiye pasaportlarına yeni kavuşması gibi…
Çok arzu etmesine rağmen, Türkiye’yi hiç göremeden vefat eden bir babaannenin torunu oldukları düşünülürse gelinen noktanın hiç fena olmadığı söylenebilir. Ancak, İnci Hanım Türk vatandaşlığına kabul edilmelerinin bu kadar zaman almasına yine de anlam veremiyor: “Babam öldükten bir ay sonra Türk gazeteciler röportaj için geldiler, ‘Bir arzunuz var mı?’ diye sordular. Ben de dedim ki, ‘Babam epeyce Türk idi, ben de İnşallah Türk kalabilirim, vatandaş olabilirim.’ Altı ay sonra kabul edildim. Ablam on yıldır bekliyordu, o da artık Türk vatandaşı.” İnci Osmanoğlu, babasının, aile tarihi hakkında sınavdan geçirdiği ve olumlu not verdiği Mısırlı bir doktorla evli. Kızı Ferah 13 yaşında. Evde İngilizce ve Arapça konuşuluyor. Türkçe yalnızca anne-kız arasında… Türkiye Büyükelçiliği’nde çalışan kardeşi Ahmet Orhan ise neredeyse Türkçe bilmiyor. İnci Hanım en çok da yeğeni küçük Kubilay için endişeleniyor: “Rahmetli babam çok güzel konuşurdu, annem Ankaralı zaten. Ancak Ahmet’in oğlunun Türkçe öğrenememe ihtimali üzücü. Böyle olmamalı. O bir Osmanoğlu.” İnci Hanım’ın annesi, Mısır’a, paşa dedelerinden kalma mirasın akıbetini araştırmaya gelmiş ve Kubilay Bey’le tanışınca dönememiş. “Annemle Kahire’ye geldiğimde 18 yaşındaydım.” diyor Gönül Hanım ve gülerek devam ediyor; “Annem avukattı, vakıflarımızın peşine düşmüştü. Onlardan bir netice alamadık; ama ben vakıf olup burada kaldım.”

MEHMET ALİ PAŞA MÜZESİ KURMAK İSTİYORUM

Mısırlı yayıncı Macit Farak, Mehmet Ali Paşa dönemi üzerine uzmanlaşmış bir tarihçi. Ancak ona sadece uzman demek az olur. Oğlunun ismini Muhammed Ali koyacak kadar tutkun Kavalalı’ya. Mehmet Ali Paşa’nın Mısır yönetimine gelişinin 200. yılının törenlerle kutlanmasını isteyince ortalık karışmış. Paşa’nın torunlarından Yasmin Hanım ve bir grup gazeteciyle Kahire Kalesi içindeki mezara çiçek koyma teşebbüsleri de polis tarafından engellenmiş. Fakat geçen sene İskenderiye Kütüphanesi’nde bir Mehmet Ali Paşa paneli düzenlendiğine bakılırsa, yazdığı makaleler ve basın desteği işe yaramış görünüyor.
Uzunca bir dönem çıkardığı Osmanlı dergisini yorulduğu için bırakan Farak’ın şimdiki hedefi Mehmet Ali dönemine ait belgelerin, fotoğrafların ve objelerin sergileneceği bir müze kurmak. İstanbul’da Ekmeleddin İhsanoğlu ile görüşen ve padişahın o dönemde Mısır’da çektirdiği fotoğrafları isteyen tarihçi, fotoğrafların birer kopyasını bile alamadan dönünce epey üzülmüş. Kavalalı dönemi için ‘Mısır tarihinin kayıp halkası’ diyen Farak, belgelerin kasıtlı olarak yok edildiğine inanıyor: “1952’den sonra gelen hükümetler o dönemi kötülediler. İyi noktaları kapattılar. En büyük emelim Mısırlıların tarihiyle barışması. Ninemin annesi sadece Türkçe bilirdi. Bununla da övünürüz; ancak elli sene boyunca iki ülke arasındaki alâka tamamen kesildi. Birbirini tanıyan nesil öldü. Büyük ninemin akrabaları şimdi nerede ne iş yapar hiç bilmiyoruz.”
* * *
İskenderiye’deki evyap fabrikası’nda bilgisayar mühendisi olarak çalışan Mahmut Çamaşırcı’nın soyu Kavalalı’ya dayanıyor. Çamaşırcı, “Kendimi Türkiye’ye ait hissediyorum.” diyor.
* * *
Borsa şirketi yöneticisi prens Abbas Hilmi, dedesi Hidiv Abbas ile aynı adı taşıyor. Fotoğraf çektirmek istemeyen prensin annesi de Abdülmecid’in torunu neslişah sultan.
AKSİYON

No_Name
28-03-2009, 13:48
Bahriye Üçok - (06.10.1990)
Postayla Gelen Ölüm:
Bahriye Üçok

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990'da Ankara'daki evine gönderilen bir kitabın içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.

İslam dininin yanlış yorumlandığını söyleyerek karşı çıkan Üçok, oruç tutmanın zorunlu olmadığını, İslam'da başörtüsü kavramının bulunmadığını konuşmalarında vurguluyordu.

Olaydan bir gün sonra polisin yaptığı araştırma sonucu, bombalı kitabın İstanbul'da Ekspres Kargo Perşembe Pazarı Şubesi'nden postalandığı ortaya çıktı. Şirketin teslim alma bölümünde görevli olan ve paketi teslim edenleri gören görevli Gülay Calap, ifadesinde zanlıların eşkallerini tarif etti ve kayıplara karıştı.

Calap, daha sonra İzmir'de yasadışı Türkiye Devrimci Halk Partisi'nin bölge sorumlusu olarak yakalandı. Ancak Üçok cinayetiyle ilgili umut olarak görülen Calap, yakalandıktan sonra verdiği ifadede bombalı paketi getirenleri tanımadığını söyledi.

Soruşturmanın ilk adımlarında, NATO menşeli olarak açıklanan patlayıcının cinsi sonradan yapılan açıklamalarda Ortadoğu kökenli örgütlerin kullandığı Çekoslovak malı C - 4 olarak değiştirildi.

Dokuz yıl boyunca diğer faili meçhul cinayetlerle birlikte aydınlatılamayan Bahriye Üçok cinayeti dosyası, 1999 Eylül ayında tekrar açıldı. Dönemin Ankara Emniyet Müdür Vekili Kemal İskender'in koordinatörlüğünde faili meçhul kalan olayların aydınlatılmasıyla ilgili "Faili Meçhul Olayları Analiz Birimi" adı verilen özel bir birim kuruldu.

Mayıs 2000'de Mumcu cinayetiyle ilgili başlatılan Umut operasyonu kapsamında ortaya çıkan ipuçları, Bahriye Üçok cinayetinin çözümüyle ilgili umut ışığı oldu.

Kışlalı cinayetinin çözümünde de ipucu olan zanlıların ifadeleri üzerinde yoğunlaşan polis, Üçok cinayetini çözmek için araştırma yapmaya başladı.

Soruşturmayı yürüten Ankara DGM Savcısı Hamza Keleş, Üçok cinayetinin de diğer faili meçhullere ilişkin olarak da zanlıların sorgulandığını söyledi.

İlk ipucu
Umut operasyonu sürerken Hizbullah örgütü üyelerini sorgulayan polis, Muammer Aksoy ve Üçok cinayetiyle ilgili önemli ipuçlarına ulaştı. Örgüt üyelerinin sorguları sonucunda İslami Hareket ve Mumcu eylem grubunun dışında "Kayserililer Grubu" adıyla yeni bir eylem grubunun varlığı ortaya çıktı.

Mumcu suikastıyla ilgili tutuklanan Mehmet Şahin, ifadesinde bombalı paketin patlamasıyla yaşamını yitiren Üçok'a gönderilen bombalı kitabı Ankara'da gördüğünü söyledi.

16 Mayıs 2000'de Ankara Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin, gözaltında tutulan Hasan Kılıç, Necdet Yüksel, Ferhan Özmen adlı kişileri sorgulaması sonucu Üçok'a yapılan saldırı da aydınlatıldı.

Bir üst düzey yetkili, Üçok cinayetinin faillerinin belirlendiğini doğruladı. Konunun yine İran bağlantılı olduğunu belirten yetkili, yakalanan kişilerin olup olmadığı konusunda, "Biraz daha sabredin. Her şey ortaya çıkacak, bizi takip etmeye devam edin" diye konuştu.

Failler gözaltında
17 Mayıs'ta Umut operasyonu kapsamında Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde gözaltında tutulan "Kudüs Komandoları" üyesi Necdet Yüksel ve Ferhan Özmen'in sorgulanmaları sonucu, Üçok'a yapılan bombalı saldırının failleri ortaya çıkarıldı.

Olayla ilgisi olduğu bildirilen biri Ankara dışında olmak üzere, üç kişi 16 Mayıs gecesi yakalandı. Bilal Yurt, Celal Aytufan ve Mehmet Gürova adlı zanlıların yakalanmasının ardından, polis 17 Mayıs sabaha karşı da Mustafa Koca'yı ele geçirdi.

Emniyet yetkilileri, gözaltına alınan bu kişilerin sorgulanması sonucu olayla ilgili yeni isimlerin belirlendiğini, bu kişilerin yakalanması için geniş çaplı operasyonların sürdüğünü bildirdi.

18 Mayıs'ta Ankara Emniyet Müdürlüğü yetkilileri, Üçok cinayetiyle ilgili aralarında Mehmet Kasap'ın da bulunduğu beş kişinin gözaltında olduğu bildirdi. Bir operasyonda yakalanan Mehmet Kasap'ın Üçok cinayetiyle ilgili olmadığını, ancak gözaltına bulunan diğer zanlılarla ilişkisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındığını kaydetti.

Parmak izi örtüştü
19 Mayıs'ta Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde gözaltında bulunan "Tekin" kod adlı Ferhan Özmen'in parmak izi Üçok'un öldürülmesi olayında kullanılan pakette tespit edilen parmak iziyle örtüştü. Bu bulgu üzerine tekrar sorguya alınan Özmen, cinayeti ayrıntılarıyla anlatırken, cinayetle bağlantısı olan ve bu olayda kendisini yönlendirenle yardımcı olanların isimlerini verdi.

Emniyet yetkilileri, Üçok cinayetiyle ilgili tüm detayların ortaya çıkarıldığını, ancak olayla ilgili bazı kişilerin firarda olduğunu, bu kişilerin yakalanması için çalışıldığını kaydetti.

No_Name
28-03-2009, 13:48
Banu Avar
Banu Avar, BBC Türkçe Yayınlar Bölümü’nde programcı ve spiker olarak çalışırken (1984-1991) TRT’nin Londra muhabirliğini yaptı. Mehmet Ali Birand’ın yönettiği 32. Gün’ün Londra muhabirliğini üstlendi (1980-1981). BBC’nin ve Discovery Channel’ın "I, Ceasar", "Crimean War", "The Great Game" ve "Troy" belgesellerinin Türkiye prodüktörlüğünü yaptı. Azerbaycan Devlet Kanalı’nda birçok kez gösterime giren "Aliyev" ve Makedonca’ya çevrilen "Ohri, Güzel Ohri"nin dışında "Bir Zamanlar Kıbrıs’ta", "Devlerin Savaş Alanı Afganistan" ve "Türkiye Sevdalıları" gibi 30’dan fazla belgesel gerçekleştirdi. Hazırlayıp sunduğu "Sınırlar Arasında" programı haziran 2004’ten itibaren TRT 1’de yayınlanmaya başlandı.

ESERİ

Sınırlar Arasında, Hüznün Toprağı Balkanlar'dan Geleceğin Gücü Avrasya'ya
Nisan 2006
Doğan Kitap

No_Name
28-03-2009, 13:48
Banu Alkan
Banu Alkan , 1958 Yugoslavya doğumlu Türk sinema sanatçısı ve şarkıcı. 1975’te başladığı oyunculuk kariyeri boyunca onlarla filmde rol almıştır. Türk sinemasının “Afrodit”i olarak bilinir.

Banu Alkan, 1 Nisan 1958’de Yugoslavya’nın Dubrovnik kentinde dünyaya geldi. Gerçek adının Remka Atik, Renka Bronkavi ya da Renka Rebroyna olduğu sanılmaktadır. Annesi Cana ve babası Müsliya ‘nın üçüncü çocuğuydu. Ailesiyle birlikte 1966 yılının Aralık ayında Balkanlardan Türkiye’ye göç etti. Türk vatandaşı oldu, genç kızlığı Kartal’da geçti. Kartal Maltepe Lisesi’nde okudu. 16 yaşındayken bir derginin yarışmasına katıldı ve ünlü olma yolunda ilk adımı attı. Henüz 18 yaşındayken LCC Mankenlik Okulu’na girdi, oradan da Vakko’nun mankenlik okuluna geçti. Bu okullardan mezun olmasıyla birlite diplomalı bir fotomodel oldu. Bu yıllarda oynadığı bir sabun reklamından sonra Alkan, Memduh Ün’ün dikkatini çekti ve sözleşme imzaladılar. Alkan, o yıllarda da hayatın farkında olduğunu ve yılların ondan fikirsel anlamda birşey götürmediğini söylemişti.
Sanatçı, 17 yaşındayken evli ve zengin bir işadamı olan Gürbüz Hanif’le birlikte olmaya başladı. 20 yıla yakın süren bu ilişki, Hanif’e kanser teşhisi konmasından kısa bir süre sonra ölmesiyle sona erdi. Alkan bu 20 yıl boyunca oldukça rahat bir hayat yaşamıştı.

Alkan’ın rol adlığı filmler sırasıyla; İsyan (1975), Taksi Şoförü (1976), Akrep Yuvası (1977), Vurun Beni Öldürün (1980), Ağla Gözlerim (1981), Günah Defteri (1981), Ben de Özledim (1981), Nikah Masası (1982), Aşkların En Güzeli (1982), İlişki (1983), Bataklıkta Bir Gül (1983), Gecelerin Kadını (1983), Kadınca (1984), Sokaktan Gelen Kadın (1984), Kızgın Güneş (1984), Arzu (1985), Katiller De Ağlar (1985), Bu İkiliye Dikkat (1985), Sarı Bela (1985), Mavi Yolculuk (1986), Seviyorum (1986), Afrodit (1987), Güneşten De Sıcak / Sarı Güneş (1987), Yaşamak (1988) ve Vahşi Ve Güzel (1989) idi.

Banu Alkan, 1989 yılında çektiği son filminden sonra uzun bir süre ortada görünmedi. 1998 yılında, “Neremi” adlı bir albüm çıkartarak gündeme oturdu. Oyuncunun şarkısı, sesi ve yorumu uzun süre eleştirildi ve ilgi odağı oldu. Alkan, 2001 yılında “Tuzu Kurular” ve 2005 yılında da “Kızma Birader” isimli televizyon dizilerinde oynadı.

Banu Alkan, 2004 yılında bir çiftlik evinde geçen “Ünlüler Çiftliği” adlı televizyon programına katıldı. Program, ünlüler arasında çıkan şiddetli tartışmalar nedeniyle uzun sire gündemde kaldı.

Bunun yanında Alkan, son yıllarda adından uzun süredir birlikte olduğu Murat Taşdemir’le olan ilişkisiyle söz ettirmeye başladı. Yaklaşık 10 yıldır beraber olan çift, bir televizyon programı için birlikte bir eve kapatıldı. Taşdemir’in Alkan’a sürekli hakaret etmesi hatta tokat atması kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Kadın kuruluşları bu olaya tepki gösterdi. 2005 yılında Taşdemir, Arzu Altay’la evlendi. Bu olayın üzerine çıkan Alkan – Taşdemir arası sözlü sataşmalar sürekli ekranlara yansıdı.

Banu Alkan, 1975 – 1989 yılları arasında çektiği filmlerle de, çıkardığı albümle de adından sürekli söz ettirmeyi başaran bir isimdir. “Afrodit” lakaplı sanatçı, her zaman olumlu tepki toplamasa da sürekli gündemde kalmayı başarmaktadır. Sinema kariyerine son veren sanatçı, Türk sinemasının unutulmaz isimleri arasında olmayı sürdürüyor.

No_Name
28-03-2009, 13:48
Behice Boran ( 1910)- (1987)
1910 yılında Bursa’da doğdu.Behice Boran, ortaöğrenimini Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde, yükseköğrenimini Amerika’da tamamladı. Ülkeye döndüğünde sosyoloji öğretmenliği yaptı. 1939 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Sosyoloji Bölümü’ne doçent olarak atandı. 1948 yılında kürsülerin kaldırılması nedeniyle öğretim üyeliğinden ayrılmak zorunda kaldı. 1950 yılında kurucusu ve başkanı oldağu Barışseverler Cemiyeti’nin yayınladığı Kore Savaşı’na karşı bir bildiriden dolayı 15 ay hapis cezası aldı. Türkiye Komünist Partisi ile ilgili davadan da 1953 yılında 3 ay tutuklu kaldı. 1962’de Türkiye İşçi Partisi’ne üye olan Boran, 1965 seçimlerinde Urfa’dan milletvekili seçilerek parlemantoya girdi. Birkaç dönem Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’yi temsil etti. Behice Boran, parti içerisinde Genel Başkan Mehmet Ali Aybar’a karşı tavır aldı. Parti içi hizipleşmelerde aktif rol alan Behice Boran TİP’in 1970 yılındaki 4. Kurultayı’nda Genel Başkan seçildi.

12 Mart’dan sonra tutuklanarak 15 yıl hüküm giydi. 1974’de af yasasında yapılan düzenleme ile serbest bırakıldı. Daha sonra yeniden kurulan TİP’in başına geçti. Parti içindeki görüş ayrılıkları ve hizipleşmeler yeni dönemde de varlığını sürdürdü. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra partinin kapatılması üzerine Behice Boran yurtdışına çıktı. Yurtdışında çeşitli çabalar içerisinde olduysa da, TİP’i parçalanma ve dağılmaktan kurtaramadı. Yurtdışında TKP ile TİP’in birleşmesi çalışmalarında da yeralan Boran, iki partinin yetkili kurullarının birleşme kararını açıklamalarından iki gün sonra öldü. (1987) Boran’ın cenazesi Türkiye’ye getirildi ve TBMM’de düzenlenen bir törenle toprağa verildi.

ESERLERİ

Savunma
Behice Boran
Sosyalist Yayınları / Türkiye Sosyalist Hareketi Tarih Dizisi / Belgeler

"Kurtuluş mücadele ile sağlanır
boyun eğerek değil.
Kurtuluş tek tek olmayacaktır
Hep birlikte kurtulacağız
Hep birlikte mücadele edeceğiz
Hep birlikte kazanacağız"
(...)
"Selam olsun Türkiye'nin ve dünyanın aydınlık geleceğine."

No_Name
28-03-2009, 13:48
Bejan Matur ( 14.09.1968)
14 Eylül 1968 tarihinde Maraş'ın Pazarcık ilçesi Maksutuşağı köyünde doğdu. Ortaokul ve liseyi Antep'te okudu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

Şiirleri Adam Sanat, Defter, Ekin Belleten ve Yazıt dergilerinde yayımlandı.

Mutsuz kraliçe

Etekleri buz tutmuş
O mutsuz kraliçe
Artık inanmıyor
Gözün büyüsüne

Günlerdir beklediği ses
Gizlenmiş tepelerin ötesine

Arasıra buluşup
Kervanların sığacağı darlıktaki
Sokaklardan sözeden adam artık yok
Anlayan yok
Baharat satılan hanların
Kokulu yalnızlığından

Bir ses bekliyor ısrarla
İnce parmaklı tütün kokusundan

Ormanda fısıldayan
Güz kadar yaşlı kralice
Dökülüyor
Buzdan ve siyah eteğiyle

Rüzgar Dolu Konaklar-Metis Edebiyat

No_Name
28-03-2009, 13:48
Belgin Doruk ( 1936)
1936 yılında Ankara’da doğdu. Bir derginin açtığı yarışmayla (Yıldız) sinemaya
başladı (1952). Çakırcalı'nın Definesi ilk filmi oldu. Küçükhanım Efendi
dizileriyle ün yaptı. Yönetmen Faruk Kenç'le evlenip ayrıldı. Ve yapımcı
Özdemir Birsel'le evlendi.

Önemli filmleri: Samanyolu (Nevzat Pesen), Kırık Hayatlar (Halit Refiğ),
Suçlular Aramızda (Metin Erksan), Duvarların Ötesi (Orhan Elmas), Aşk ve Kin
(Turgut Demirağ).

No_Name
28-03-2009, 13:49
Belkıs Çabuk

Irak Kadın Hakları Örgütü Başkanı
Eski Geçici Konsey üyesi Songül Çabuk’un kardeşi.
Belkıs Çabuk, Irak seçimlerinin hiç bir şekilde demokratik olmadığını belirterek, BM ve Adalet Divanı’na şikayette bulunacaklarını belirtti.

No_Name
28-03-2009, 13:49
Benazir Butto
Benazir Butto, 21 Haziran 1953 tarihinde Pakistan’ın Karaçi şehrinde doğdu. Eski Pakistan başbakanı. Zülfikar Ali Butto'nun kızı. 1988'de seçimleri kazanarak başbakan oldu. 20 ay kadar sonra, askeri güçlerin desteğindeki devlet başkanı Gulam İshak Han tarafından yeni seçimlere gidileceği gerekçesiyle devrildi. 1993'de tekrar seçildi fakat üç yıl sonra, politik skandallar arasında görevden alındı. 2007 yılında sürgünden Pakistan’a dönerek yeniden siyasi hayata girdi.Ancak düzenlenen bir suikastla öldürüldü.
X

Hakkında yazılanlar

Benazir / Başörtünün İç Yüzü Laurence Gourret Milliyet Yayınları

Batı dünyasında hayranlık uyandıran, çağdaşlığı dolayısıyla övgüler alan, Zülfikar Ali Bhutto'nun kızı Benazir, 1988'de iktidarar geldiği zaman, bir İslam cumhuriyetinde demokrasiye ve kadın haklarının kazanılmasına dönüşün kahramanı olarak karşılanmıştı. Ama büyüleyici, heyecan uyandıran ve kurnaz Benazir, yaklaşık on yıl sonra, cinatetle suçlanan kocası ile politika arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı... Elinizdeki kitabın, siyasi, sosyal, ekonomikl sorunlar veya dinin sömürülmesi gibi birçok açıdan bakıldığında, Pakistan gerçekleri ile günümüz Türkiye'sinde yaşanan sorunlar arasındaki ortak noktaları yakalamanıza yardımcı olacağına inanıyoruz.

No_Name
28-03-2009, 13:50
Bergen Sarılmışer
Kezzap dökülerek gözü kör edildi. "Acıların kadını" olarak bilindi. Asıl adı Belgin Sarılmışer idi. Tarsus'ta öldürüldü.

No_Name
28-03-2009, 13:50
Betül Mardin
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve BBC Televizyon kursu mezunudur. 1956 yılından itibaren basın, tiyatro, sinema ve televizyonda çalışan Betül Mardin, 1968 yılında çalışmaya başladığı halkla ilişkiler dalında yerel ve uluslararası alanda birçok ödül kazandı.

Uzun yıllar beş yıldızlı otellerin halkla ilişkiler danışmanlığını yapan Betül Mardin, turizm sektöründe halkla ilişkilerin yerleşmesine önemli katkıda bulundu.

1987 yılında Nilgün Pirinççioğlu, Canan Bengisarp, Cemal Noyan ve Cemal Karman ile İ.M.A.G.E Halkla İlişkileri, kuran Mardin bu şirketin başkanlık görevini halen devam ettiriyor. İngilizce ve Fransızca bilen Betül Mardin'in Haldun Dormen'den Ömer adında bir oğlu var.

No_Name
28-03-2009, 13:52
Beyza Güdücü ( 04.12.1973)
4 Aralık 1973, Edirne doğumlu olan Beyza Güdücü, 1991 yılında Özel Ortadoğu Lisesi'nden mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümü'nün ardından, halen İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisidir.Ekim 1991- Haziran 1992 tarihleri arasında, Viki- Promay Ltd.Şti., Ankara 'da, özel televizyon kanalları için çeviri ve dublaj yaptı. Haziran 1992- Haziran 1995 döneminde, Ankara TRT'de, Seynan Levent' in hazırlayıp sunduğu 'Akşama Doğru' programında yapım yardımcılığı ve çevirmenlik; 'Yaşasın Sanat' programında yapım yardımcılığı; 'Nüans' müzik-magazin programında ve 'Mavi Kuşak' adlı belgeselde sunuculuk ve metin yazarlığı yaptı. Eylül 1995- Ekim 1996 sürecinde, İnterstar Haber Merkezi, İstanbul'da, ana haber ve gece haberleri sunumunu üstlendi. Ana haber spikerliğinin ardından, Manço Sanat Eserleri Üretim ve Pazarlama Tic.Ltd.Şti., İstanbul'da, Barış Manço' nun hazırlayıp sunduğu 'Dönence' adlı programda, haber araştırma, metin yazarlığı, seslendirme ve sunuculuk görevlerini üstlendi. Özel haberler hazırladı. Şubat 1997- Şubat 1999 yıllarında, TGRT Haber Merkezi, İstanbul'da gece haberleri sunumunu aralıksız yürüttü. Haftasonları ana haber sunumunu üstlendi. Bu süre zarfında, ana haber bülteni için özel haber dosyaları hazırladı. Kosova' da savaşın son döneminde muhabirlik yaptı. Mart 1999 itibariyle, kendi yapım şirketi ARK Film Ltd. aracılığıyla, Nar-ı Beyza adlı uluslararası haber-belgeselin yapım-yönetim ve sunumunu yürütmektedir. Program TGRT' de 13, SHOW Tv' de 26, toplam 39 bölüm olarak yayınlanmıştır. Nar-ı Beyza çekimleri kapsamında, 50 ülke ve 250 civarında bölgede çalışılmıştır. Programda, Sibirya'dan Gana'ya, Nepal'den Fas'a dek dünya uluslarının farklı yaşam biçimleri ekrana taşınmaktadır. Nar-ı Beyza farklı kurumlarca ödüllendirilmiş, 2000 Türk Dünyasına Hizmet Ödülü'ne layık görülmüştür.

Beyza Güdücü, 1997- 1998 yıllarında Milliyet Dergi Grubu' na bağlı 'Yaşasın Edebiyat' dergisinin yazı kurulunda yer almış; aynı dergide edebi söyleşileri, öykü ve şiirleri yayımlanmıştır.

1998- 1999 yıllarında Tolstoy' un 'Calendar of Wisdom' adlı son yapıtını Türkçe' ye kazandırmıştır. 'Bilgelik Takvimi' adlı kitabın ikinci dünya dili çevirisi böylece Türkçe olmuştur. "Aşkın Bir Rengi Varsa Narçiçeği Olmalı" adlı ilk kitabı, Ocak 2003'te yayınlanmıştır. Yayına hazırlanan gezi kitapları mevcuttur.

Beyza Güdücü, çok iyi düzeyde İngilizce, Almanca, biraz Arapça ve anlaşabilecek düzeyde farklı dünya dilleri eğitim ve bilgisine sahiptir.

No_Name
28-03-2009, 13:53
Birsen Karaca
HAKKINDA YAZILANLAR

Ermenice bilen tek Türk
Muhsin Öztürk
Aksiyon Sayı: 633 - 22.01.2007

Ermeni Soykırımı kavramıyla bu kadar yüzyüze gelen Türkiye’de Doğu Ermenice’yi bilen tek bir akademisyen olması ilginç değil mi? Doç. Birsen Karaca Aksiyon’a konuştu.

Bazı kitapları birkaç kişinin yazması muhtemel olsa bile aslında onu sadece bir kişi yazmalıdır veya yazabilir. O sebepledir ki, önemli görevlerde bulunmuş siyasilerin hatıralarını yazmasını bekleriz, çünkü yegâne tanık odur. Habere konu ettiğimiz kitap ve yazar bu çerçevede değerlendirilebilir. Doğu Ermeniceyi bilen tek Türk olsaydınız, yaklaşık 10 yıldır teorisi ve ‘edebiyatı’ ile meseleyle içli dışlı bulunsaydınız Sözde Ermeni Soykırımı Projesi (Say) kitabını da siz yazmış olurdunuz, yazdığınıza da değerdi. O şans Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Birsen Karaca’ya ait.

Ermenilerin soykırım tarihi olarak ilân ettikleri 24 Nisan 1915’in her yıl dönümünde pek çok ülkede gösterilen Anne (Henri Verneuil), Ağrı Dağı (Atom Egoyan) ve Sason’un Oğulları (Sarky Mouradian) filmlerine dayanarak toplumsal hafızanın nasıl inşa edildiğini konu ediyor. Karaca’nın büyük çoğunluğunu Ermeni kaynaklarından yararlanarak yazdığı kitap, ‘yeniden bellek inşa etme’ gibi teorik temel dayansa da Ermeni Meselesi ile ilgili en farklı ve çarpıcı çalışmalardan biri olmaya aday. Her gün bir ülkenin Ermeni soykırımını bilmem kaçıncı sefer kabul ettiği haberleriyle uyanan Türkiye’nin Ermeniceyi bilen ve tarihle meşgul uzmanlarından mahrum olması ayrıca düşündürücü bir durum. Karaca’nın konuya edebiyat ve sanat üzerinden yaklaşması, Ermenilerin kendi içlerinde sürdürdükleri tartışmaları yakından izleyebilmesi tarihî ve siyasî yaklaşımların ötesinde farklı bir çalışmayı doğuruyor. Birsen Karaca’nın on yıl önce başlayan Ermenice macerası ise kitap kadar önemli ve izlenmeye değer.

Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümünde yüksek lisans öğrencisi iken gelen bir öneriyle Moskova Devlet Üniversitesi’nde Ermenice okuma fırsatı doğduğunda, işin yurtdışında gerçekleşiyor olması, ikinci dil fırsatı, Rusçayı ilerletme gibi nedenlerle bu maceraya atılır. Kafasında ne Ermeni Meselesi ile ilgili bir eksikliği kapatmak ne de Ermeniceye karşı eski bir merak söz konusudur. “İki sene önce Ermeniceyi öğreneceğim söylenseydi inanmazdım.” diyor. Birsen Karaca, Moskova’da eğitime başladığında sadece Türklerin değil Ermenilerin dışında diğer milletlerin de bu dile merak sarmadığını, son on yıl içinde Moskova Devlet Üniversitesi’ne Ermenice öğrenmek için başvuran tek öğrenci olduğunu fark ettiğinde daha iyi anlar.

Aksilikler de, sürprizler de Moskova’ya ayak bastığı anda başlar. Karşılayacak kişi gelmez, ama bir şekilde soluğu Türk büyükelçiliğinde almak suretiyle okul, yurt vs işlerini düzene sokar. Öğrencilik başlamıştır başlamasına da, kendisi için tayin edilen hoca uzun bir süre ortalıkta gözükmez. Derse gelmemek, telefonlara çıkmamak gibi birtakım direnmeler sonrasında Karaca’nın da ısrarıyla, dersin iptali için türlü yolu deneyen hoca ile gönülsüzce de olsa dersler başlar.

SANATA SİYASET BULAŞMASIN

Moskova’da bulunduğu 3 yıl içinde 5-6 hoca değiştirecek, bir kısmından düşmanlık bir kısmından da dostluk görecektir. İçlerinde Türkiye’ye karşı çok büyük sempati duyanlar da vardır. Kocasının çocuklarıyla birlikte yüzüstü bıraktığı bir Ermeni Hanım, bir Türk’e ders verdiği sebebiyle Ermeni Okulundan ‘işine son veririz’ tehdidi almasına rağmen derse devam eder, bir süre sonra tehdidin boş olmadığını görür. Bir başka işe son verme kararı ise uğradığı fizikî şiddet sonrasında üniversite yönetimince hoca aleyhine alınır. Hocasız kaldığı bir zamanda Moskova Ermeni Komitesi’ne başvurarak bütün inatçılığıyla ‘Ermenice öğretmek sizin göreviniz’ diyerek manevi baskı yapmaktan geri kalmaz. Üstelik bir şartı da vardır. “Hayata çok dar ve katı bakıyorlar. Lütfen 40 yaşının üstünde olmasın.”

Birsen Karaca hem Ermeniceyi hem de Rusçayı ‘intihal’ vakalarını tespit edecek kadar iyi beller. Ünlü bir Rus eleştirmeni ve edebiyatçısının Ermeniceden yaptığını söylediği çevirilerinin aslında Ermeni danışmanlarca gerçekleştirildiğini öğrendiğinde ve tezinde işlemek istediğinde onu seven bir Rus büyüğünce ‘insan durması gerektiği yeri de bilmeli ki, hayat devam etsin’ mealinde bir nasihat alır. Böyle bir skandalı Türk öğrencinin tespit etmesi kimsenin hoşuna gitmeyecektir zira.

Birsen Karaca’nın Ermeni sorunuyla tanışması, öğrenmesi, kendince bir tür savunma mekanizması geliştirmesi Moskova günlerinde gerçekleşir. Özenle işlediği ders notlarını tekrar incelediğinde ilk hocasının kendisine daha 3. derste diaspora sözcüğünü öğrettiğini görecektir. Üstelik bu hocasıyla hiçbir zaman siyasî ve tarihî bir Ermeni sorunu konuşması dahi olmamıştır. Türkiye’de kutlamadığı coşkunlukta ve sadelikte bütün 23 Nisan Çocuk ve Egemenlik Bayramları’nı kutlamayı ihmal etmez. Şöyle ki; bir gün hocası 24 Nisan’da ders yapılmayacağını çünkü o gün Türk Büyükelçiliği önünde Ermeni soykırımını protesto ediyor olacağını söyler. Karaca’nın sonraki yıllarda hiç atlamadan uygulayacağı tepkisi o anda gelişir. “Bizim de 23 Nisan bayramımız var, bir gün önce de ben yokum.”

Bu üç yıl böyle devam eder. Kaldığı yurttaki Ermeni komşusunun çocuklarına yedirmediğini kendisiyle paylaşması, yiyecek ihtiyacı hâsıl olduğunda kilometrelerce uzaklıktaki tek Türk markalı yiyeceklerin satıldığı Ermeni marketlerine gitmesi ayrıca hafızasında yer eder. Dolayısıyla Birsen Karaca’nın Ermenice öğrenme serüveninden geriye kalan tek bir Ermeni imajı yoktur. “Ben size sadece Moskova’da yaşadığım olayları tek taraflı anlatsaydım kafanızda Ermeni imgesi nasıl olurdu? Kitabımda sadece kötüleme ve yargı yoluna gitseydim okurun kafasında oluşacak Ermeni imgesi nasıl olurdu? O zaman koskocaman halkı haksız yere töhmet altında bırakıyorsunuz.” Bu bakış açısı önemli; çünkü Karaca sözde Ermeni soykırımının yanlışlıklarını anlatırken bilindik tartışmalar üzerinden bir anlatıma, karşı tarafı mahkûm eden, tahkir eden bir tartışmanın içine girmek istemiyor. Dolayısıyla kitabı okurken Gogol’un ‘Ölü Canlar’ına, Tolstoy’un karakterlerine ve canlılar âleminin ‘bellek’ sorunlarına kadar yayılan entelektüel bir tartışmanın içinde bulacaksınız kendinizi.

Rusya’da öğrenci arkadaşları, hocaları ile Ermeni tezleri üzerine bir hayli tartışmalı, korumalı bir hayat sürse de, Türkiye’ye dönüşünde Ermenice yayımlanan Agos gazetesi ekibiyle birlikte Ermeni Edebiyat Seçkisi hazırlar. Doğu Ermenice metinlerini kendisi, Batı Ermenice metinlerini de Agos çalışanları çevirir. Hatta iki hafta Agos’un Yayın Yönetmeni Hrank Dink’in evinde misafir olur. “Benim geldiğimde ilk iştir diyalog. O insanları tanımak. O insanlara yakın olmak. O insanların diliydi öğrendiğim, onların dilini öğretiyordum. O insanları tanımadan, o insanların dilini öğretmek tabii ki mümkün olmuyor.”

Ermenistan’dan getirttiği kitaplarda yardımcı olduğu için kitabının önsözünde Hrant Dink’e teşekkür eder. Dink de kitabını Agos gazetesinde tanıtır. “Şu anda bir diyalogum yok. Bir ihtiyaç da duymuyorum. Tabii ki Türkiye’de yaşayan Ermenileri ayrı bir kategoride değerlendirmek gerekiyor. Sorunun bir parçası olarak görmüyorum onları. Tam aksi, sorunun çözüme giden bir parçası olma yönünde son derece önemli etkilerinin olacağını düşünüyorum.”

Tarih ile sanat eseri arasında bir fark olmalıdır. Tarihî gerçekliği yansıttığı iddiasını taşıyan bir sinema eseri doğru bilgelere dayanmak zorundadır bu durumda. Ermenilerin propaganda filmlerine dönüşen Ağrı Dağı ve Anne’de maddi bilgi yanlışlıkları barizdir. Zira, Van’dan Ağrı Dağı görülebilmekte, Mayıs ayında Nar yenilmekte, güneye gidildikçe Ermenistan’a varılmaktadır. Birsen Karaca bellek oluşum çalışması yaparken cerrahlarla da zoologlarla da görüşür. Her canlının belleğinin nasıl çalıştığını öğrenmek ister. Yüzyıllık Ermeni Sorunu’nu ‘bellek inşası’ tezi ile anlatacaksa kavramın tüm yönlerini araştırma ihtiyacı hisseder.

Gerçekler deniliyorsa her şey gerçek olmalı değil mi? Nar ağacının mayısta çiçeğe durduğunu öğrenmesi için tarım il müdürlüğünden, Vanlı akademisyen arkadaşlarına, bölgede araştırma yapan coğrafyacı uzmanlara kadar birçok kişiyi devreye sokması icap eder. “Ben bir edebiyat metnini okurken yazarın düşüncelerini okuduğumu bilirim. Yazarın dünyayı nasıl algıladığını bilirim. Onun tarih yazdığını düşünmem. Ben yaratıcı zekânın peşindeyimdir. Hem dili beni ilgilendirir hem kurgusu... Bunları hesaba kattığınızda tarih o kadar geri planda kalır ki. Masal dinlerken masal dinlediğinizi bilirsiniz. Ama tarih derseniz o zaman bu gerçek olmalı.”

Birsen Karaca bir sanat eserinin siyasi bir mevzuya alet edilmesine karşı. Bu nedenle Türkiye’den karşı tezi işleyen film yapılmamasına seviniyor. “Türk sanatının siyasete bulaşmasını istemiyorum. Sinemanın etkili olduğunu biliyorum ama sanatın görevi insanlar arasında düşmanlık tohumu ekmek, toplumlar arasında uçurumlar açmak değildir. O hep birleştirici ve üst kimlik gibi olmalıdır.” Ünlü bir Rus eleştirmenin “Allah Allah Türkiye’de Ermeni edebiyatı daha çok gelişmiş.” demesinin sebebi Türkiye’deki Ermeni edebiyatının siyasetten uzak durmasıdır Birsen Karaca’ya göre.

Orhan Pamuk tartışmalarına girmek istemiyor, edebiyatın siyasete kurban gitmesine üzülüyor. “Türk edebiyatının siyasete bulaşması kadar beni rahatsız eden bir şey olamaz. Onun için de mümkün olduğu kadar siyasetin dışında çalışıyorum. Türk edebiyatında benim gördüğüm bir şey var, siyasetin güdümü yok. Bu çok hoşuma gidiyor. Her ne kadar yazarlar kendilerine yer edinmek için bazı girişimlerde bulunuyor olsalar da…” Ona göre siyasî akımlar sıklıkla değişir, bugünün siyaseti biter yarın bir başkası başlar, yazar ortada kalır. Ermeni edebiyatına hiç girmiyor, zira Ermeni Edebiyatında Türk İmgesi olarak başladığı çalışmasını, dostça yazılmış hiçbir metin görmediği için, sinema ile sınırlamak zorunda kalır.

Kitabında konu ettiği filmlerden biri olan 1908 yılında çekilen Sason’un Oğulları filmi 1915 öncesi Ermeni isyanlarını anlatır. Romantik geleneğe yaslanan filmin amacı Ermenilerin milliyetçilik duygularını harekete geçirmektir. Birsen Karaca’yı korkutan tarafı şiddeti teşvik ediyor olması. “Filmin ortak teması ASALA’yı, yöntemlerini ve daha doğrusu şiddeti onaylaması. Gördüğüm filmlerde beni kaygılandıran şey bu.” Şiddeti teşvik eden, tarihi saptıran filmlerin anılara ve gözyaşlarına dayanarak kamuoyu oluşturma gayretlerinin bir asır önceye dayandığı görülüyor ancak Karaca’ya göre Sözde Ermeni Soykırımı Projesi’nin bu kadar gündemde kalması sadece Türkiye için değil dünya için de büyük bir tehlikeye işaret ediyor. “Bu projenin hukuk sistemlerindeki açıklardan yararlanarak propaganda yaptığını düşünüyorum. Hukuk yapıcılar bazı şeyleri öngöremiyorlar sanıyorum. Örneğin konuşma özgürlüğü herkese aitti. Bunun böyle olmadığı görüldü. İkincisi bu konuda öğretilen imgeler insanları birleştirici boyutta değil. Kitapta kaynak olarak verdiğim yazarların büyük bir çoğunluğu da imge üreticilerinin ne kadar tehlikeli olduğuna işaret ediyorlar. Afrodit’i izlerken A veya B şahsa karşı kin tutmazsınız, sadece güzelliğini düşünürsünüz. Eğer bir sanat eseri, bir ulus hakkında düşmanlık yaratacak efsaneler üretmeye başlamışsa bence tehlike oluşmaya başlamış demektir.”

Yakın bir zamanda Doğu Ermeniceyi bilen tek Türk akademisyen unvanını kaybedecek Birsen Karaca. Çünkü 3. kur seviyesinde 20 öğrencisi var. Ve bu öğrenciler hem farklı ilgi alanlarına sahip hem de Ermeni meselesine aşina. Karaca’ya göre Türkiye’de Ermenice uzmanlarının yetişmesi için ille bir Ermeni sorununun olması gerekmiyor. Ermeni operasını, yeme içme kültürünü bilen, bir Afrika yerlisinin diline hâkim uzmanların olması gerekir, eğer büyük ülke isek.

No_Name
28-03-2009, 13:53
Buket Uzuner ( 1955)
1955 yılında Ankara’da doğdu.Hacettepe Üniversitesi’nden biyolog olarak mezun oldu (1976), Bergen Üniversitesi (Norveç, 1981) ve Michigan Üniversitesi (A.B.D., 1983)’nde Çevrebilim konusunda lisansüstü çalışmalar yaptı. ODTÜ (1984) ve Tampere Teknik Üniversitesi’nde (1986) öğretim görevlisi ve araştırmacı olarak çalıştı. Akademik yaşamı bıraktıktan sonra yabancı dil, turizm ve reklam sektörlerinde çalıştı. İlk öyküsü Dönemeç dergisinde yayımlandı (1977). Öykü ve yazıları Yarın, Türk Dili,
Oluşum,Varlık, Sanat Olayı, Cönk, Gösteri, Gergedan ve Argos gibi dergilerde çıktı. Rapsodi Dergisi’nde kadın ve gezi sayfaları hazırladı (1989,1992).

ESERLERİ
Yayımlanmış öyküleri: Benim Adım Mayıs (1986), Ayın En Çıplak Günü (1988), Güneş Yiyen Çingene (1989), Karayel Hüznü (1993), Şairler Şehri (1994) ve romanları: İki Yeşil Susamuru, Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri (1991), Balık İzlerini Sesi (1992), Kumral Ada, Mavi Tuna (1997). Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları (1989) adlı bir de gezi kitabı yayınlandı. TWUC (Kanada Yazarlar Derneği) üyesi. 1989 Yunus Nadi Öykü Yarışması’nda mansiyon ve Balık İzlerinin Sesi ile 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. 1993-1995 dönemi Türkiye PEN Yazarlar Derneği yönetim kurulunda görev aldı

No_Name
28-03-2009, 13:53
Burçin Gökgöz ( 1965)
1965 Gaziantep doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Gaziantep’te tamamladı.
Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünde lisans (1988) ve master (1991) eğitimini yaptı. Halen Biyo-medikal Mühendisliği dalında doktora çalışmasına devam ediyor.

Bilişim Kültürü
Bilgisayar kullanımı yirminci yüzyılın özellikle son on yılında inanılmaz bir hızla artmıştır. Bu artış, hem tüm dünyaya yayılarak hem de kullanım alanı çeşitlenerek olmuştur. Bireyler ve toplumlar, hayatlarının diğer boyutları göz önüne alındığında bu gelişmeye ayak uydurmakta zorluk çekmektedir. Bu seminerde, teknikten farklı boyutlara dikkat çekilerek fizyoloji, psikoloji, sosyoloji ve hukuk alanlarında ortaya çıkmış ve 2000’li yıllarda çıkması muhtemel sorunlar tartışılacaktır. Sorunlara, genel olarak bilgisayar kullanımı, bilgisayar ağları, internet, modelleme, animasyon ve sanal gerçeklik başlıkları altında değinilecektir.

No_Name
28-03-2009, 13:53
Cahide Sonku ( 1919)
1919 yılında Yemen’de doğdu, 1981 yılında İstanbul’da öldü. Bir süre tiyatro
oyunculuğu yaptı. Söz Bir Allah Bir'le sinemaya geçti (1933). Daha sonra kendi
adına Sonku Film şirketini kurdu (1950). Fedâkar Ana filmiyle yönetmenliği
denedi. Oyuncu Talat Artamel ile evlenip ayrıldı.

Önemli filmleri: Bataklı Damın Kızı Aysel, Şehvet Kurbanı (Muhsin Ertuğrul),
Vatan ve Namık Kemal (Sami Ayanoğlu), Beklenen Şarkı (Orhon M. Arıburnu), İlk
ve Son (Atıf Yılmaz)

No_Name
28-03-2009, 13:54
Cahit Uçuk ( 17.08.1909)
17 Ağustos 1909'da, hikâye ve roman yazarı, Siverek Milletvekili ve Kaymakam İbrahim Vehbi Uçuk'un kızı olarak Selanik'te dünyaya gelen Cahit Uçuk, sanat hayatına şiir yazarak başladı, daha sonra hikâye ve romana yöneldi. Uçuk, eserlerinde genellikle kadın hakları, kadının toplumdaki yeri, analık duygusu ve zaman zaman mistik temaları işledi, Anadolu kadınını ve Anadolu'nun çeşitli sorunlarını dile getirdi. Sıcak ve içten anlatımıyla bir dönem çok okunan yazarlar arasında yer alan Uçuk, sayıları her yıl artan roman ve öykü kitaplarından başka çok sevdiği çocuklar için de romanlar, öyküler, masallar ve manzum masallar yazdı.

Cumhuriyet dönemine başından itibaren tanıklık eden Uçuk, anılarını "Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar - Silsilname I", "Yıllar Sadece Sayı - Silsilname II" ve ""Bir İmparatorluk Çökerken" adlı kitaplarında topladı. Uçuk'un çok sayıda roman, şiir ve macera kitabı da bulunuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

Cahit Uçuk'u kaybettik
Milliyet 8 Kasım 2004
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. Kadın yazar Cahit Uçuk, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu.

X

Ünlü yazara ‘sır’ cenaze
Süleyman Arat
Hürriyet 08.11.2004

Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, gazetelere bile ilan verilmeden öldüğü gecenin sabahında toprağa verildi.

TÜRK edebiyatından bir yıldız daha kaydı. Önceki gece yarısı Bebek’teki çok sevdiği evinde 95 yaşında ölen Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, görkemli hayatına tezat oluşturacak şekilde, aynı gün yalnızca 38 kişinin katıldığı buruk bir cenaze töreniyle toprağa verildi. Adı nedeniyle toplumun geniş kesiminde ‘erkek’ olarak bilinen Cahit Uçuk, gerçek soyadı olan Üçok’u mahkeme kararıyla değiştirerek kitaplarında kullandığı soyadını almıştı.

SORU İŞARETLERİ

Erkek kardeşi ve iki yeğeninin isteği üzerine öldüğü gecenin ertesinde, gazetelere bile ilan verilmeden defnedilen ünlü yazarın, Zincirlikuyu mezarlığındaki camide yapılan cenaze törenine, telefon trafiğiyle öğrenen az sayıda seveni katılabildi. Uçuk’un ölüm haberi, kendi internet sitesi olan [Only registered and activated users can see links];a dahi girilemedi. Cenaze için bu kadar acele edilmesi, soru işaretleri yaratırken, aile içi bir ihtilaf olabileceği de iddia edildi.

Ailesi: Morgda kalmayı istemezdi

ÜNLÜ yazar için yeğeni Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Başhekimi Doç. Dr. Cahit Üçok, ‘Neden hızlı olsun ki. Tüm dini vecibeleri yerine getirilerek, bekletilmeden toprağa verildi. Ayrıca salı günü yurtdışına gidecek olan diğer yeğeni, Prof.Dr. Alp Üçok da törene katılabilsin istedik’ dedi. Ünlü yazarın hayattaki tek kardeşi Yılmaz Üçok ise ‘Maalesef çok tepki aldık. Ancak kendisi morgda olmayı istemezdi, bunu düşünerek cenazeyi bekletmeyi uygun bulmadık’ diye konuştu.

ARKADAŞLARI: EVİNDE BEKLETSEYDİLER

Cenazeye katılan Cahit Uçuk’un arkadaşları ise ‘Topluma mal olmuş büyük bir yazardı. Böyle 20-30 kişiyle onu uğurlamak yüreğimizi burktu. Kendisi görkemli bir kişiydi. Tanıdığımız kadarıyla böyle apar topar defnedilmeyi asla istemezdi. Madem morg istemezdi deniliyor, o zaman evinde uygun koşullarda bir gün bekletilebilirdi’ dediler. Törene aynı zamanda editörü olan yeğeni Ayşe Üçok da katıldı. Ünlü yazar bir süre önce suikast sonucu ölen Bahriye Üçok’un ve Türk siyasetinin unutulmaz simalarından Turhan Feyzioğlu’nun da akrabasıydı.

İmam hariç, 38 kişi

Yazarın erkek kardeşi ve yeğenlerinin kararıyla, öldüğü geceyle aynı günün ikindi vaktinde toprağa verilen Cahit Uçuk’un birçok seveni, haberleri olmadığı için cenazeye gelemedi. Yazarın Zincirlikuyu Mezarlığı Camisi’nde kılınan cenaze namazına imam hariç, cami görevlileri, cenaze aracı şoförü, kazı ekibi dahil 38 kişi katıldı.

Çocuk kitabı Japonca’ya bile çevrildi

DAHA çok çocuk romanlarıyla, özgün masallarla tanınan Cahit Uçuk, 1909 yılında Selanik’te doğdu. Ailesiyle Anadolu ilçelerinde dolaşırken öğrenimini, evinde özel olarak tamamladı. Yazarlık yaşamına 1935 yılında başladı. ‘Türk İkizleri’ adlı çocuk kitabı İngilizce’den Japonca’ya kadar birçok dile çevrildi, 1958’de Uluslararası Çocuk Kitapları Birliği’nin Hans Christian Andersen Yarışması’nda Şeref Armağanı’nı kazandı. ‘Bir İmparatorluk Çökerken’ kitabında; yakın tarihimizin birinci elden tanıklığını aktardı. ‘Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar-Silsilename I’de erkekler ortamında güzel bir kadın yazarın meslek yaşamından, bireysel yaşantısından kesitleri anlattı, ‘Yıllar Sadece Sayı-Silsilename II’de Babıáli’nin ünlü simaları, onlarla münasebetleri dile getirildi. Uçuk, eserlerinde Anadolu kadını ve Anadolu’nun meselelerini sıcak bir anlatımla okurlarıyla paylaşmıştı. Uzun süre en çok okunan yazarlar arasında yeralan Cahit Uçuk, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından da çocuk edebiyatı ve hatıra türündeki çalışmalarından dolayı 2001 yılında ‘Üstün Hizmet Ödülü’ almıştı.

ESERLERİ

Bir İmparatorluk Çökerken..
-Anılar-
Cahit Uçuk

Yapı Kredi Yayınları / Edebiyat Dizisi

Cahit Uçuk, anılarında, Selanik ve İstanbul'un ahşap konaklarındaki görkemli yaşamı, işgal yıllarını, ülkeyi kaplayan kara bulutların arasından yeni bir devlet kurmaya çalışan idealist insanların çabalarını ve unutulmuşluğu anlatıyor. Artık çarpıtılmaya yüz tutan yakın tarihimizin birinci elden tanıklığı.

Cumhuriyet Türkiyesi'nin ilk kadın yazarlarından biri olan ve 60. yazı yılını kutlayan, Cahit Uçuk'un anılarında anlattığı sadece onun değil, hepimizin geçmişi…

No_Name
28-03-2009, 13:54
Canan Aritman

1 Ocak 1950'de Ankara'da doğdu. Babasının adı Kemaleddin, annesinin adı Zahide'dir. Jinekolog Operatör Doktor; Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. İhtisasını aynı fakültede Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında tamamladı. Serbest hekimlik yapmaktadır. İzmir Karşıyaka Belediye Meclis Üyeliği, İzmir Büyükşehir Belediye Meclis Üyeliği ve Meclis Başkanvekilliği'nin yanı sıra Sağlık Komisyonu Başkanlığı görevlerinde bulundu. Ege Kadın Dayanışma Vakfı ve KADER Kurucu Üyesi oldu. Karşıyaka Soroptimist Kulüp İş ve Meslek Kadınları Derneği Başkanı, Kadın Hakları Derneği İzmir Şubesi Kurucu Üyesi olarak çalıştı. 22. Dönem İzmir Milletvekili. Orta düzeyde İngilizce bilen Aritman, evli ve 2 çocuk annesidir.

xxx
köken söylemine uyarı




CHP Grup Başkanvekili Okay, Gül’ün annesinin Ermeni kökenli olduğunu öne süren Arıtman’ı sözlü olarak uyardı. İzin almadan TV’ye çıktığı için de Arıtman’a yazılı olarak uyarıda bulunuldu. Arıtman ise ‘Uyarının Gül’le ilgisi yok’ dedi.




aritman cephesi de karışık


Uzun tartışmadan sonra bu kez de Arıtman kendi 'soyunu' açıkladı...

CHP'li Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül'ün ailesinin kökeniyle ilgili başlattığı polemikte kendi kökenini anlattı. Arıtman, Sabah'a verdiği röportajda "Ben 7 ceddimi araştırmadım. Soy kütüğümü çok merak ediyorlarsa, Orta Asya Türkleri’nin Kayı Boyu'ndan olan Bozdoğan aşiretidir. Anne tarafım ise Selanikli'dir" dedi.

Eşi Tapınak Şovalyesi

Geçtiğimiz aylarda Arıtman'ın eşi Yetkin Arıtman, Türk ve Yunan Masonları'nı bir araya getiren büyük Rodos toplantısını organize etmişti. Bu Masonlar arasında Türkiye ve Yunanistan bölgesinde ortak hareketin temelini atan çok kritik bir toplantıydı. Toplantı için Rodos'taki kadim tapınağın bakımının yapılmasında da Yetkin Arıtman'ın emeği vardı. Türk ve Yunan biraderlerin Rodos adasındaki Tapınak Şövalyeleri'nin mabedinde ilk kez bir araya geldiği tarihi ayini de yine Arıtman'ın eşi organize etmişti. İzmir Vadisi'nde 4 yıl Üstad-ı Muhteremlik görevinde bulunan Yetkin Arıtman, eşi vekil olunca görevini bırakarak, Loca'da karar alma komisyonlarında üst düzey görevler almaya başladı.
23 Aralık 2008

No_Name
28-03-2009, 13:54
Canan Baysal
Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi. Lisans ve doktora derecelerini 1991 ve 1996 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünden aldı. 1996-1999 yılları arasında Florida Eyalet Üniversite'sinde araştırmalar yaptı. Ecole Supérieure de Physique et de Chimie Industrielles'de (Paris) konuk araştırmacı olarak bulundu. Araştırma alanları bilgisayar simülasyonları ve teorik yöntemlerle biyolojik moleküllerdeki hareketli bölgelerin, peptitlerin organik çözücülerdeki davranışlarının ve polimer dinamiğinin incelenmesi ile ilaç tasarımıdır. American Chemical Society ve Protein Society üyesidir.

No_Name
28-03-2009, 13:54
Candan Erçetin ( 1963)
Pop Müzik
Doğum Yeri : Kırklareli
Doğum Tarihi : 1963
Kişisel Bilgiler : Candan Erçetin, İlk ve orta okulları Kırklareli’de okuduktan sonra Galatasaray Lisesi´ne girdi. Mezuniyetin ardından, Klasik Arkeoloji dalında İstanbul Üniversitesi´nde Yüksek Lisans öğrenimi gördü. 1979 yılında girdiği İstanbul Belediye Konservatuarı Şan bölümünü 1991 yılında bitirdi.

Kariyeri : 1986 yılında 'Halley' adlı parça ile 'Klips ve Onlar' grubunun elemanı olarak Norveç´de yapılan Eurovizyon Şarkı Yarışması´nda Türkiye´yi temsil etti. Öğrenimi nedeniyle çeşitli şarkı yarışmaları dışında bir süre sahne çalışması yapmadı. Profesyonel müzik hayatına 1989 yılında Siyah & Gümüş adlı gece klübünde Ariie Antique ve Chansons söyleyerk başladı. Daha sonra Caz Bar (Paris Nights Cabaret), Küfe (Restaurant), Royal Bistro, Galatasaray Cemiyeti, Moda Deniz Klübü, Home store ve Swiss Hotel´de (La Com D´or Restaurant) uzun süreli sahne programlarını sürdürdü.

İşkadını
Şarkıcılığın yanısıra, Turizm & Organizasyon, Prodüksiyon, Promosyon ve Menajerlik alanlarında muhtelif çalışmalarda bulundu. Daha sonra Kanal D´de 94 Ekim ayında başlayan ve 17 hafta süren, Kol Düğmeleri adlı Erkek Magazin Programının sunuculuğunu yaptı. Candan Erçetin halen Galatasaray Lisesi´nde müzik öğretmenliğini sürdürmektedir. Sahne programının önemli bölümünü Fransız Chansonsları oluşurmakla beraber, repertuarında Türkçe, İngilizce, İtalyanca, Almanca, İspanyolca ve Yunanca nostaljik şarkılar da yer almaktadır.

Yalan

Geri döndüren gördün mü geçmişi
boşa soldurdun o nazlı gençliği
bir avuç toprak için yor kendini

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

zaman kendini benzetmez herkesi
hesapsız açar baharlar pembeyi
açmadığın dalda sözün geçer mi

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

sitem etme haberi yok dağların
gözlerini ellerinle bağladın
faydası yok geç kalınmış figanın

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

No_Name
28-03-2009, 13:54
Cennet Süzer
İsmihan ve Hasan Süzer’in 5. çocuğu olarak 18 Temmuz 1959’da Gaziantep’te dünyaya gelen Cennet Süzer, ilköğrenimine başlamadan önce okuma yazmayı kendi başına öğrenmiş, Lise 2’ye kadar eğitim gördüğü Gaziantep Koleji’nden son sınıfta Gaziantep Kız Meslek Lisesi’ne geçiş yapmıştır. 1977 yılında liseden mezun olan Süzer, aynı sene İngilizce eğitimi için İstanbul’a gelmiş, bir sene sonra ise Cumhur Teker ile hayatını birleştirmiştir. 1979 yılında Enci (Teker) Velidedeoğlu, 1980 yılında Evren Teker, 1993 yılında ise Esli Teker’i dünyaya getiren Cennet Süzer, eşine ait şirkette pazarlama ve halkla ilişkiler alanında görev alarak iş hayatına başlamıştır. Sırasıyla, 1982 – 1994 yılları arasında İstanbul Turizm Otelcilik Turizm ve Tic. A.Ş. Yönetim Kurulu üyesi, 1994 – 1996 yılları arasında İstanbul Turizm Otelcilik Turizm ve Tic A.Ş.’ e ait Pera Palas Oteli Genel Müdürü olarak görev yapan Süzer, 1983 yılında İstanbul’daki görevine eş zamanlı olarak Almanya’da kurdukları şirkette Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olarak hizmet vermiştir. Eşi Cumhur Teker’i 2002 yılında kaybeden Cennet Süzer, iş hayatında faal olarak devam etmiş, 2006 yılından itibaren ise İstanbul Turizm Otelcilik Turizm ve Tic A.Ş. Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve murahhas aza olarak görev yapmıştır. Süzer, iş hayatına atıldığı ilk günden beri, yaşlılar ve kimsesiz çocuklar için gönüllü çalışmış ve bir çok dernekte faal olarak görev almıştır. 2006 yılında girdiği Bahçeşehir Üniversitesi Çevre Koruma ve Kontrol Bölümü’nde halihazırda öğrenimine devam eden Cennet Süzer, 2007 yılında tüm işlerini çocuklarına devrederek, 2007 yılı genel seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi 2. bölgeden 8. sıra adayı olarak aktif olarak siyaset hayatına atılmıştır. Cennet Süzer, 2009 Yerel Seçimler kapsamında Milliyetçi Hareket Partisi Beşiktaş Belediyesi Başkan adayıdır.

HAKKINDA YAZILANLAR

MHP'nin Alevi adayı: Sadece bir Müslümanlık var, çeşitlendirmek yanlış
Zaman 12 Aralık 2008

MHP, İstanbul'un gözde ilçelerinden Beşiktaş'a Alevi bir ismi aday gösterdi: Cennet Süzer Teker. Süzer Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Süzer'in yeğeni olan Teker, ailesini 'dededen CHP'li' olarak tarif ediyor.

Bir buçuk yıldır MHP üyesi. Son genel seçimde milletvekili adayı oldu fakat Meclis'e giremedi. Bu kez iddialı: "Seçmenlerin tek tek ayağına gideceğim ve Beşiktaş'ı alacağım." Teker, adaylığını partinin Alevi açılımının uzantısı olarak görmüyor. Teker, "Bir tane Müslümanlık var. Bunu kendi içerisinde çeşitlendirmek yanlış. Herkes neye inanıyorsa, o şekilde ibadetini yapsın. Bunun siyasete alet edilmesini uygun görmüyorum." diyor. Mezhep tartışmalarını kullanmaya çalışanların olabileceğini, ancak kimsenin gücünün bu tür oyunlarla Türkiye'yi bölmeye yetmeyeceğini ifade ediyor.

Teker, genel başkanı Devlet Bahçeli'nin Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ve üniversitelerdeki başörtüsü yasağının kaldırılması konusunda sergilediği duruşun Türkiye için büyük önem taşıdığı düşüncesinde. Ancak çevresinde bu tavırdan rahatsızlık duyanlar olduğunu belirtiyor. Onları ikna etmek için çaba harcadığını dile getiriyor.

No_Name
28-03-2009, 13:55
Çolpan İlhan
Çolpan İlhan... Oyuncu - Yönetmen - Kostüm Tasarımcısı

Küçük Sahne'de "Bir Sadri Alışık Tiyatrosu"

İstiklal Caddesi'nin ünlü pasajları vardır. Her yerde tanınırlar. Örneğin, kime sorarsanız Atlas Pasajı'nı bilir. Bilmeyen de ayıp eder doğrusu. Bu ünlü pasajın, demir çerçeveli kapılarından girince bir tarafta Atlas sinemasını görürsünüz diğer tarafta ise Küçük Sahneyi. Sinema da sezonun filmleri gösterilir. Kimileri sıradandır, kimileri unutulmaz. Küçük Sahne' de ise tüm oyunlar, düş dünyasının birer kahramanlarıdır ve hepsi unutulmazdır.
Küçük Sahne son iki yıldır, Sadri Alışık Tiyatrosu' nun oyun kahramanlarını, tiyatro izleyicisi buluşturuyor.

Çolpan İlhan, Sadri Alışık Tiyatrosu' nun kurucusu. Ünlü oyuncunun , sanata katkısı ve emeği , eşinin desteğiyle böylece karşılığını buluyor. Tiyatro' nun bu anlamlı başlangıcının izleyiciye bir başka katkısı daha var: Çolpan İlhan' ı yeniden tiyatro sahnesinde görmek. İlhan, oyunculuğunun yanında Tiyatro' ya, özel kostümleri ile de katılım sağlıyor.

Şimdi adı Mimar Sinan Üniversitesi olan "Güzel Sanatlar Akademisi" mezunu Çolpan İlhan. Akademi yıllarında İstanbul' da ki konservatuarın tiyatro bölümüne de devam etmiş. Akademide kurdukları bir de "Akademi Tiyatrosu" var: "Amatör bir tiyatro kurmuştuk. İlk oyunumuz da Modern Antigon'du. Ses getiren bir oyun olmuştu. Özellikle benim için. Her yerde yazıldı, çizildi ki o dönemde birer öğrenciydik yalnızca. Bu oyunun ardından Küçük Sahne' den oyunculuk için teklif aldım. Fakat talebeydim. Ailemde, oyunculuk için akdeminin bitmesini şart koşmuştu. " O yıl Çolpan' a tiyatro için "evden" izin çıkmaz. Bir sene sonra Akademi Tiyatrosu ile yeni bir oyunun hazırlıklarına başlarlar. Bu arada grup, Antigon' la Balıkesir' de düzenlenen Gençlik Festivali' ne katılır. Küçük Sahne, teklifini yineler. Aynı dönemde yönetmen Şakir Sırmalı " Kamelyalı Kadın" filminin çekim hazırlıklarını yapmakta ve genç bir kadın oyuncu aramaktadır. Yazar Orhan Hançerlioğlu' nun "Balıkesir' de böyle bir kız var" önerisi, Çolpan' ın, o yazı "Kamelyalı Kadın" olarak geçirmesini sağlayacaktır.

'Ancak bu sefer de karşıma yine aynı sorun çıkmıştı" diyerek sürdürüyor sözlerini. "Ailem, Ağabeyim Atilla İlhan, öbür ağabeyim ve babam bir aile toplantısı yaptılar. Ve sonuçta beni mutlu etmek adına, babam izin verdi. Ama yine de önümde okulu bitirme şartı vardı." "Peki, izin vermeselerdi sinema oyunculuğu başalmayacak mıydı?" diyorum, gülümsüyor "Belki olmayabilirdi" diyor. "Böyle bir direniş gösterip, ailemi hiçe sayamayabilirdim. Çünkü biz birbirine bağlı bir aileyiz."

Çolpan İlhan, ilk profosyenel oyununu 1957-58 sezonunda Küçük Sahne' de oynar: "Sevgili Gölge". Oyunda İlhan' a, Münir Özkul ve Uğur Başaran eşlik eder. Aynı yıl Büyükada' da "Kamelyalı Kadın' ı" çeker. Bu filmin ardından, Çolpan' ın hayatına 300' e yakın film girecektir.

Küçük Sahne' de üç yıl boyunca tiyatro yapar sanatçı. Sonra, dağılır Küçük Sahne. Müfit Ofluoğlu ile Sabahattin Kudret Aksal' ın "Tersine Dönen Şemsiye" sini, Oda Tiyatrosu' nda sahneler. Kent Oyuncuları ile Güner Sümer' in "Yarın Cumartesi"yi yapar. "Baharın Sesi", "Nalınlar" ve "Aptal Kız"ı da Kenterler' le beraber sahneler. "Üç, dört yıl onlarla birlikte çalıştım. Sonra Kerem doğdu. Ben de bir süre tiyatroya ara verdim. Arada bir de Arena Tiyatrosu ile yaptığım bir oyun var. Bir süre sonra sinema ağırlık kazandı ve tiyatrodan koptum." Yıl, 1965' tir.

1977-78' e kadar sinema oyunculuğu yapar Çolpan İlhan. Bu yıllarda başlayan "Türkücü" ve "seks" filmleri furyası, nitelikli pek çok oyuncuyu olduğu gibi onu da sinemadan uzaklaştırır. Böylece hayatında yeni bir pencere açılacaktır: Moda "Çizimler yapıyorum. Ben, insanları çok severim. Bu işte, çok güzel iletişimler kurdum. Yaptığım işler beğenildi ve bir müşteri potansiyelim oluştu. İşimi ilerletip, butikler açtım." Bugün, tam 25 yıldır "modacı" Çolpan İlhan.

Küçük Sahne' de Bir Sadri Alışık Tiyatrosu
Sadri Alışık' ın hastalık dönemi bir "mücadele" olur İlhan için. Eşini kaybettikten sonra da muhakkak o' nun için birşeyler yapmak ister. Küçük Sahne, belki de bu düşünceye en uygun yerdir: "Küçük Sahne, benim için çok nostaljikti. Orada Sadri ile birlikte oynamıştık. Boştu da yani iyi değerlendirilmiyordu. Kültür Bakanlığı' na müraacat ettim. Yaklaşık iki yıldır, Sadri Alışık Tiyatrosu' nu belli bir çizgide götürüyoruz. Sadri' nin, isminin bize hem çok faydası var hem de beni mutlu ediyor. Tiyatro, Anadolu' da Sadri Alışık isminden dolayı büyük ilgi görüyor. Seyirciler, Sadri' nin kapıdaki fotoğrafını seviyorlar. Yani onlarda çok benimsediler bizi." Tiyatro' nun bir başka özelliği de Selim İleri gibi yazarların romanlarını "tiyatro teksti" haline getirip, sahnelenmesi. "Selim İleri, bir romancıdır. Bizimle birlikte tiyatro yazarıda oldu. İlk defa biz oynadık, oyunlarını. Yavuz Özkan da öyle. Yani bir yerde tiyatro yazarı da çıkarmış oluyoruz. Ben, tüm bunlardan mutluluk duyuyorum."
Sadri Alışık Tiyatrosu, kurulduğundan bu yana dört tane oyun sergiler: "Allahaısmarladık Cumhuriyet", "Herkesin Bildiği Sırlar", "Mihri Müşvik" ve "Karşı penceredeki kadın".

Sadri Alışık Misyonu
Sadri Alışık Tiyatrosu' nun oyunları, henüz sanatçının misyonunu taşımıyor. "Böyle bir oyun bulup, sahneleyemedim" diyerek açıklıyor Çolpan İlhan bunun nedenini. "Sadri' nin geçmişinde çok uzun bir tiyatro mazisi var. Aşağı yukarı 300 oyunda, sahne almış. Sinema da 600' ü aşkın filmi var. Sadri, her rolü bünyesinde halledebilen nitelikli bir oyuncuydu. İnsanlar onu, halka dönük tiplemeleri ile sevdi. Henüz böyle bir oyun bulup, sahneleyemedim. Böyle bir oyunu sahneleyecek insan da çok önemli çünkü... Ama, O' nun misyonuna uygun, nitelikli bir oyun bulup, önümüzdeki sezon sergilemek istiyorum." "Sadri Alışık' ın hayatını anlatan bir proje var mı?" diye soruyorum: "Yok.. Ama belki bir yazarla böyle bir çalışma yapabiliriz" diyor sanatçı. "Aslında düşünmedim değil. Kerem' le böyle bir şey yapalım diye.. Ama henüz proje haline gelmedi. film olabilir. Sadri' nin çok inişli, çıkışlı, renkli bir oyunculuk serüveni var çünkü."
Heyecan Verici Bir İş: Kostüm
Çİolpan İlhan, yalnızca Sadri Alışık Tiyatrosu' nun kostümlerini yapmıyor. Bu sezon Kenter Tiyatrosu' nun sergilediği "Maria Calas"ın kostümlerinde de O' nun imzası var. ": "Allahaısmarladık Cumhuriyet"in kostümleri ise Afife Jale Ödülü' ne aday gösterilmiş. Kostüm yapmak İlhan için, tiyatro bütünlüğü içinde heyecan verici bir iş. En son kostüm çalışmasını şu sıralar sergilenen "Karşı penceredeki Kadın" için yapmış. "Karşı penceredeki Kadın, çok güzel bir oyun. Yaşamdan bir kesit. Bu nedenle hepimizin yaşamında giydiğimiz, çok doğal, normal kıyafetler giydirdim oyunculara. "Mihri Müşvik" ve "Allahaısmarladık Cumhuriyet"çok daha karmaşık tabii.. Ama hiç zor değil. Hele çalıştığınız insanlarla karşılıklı anlaşma mümkünse çok daha rahat ve iyi çalışmalar ortaya koyabiliyorsunuz."
Söz "Mihri Müşvik" ve "Halide Edip"e gelince ikimizde heyecanlanıyoruz. "Mihri Müşvik"i de, Halide Edip' i de ben oynamıştım" diyor sanatçı. "Halide Edip' in kişiliğini araştırdığım zaman hayran kaldım. Lisede okurken, romancı olarak tanıdığım bir Halide Edip vardı yalnızca. Ama oyununu, kişiliğini canlandırmaya gelince ciddi bir araştırmaya girdim ve hayran oldum. Mihri Müşvik, çok ilginç bir kişiliktir" diyor Çalışma, kusursuz , ilkelerinden ödün vermeyen, hırçın, zaman zaman kavgacı, müthiş bir düş dünyası olan, kendisiyle dalga geçebilen, enteresan bir kadın çıktı. O kadını, oyunun kuralları içinde yansıtmaya çalıştım." Oyunda Halide Edip anılarına döner ve herşeyi yeniden yaşar. "Ya, Mihri Müşvik?" diyorum benim de hayran olduğum ve oyununu kendime kızarak kaçırdığım sanatçı için: "Mihri Müşvik, çok ilginç bir kişiliktir diyor Çolpan İlhan. "Mihri 10-12 yaşlarında babasının arkadaşı olan Besim Paşa' ya aşık olur. Oysa Besim Paşa kadınlardan hoşlanmıyordur. Mihri Müşvik, Besim Paşa' nın resimlerini yapmaya başlar. Ama erkek vücudu konusunda hiçbir fikri yoktur. Bu nedenle resimlerinin üstünü erkek yapar, altını ise kadın. Daha sonra o dönemin Osmanlı İstanbul' una Viyana' dan bir sirk gelir. Sirkteki Aslan terbiyecisine aşık olur, peşine takılır, sahte pasaportla İtalya' ya gider. Bu yeni tanıdığı ülkede resimler yapmaya başlar. Tek arzusu vardır; Papa' nın resmini yapmak. Yapar da. Aynı zamanda Osmanlı' da Sultan Hamid, tahttan indirilir. Bunun üzerine İstanbul' a döner ressam. Döndüğünde, İstanbul' da ilk Güzel Sanatlar Akademisi' ni kurar. Akademide kız talebelere resim sanatını öğretir ve çıplak modelle çalışma imkanı sağlar. Tüm bunlar o dönem için çok ilerici çalışmalar. Bu arada Tevfik Fikret' e aşık olur, portresini yapar. Mihri Müşvik, kafasına koyduğunu yapan, değişik, takıntılarından çok çabuk bıkan, takıldığı zamanda sonuna kadar giden, enteresan bir kadın. Sonra İtalya' ya döner. Orada, meşhur bir halk kahramanına aşık olur. Parasız kalır. Resim yaparak geçinir. Halk kahramanı sayesinde Papa' nın resmini yapmayı başarır. Bu arada Müşvik Selami adında siyasi politika okuyan ve kendi ponsiyoneri olan bir gençle evlenir. Karı koca biraz fazla alkole vururlar. Müşvik Selami' den sıkılır. Paris' e gider. Uzun yıllar Paris' te yaşar. 1939' da Amerika' dadır. Hayatının sonu Amerika' da gelir. Türkiye' de bir paşa kızıdır halbuki. Gözleri görmediği halde resim yapmayı sürdürür. Mihri, hep kalbinden gördüğü resimleri yapmıştır çünkü. Sonu, çok dramatik; Amerika' da ölür ve yoksullar mezarlığına gömülür."
Mihri Müşvik bu yaz, Adana, Mersin ve Bolu' ya konuk olacak. Önümüzdeki sezonsa Küçük Sahne' de Sadri Alışık Tiyatrosu' nun perdeleri, bu inanılmaz kadın ressam ve yeni oyunlar için açılmaya devam edecek...

No_Name
28-03-2009, 13:55
Çağın Özkan

18.11.1975’de Ankara’da doğdum. Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Tiyatro - Dramatik Yazarlık ve Dramaturgi Bölümü mezunuyum.

(1998_2002) TRT Ankara Radyosu Radyo Oyunu ve Reklam Yazarlığı stajı, program yapımcılığı ve seslendirme stajı yaptım.(01.07.2000-7.08.2000)(01.06.2001-09.07.2001) ANADOLU’DA HALK HAREKETLERİ [“Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundan Cumhuriyet’in ilanına kadar olan süreçte halk hareketleri; bu halk hareketlerinin sosyolojik ve felsefi yönlerden incelenmesi; Erol Toy’un -Pir Sultan Abdal- ve Orhan Asena’nın – Atcalı Kel Mehmet- oyunlarında bu tezin görülmesi, dramaturjik olarak incelenmesi; Anadolu’daki Halk Hareketleri’nin kendi yazdığım –Kabakcı Mustafa- oyununda yansıması, yazılan oyunun dramaturjik incelenmesi”] tez konumdu.

Amacım iyi bir reklamcı olmaktı okuldan mezun olurken. Bunun için 2003 yılında İstanbul’a geldim. İngilizcemi ve bilgisayar bilgimi geliştirmek istediğimden 2004 yılında English Time dil kursundan toefl İngilizce eğitimi aldım.

2005 yılında da BİLGE ADAM Beşiktaş Şubesi’nde aldığım 6 aylık web-grafik tasarım eğitimi sonucu Freehand, Photoshop, Quark, Corel, Fireworks, Dreamweaver, Flash & Action Script kullanıcısı oldum. Bilge Adam’da seminerine katıldığım Murat Şaylan’dan (Referans Noktası) (Mart 2005- Haziran 2005):MARKA YARATMAK,REKLAMCILIK, PAZARLAMA VE REKLAM eğitimleri aldım. Tüm eğitimleri tamamlamak için de Reklamcılık Vakfı’na kaydımı yaptırıp bu kurumdan İNTERAKTIF MEDYA eğitimi aldım.

(Eylül_Aralık 2005) Web-Grafik sertifikam ile interaktif medya sertifikalarım var, reklamcılık vakfına bağlıyım. Treking, Evcil hayvanlarla ilgili çalışmalar yapmak, Sinema –Televizyon ve Reklam oyunculuğu, Reiki ilgi alanlarım kapsamında.

ÇALIŞTIĞIM YERLER:
“Marmara Prodiksiyon” prodüktör yardımcısı “dönemsel” - (Haziran 2006- Eylül 2006) Edu Rehber Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı Turizm Ve Danışmanlık şti. Reklam Ve Tanıtım Sorumlusu (Ocak 2006 -Haziran 2006) EnformaIT Web-Grafik tasarım asistanı (Nisan 2005 - Aralık 2005) Türkticaret.Net ‘de Maslak ofis Yönetici asistanlığı ( Ocak 2004-Nisan 2005) OTOPSİ yayınevi; Yönetici Cengiz Özakıncı’nın asistanlığı, redaksiyon Tuyap 2002 kitap fuarında süpervisörlük. (Ağustos 2002 - Ocak 2003) ‘Dönemsel ‘ Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi’nde okul özel tiyatrosu kurulumu, diksiyon ve oyunculuk ders hocalığı. (1999-2002) Isparta Anka Radyosunda reklam yazarlığı, program yapımcılığı, sunuculuk(1998-2002) Ankara Devlet Tiyatrosu; Sözleşmeli oyuncu (1995-1998) Çizgi Ötesi Gazetesi; Yönetici Asistanı ve reklam departmanı asistanı (1996-1997).

No_Name
28-03-2009, 13:55
Demet Akbağ
Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümünü bitirdi. 1983 yılında Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu' nda profesyonel oldu. Sırasıyla Kent Oyuncuları, Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları, Devekuşu Kabare, Dormen Tiyatrosu ve Ortaoyuncular gibi özel tiyatro topluluklarında, 1987 yılından başlayarak da çeşitli TV programlarında çalıştı.

Aynı yıl Magazin Gazetecileri Derneği tarafından yılın televizyon yıldızı seçildi. 1993 yılında Antalya Film Festivali'nde, " Tersine Dünya " adlı filmindeki rolüyle Altın Portakal Ödülü'nü aldı. 1995 yılında İsmail Dümbüllü, 1996, 1997, 1998 ve 2000'de Altın
Kelebek, Yılın Komedi Sanatçısı ve 1996, 1997 yıllarında da Magazin Gazetecileri Derneği Komedi Sanatçısı ödüllerini aldı. Kuruluşundan ( 1995 ) bu yana " BKM Oyuncuları "ndaki oyunculuk görevini sürdürmektedir.

Sanatçı, Zeki Ökten' in " Davacı " ve Ersin Pertan' ın " Tersine Dünya " filmlerinde rol aldıktan sonra, son olarak Yılmaz Erdoğan' ın " Vizontele " isimli filminde rol almıştır.

No_Name
28-03-2009, 13:56
Deniz Seki
Pop Müzik
Kişisel Bilgiler : İlkokulu Maçka´da, orta ve lise eğitimini Çamlıca Kız Lisesi´nde yatılı olarak okudu. Güzelliğe ve süse oldukça düşkün olan Seki, makyaj ve cilt bakımı üzerine eğitim aldı. Bir yıl güzellik uzmanı olarak çalıştı.

Kariyeri : 1989 yılında TRT İstanbul Televizyonu´nda sunuculuk yaptı. 1990 yılında Melih Kibar´la tanıştı. Ardından reklam jingleları derken şarkıcılığa ilk adımını atmış oldu.Kenan Doğulu, Emel, Ege, Zuhal Olcay, Ferda Anıl Yarkın ve Yaşar´a vokalistlik yaptı. 1995 yılında Pop Show Yarışması´nda kazandığı birincilik ona ilk albümü yapması için bir fırsat sağladı. 1997 yılının Haziran ayında ilk albümü 'Hiç Kimse Değilim' yayınlandı. Bu albümün ilk çıkış parçası, söz ve müziği Sezen Aksu´ya ait olan 'Ahmet' idi ve oldukça tutuldu. Deniz Seki, 2000 yılının başlarında ikinci albümü olan 'Anlattım' ı çıkardı. Seki, bu albümdeki tüm söz ve bestelere imza attı.

No_Name
28-03-2009, 13:56
Derya Arbaş
Dedesi ressam Avni Arbaş Mustafa Kemal İzmir'e geldiğinde babasıyla birlikte karşılamaya gider. O zaman İzmir suikastı yapılmıştır. Babası "Bu bizim son şansımız, kıymetini bilelim" demiştir. Avni Arbaş o gün bugündür Mustafa Kemal portreleri yapmaktadır. 1946'da Fransız bursuyla Fransa'ya gider. Uzun süre orada yaşar. Picasso ve Nazım Hikmet'le münasebetleri burada kurulur.Türkiye Güzellerinden Zerrin Arbaş, ressam Avni Arbaş'ın kızıdır. Zerrin Arbaş, İstanbul'da emlak komisyonculuğu yapmaktadır.

Annesi Zerrin Arbaş, kızılderili kökenli Amerikalı aktör Dehl Berti ile evlenmiştir. bu evlilikten sinema sanatçısı Derya Arbaş dünyaya gelmiştir.
Derya Arbaş, Ağrılı Nihat Polat'la evlendi. Ancak bu evlilik, boşanmayla sonuçlandı.Zerrin Arbaş'ın ANAP eski milletvekili Ogan Soysal'la birlikteliği olmuştur. Soysal, ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın ABD Başkanı Bill Clinton'a saygılarını ilettiği elçisi olmuştur.

Derya'nın büyük başarısı Derya Arbaş "Rüzgar Gibi Geçti" filminin devamı olarak çekilecek olan "Scarlett" filmindeki 3 önemli rolden birinde oynamaya hak kazandı.Atlanta'da dün sabaha karşı yapılan uluslararası "Bir Scarlett Aranıyor Yarışması" finalinde, katılan 18 ülkenin adayları arasında aranan Scarlett bulunamadı. Çeşitli ülkelerden 20 bin genç kızım "Scarlett" olmak için başvurduğu ve elemelerden sonra
18 genç kızın katıldığı yarışmada, "Türk Scarlett"i Derya Arbaş büyük bir başarı sağladı. Arbaş, "Rüzgar Gibi Geçti" filminin devamı olarak çekilecek olan "Scarlett" filmindeki 3 önemli rolden birinde oynamaya hak kazandı.Yapımcı Robert Halmi, hepsi dizide irili ufaklı roller alacak 18 adaydan üçünün yarışma sırasında kendisini çok etkilediğini, onun için bu üç kıza dizide önemli roller verileceğini açıkladı.
Robert Halmi'nin Derya Arbaş'a filmde önemli rol vereceğini açıkladığı belirtiliyor. Shof TV tarafından sçilerek bu yarışmaya gönderilen Derya Arbaş'ın yanı sıra, dizide önemli roller üstlenecek diğer iki kız ise İrlanda'nın adayı Caitriona Ni Mhurchu ile İtalya'nın adayı Valentina Forte.

No_Name
28-03-2009, 13:56
Dilhayat Kalfa - (28.12.1739)
(?- 1740) Klasik Türk musikisi literatüründe Dilhayat Kalfa, Dilhayat Kadın, Dilhayat Hanım gibi isimlerle anılan kadın bestekarlarımızın, Reftar Kalfa'yı ayrı tutuarsak, belki ilki ve en büyüğü olan bu sanatçı hakkında yok denebilecek kadar az bilgimiz vadır. bir kadın olması, yetişmis olduğu çağ ve çağın toplumsal anlayışı göz önünde tutulursa günümüzde bile ses sanatımızda müstesna bir yer alması, sanat içerisnde deha çizgisine yaklaşmasından ileri gelir. Adın da anlaşılacağı gibi bestekarımız sarayda görev yaparak "Kalfalık" (Osmanlı sarayında kadın hizmetlilere verilen sıfat) rütbesine ulaşmış bir kimsedir. Nasıl eğitim gördüğü, hocasının kimler olduğu bilinmiyor. 17. yüzyıldan beri Harem'de bir meşkhanenin bulunduğu, güvenilir hocaların burada ders verdiği bilindiğine göre musiki terbiyesini bu yoldan kazandığı kesindir. Kulaktan kulağa gelen söylentiye göre iyi tambur çalarmış.

ESERLERİ
Evcara peşrev, "Eviç beste-Çok mu figanım ol gül-i ziba hıram için", "Mahur beste- Ta-bekey sinemde ca etmek cefa vü kineye" "Evcara saz semaisi"

No_Name
28-03-2009, 13:56
Duygu Asena ( 19.04.1946)
19 Nisan 1946'da İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde pedagoji okudu. İki yıl pedagog olarak çalıştı. 1972 yılında Hürriyet Gazetesi'nde gazeteciliğe başladı. Kelebek Gazetesi'nde köşe yazarlığı, muhabirlik yaptı. Ayrıntılı Haber Gazetesi'nde muhabirlik yaptı. 1976-78 yılları arasında Man Ajans'ta metin yazarlığı görevinde bulundu. 1978'de Gelişim Yayınları'na Genel Yayın Yönetmeni olarak girdi ve Kadınca ile birlikte Onyedi, Ev Kadını, Bella Bayan, First gibi pek çok dergi yönetti. Bu dönem içinde Söz, Sabah, Güneş gazetelerinde köşe yazarlığı, yöneticilik ve röportaj yazarlığı yaptı. Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor.Duygu Asena ayrıca Umut Yarıda Kaldı, Yarın Cumartesi, Bay E adlı üç filmde rol aldı.

* Duygu Asena; annesi, Mustafa Kemal'in yaveri Şevket Öntersev'in kızıdır. Öndersev bilahare CHP Gümüşhane Milletvekili tayin edilir. Babası Muhtar Asena da koyu bir CHP'lidir.
* Amcası Vacid Asena, Birinci Dünya Savaşında İsmet İnönü'nün emir subayıdır. Suriye cephesinde İnönü'nün atı vurulur, esir düşme tehlikesi doğar. Onun üzerine İnönü emir subayı Vacit Asena'nın atını gasp ederek kaçmayı başarır. Ama atsız kalan Vacid Asena esir düşer ve o günden sonra İnönü düşmanı olur. İnönü'ye karşı Demokrat Parti'yi tutar.
* Kadının Adı Yok kitabıyla meşhur olan Duygu Asena, Kadınca ve Kim dergilerinde yöneticilik yaptı. Feminist kimliğiyle öne çıktı.
* Duygu Asena'nın adı bir ara Turizm Bakanlarından Abdülkadir Ateş ile aşk dedikodularına karıştı.


ESERLERİ:

*Kadının Adı Yok 1987 yılında yayınladı. Kitap bir yıl içinde 40 baskı yaparak Türkiye'de satış rekoru, daha sonra filme çekilerek gişe rekoru kırdı. 40. baskının satışları sürerken, Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından muzır bulunarak satışı yasaklandı. Bunun üzerine Duygu Asena'nın açtığı davada kitap aklandı. Yeni baskıları yayınlandı.Kitap 53 baskısıya ulaştı.Bu arada Kadının Adı Yok, Almanya, Hollanda ve Yunanistan'da, bu dillere çevirilerek yayımlandı. İlk baskıları kısa sürede tükendi... Yunansitan'da "best seller" oldu.

*İkinci kitabı Aslında Aşk Da Yok, Kadının Adı Yok'un devamı niteliğindedir. 36. baskıya ulaşan bu kitap da Almanya, Hollanda ve Yunansitan'da yayımlandı.

*Üçüncü kitabı Kahramanlar Hep Erkek 14 öyküden oluşuyor. Bu kitap Kasım 1992'de piyasaya çıktı 18 baskı yaptı.

*Kadınca'daki sevilen yazılardana derlediği dördüncü kitabı Değişen Bir Şey Yok, Temmuz 1994'de piyasaya çıktı, gazete bayilerinde 20 bin liradan satışa sunularak, farklı bir yayıncılık anlayışı getirdi ve bir haftada 70 bin adet satarak yeni bir rekor kırdı.

*Beşinci kitabı olan Aynada Aşk Vardı çıktı. Kitap dört ayda 12 baskı yaptı.

No_Name
28-03-2009, 13:56
Ebru Gündeş ( 12.10.1974)
Ebru Gündeş, 12 Ekim 1974 tarihinde İstanbul´da doğdu.Konfeksiyon işçisi olarak çalıştığı yıllarda sesinin güzelliğini duyan bir tanıdık vasıtasıyla Neşe Demirkat´a götürülür. Amaç, Ebru Gündeş´in Allah vergisi güçlü sesini değerlendirmek ve müzik piyasasına kaliteli ve genç bir ses sunmaktır.Neşe Müzik Yapım, o günlerde henüz kurulmadığı için Neşe Demirkat, bu sesi değerlendirmeleri için Marş Müzik Yapım´ın o zamanki yöneticisi Koral Sarıtaş ve ünlü kemani ve besteci Selçuk Tekay´a yönlendirir onu.Gündeş, bu iki önemli müzik adamından da tam not alarak Marş Müzik Yapım´la anlaşır.
Albüm hazırlıklarına başlamadan önce sahne tecrübesi kazanmak ve şöhret dünyasının büyüleyici dünyasına alışabilmek için bir süre Emel Sayın´a vokalistlik yapar. Güzel sanatçı, çok kısa sürede uyum sağlayarak ilk albümünün hazırlıklarına başlar.

Ve 1993 yılında 'Tanrı Misafiri' adlı ilk albümü müzik dünyasına bomba gibi düşer. Selçuk Tekay´ın prodüktörlüğünü, Özkan Turgay´ın aranjörlüğünü yaptığı albümde Gündeş, ilk albümünde milyonluk satış rakamına ulaşır.
Bu albümle birçok ödüle layık görülen Gündeş, 1994 yılından başlayarak Kral TV Video Müzik Ödülleri´nde 'En İyi Kadın TSM Sanatçısı' ödülünü üç yıl boyunca kimseye kaptırmaz.

Ebru Gündeş, ilk albümün ardından hemen ikinci albümün hazırlıklarına başlar ve ertesi yıl 'Tatlı Bela' yayınlanır. Genç sanatçı, 'Tatlı Bela'da bu sefer ağırlıklı olarak slow ve romantik parçalar seslendirir.

'Ben Daha Büyümedim' adlı üçüncü albümü 1995 yılında çıkar.Albüm, 'Fırtınalar' adlı ilk hitiyle ses getirirken Gündeş, 'Ben Daha Büyümedim' ve 'Çok mu Gördünüz' adlı parçalarla eleştirilere sitem eder.Bu albüm, Ebru Gündeş´in müzik hayatında Serdar Ortaç´la olan birlikteliğin de başlangıcı olur.

'Kurtlar Sofrası' adlı dördüncü albümü 1996 tarihinde çıkar. Bu arada oyunculuk tekliflerini de değerlendiren Ebru Gündeş, albümlerinin ismini taşıyan televizyon dizilerinde başrol alır.

İki yıllık bir aranın ardından 1998 yılında 'Sen Allahın Bir Lütfusun' adlı albümü müzik marketlerdeki yerini alır. Albüm, Selçuk Tekay´ın yanında Kerem Ökten´in yönetmenliği ve aranjörlüğünde gerçekleşir. Oniki şarkının yer aldığı albüm, Ebru Gündeş´in kendi tarzını sağlamlaştırdığı bir çizgidedir.

Ebru Gündeş 2000 yılında hayranlarının karşısına yepyeni bir albümle çıktı. 'Dön Ne Olur' adını taşıyan bu albümünün stüdyodaki tanıtımı sırasında , basın mensupları önünde beyin kanaması geçiren Ebru Gündeş, bir süre hastanede kaldıktan sonra, uzun bir süre de dinlenerek hayranlarından uzak kaldı. Ancak hayranları ona olan sevgilerini albümüne yansıttılar ve Ebru Gündeş´in 'Dön Ne Olur' albümü milyon barajını geçerek büyük bir rekora imza attı. Tarık Ağansoy´un düzenlemelerini yaptığı albümde, genç söz yazarı ve bestecilerin de parçaları bulunuyor. Sezgin Büyük, Altan Çetin, Sinan Özşeker, Ertuğrul Polat, Hakkı Yalçın´ın yanısıra Sezen Aksu´nun unutulmaz 'Hata' parçası da albümde yer alıyor. Sanatçının alışılagelen çizgisini sürdürdüğü albümde bir de sürpriz yaptığı 'Deli Deli' isimli çocuk parçası da yer alıyor.

Uzun bir süre dinlenme döneminin ardından, ilk konserini 11 Mart 2000 gecesi Bostancı Gösteri Merkezi´nde veren Ebru Gündeş, konserin tüm gelirini Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Vakfı Hastanesi Reanimasyon Kliniği´ne bağışladı.
DİSKOGRAFİ:
Tanrı Misafiri (1993)
Tatlı Bela (1994)
Ben Daha Büyümedim (1995)
Kurtlar Sofrası (1997)
Sen Allahın Bir Lutfusun (1998)
Dön Ne Olur (2000)

No_Name
28-03-2009, 14:01
Ece Erken ( 11.05.1978)
Doğum Yeri:Çorlu
Doğum Tarihi:11.05.1978
Göz Rengi:Mavi-Yeşil
Boy:1.68
Kilo:51
Öğrenim Durumu:Beşiktaş Atatürk Lisesi
Dinlediği Müzik Türü: Pop
Sevdiği Yemek:Spagetti
İlgilendiği Spor Dalları:Tenis, binicilik, kar kayağı, izleyici olarak futbol
Tuttuğu Takım:Beşiktaş
Aşk:Hiç yaşamadığım bir duygu
Hobiler:Araba sürmek, müzik, sinema
Fobiler:Başarısızlık, yanlış anlaşılmak, insanları üzecek bir davranışta bulunmak.
Yabancı Dil:Çok iyi derecede İngilizce
Gelecekten Beklentisi:İyi bir haber spikeri olmak
Örnek Aldığı İnsan:Herkesten birşeyler kapıyorum
Sunuculuk Kariyeri:Kral TV, Star, Kanal 6, Number One TV, Genç TV, Show TV

Hayatım... 11 Mayıs 1978'de Çorlu'da doğdum. Burcum Boğa. Babam subay olduğundan dolayı sürekli gezdik. Ağrı, Ankara, Kıbrıs'ta yaşadım. Şuanda İstanbul'da yaşıyorum. Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi mezunuyum. Boğaziçi Üniversitesi'nde televizyon ile ilgili bir bölümde okumak isterdim. İş hayatıma 12 yaşımda, Kıbrıs'ta Bayrak Radyo Televizyon'da başladım. Sonra sırasıyla; Ankara'da Radyo Vizyon'da ve Radyo Genç'te çalıştım. Ardından İstanbul'a geldim ve Kral TV'de işe başladım. Kral TV'den sonra ise, Metropol FM, Alem FM, Show Radyo ve son olarak Radyo Viva'da çalıştım. Televizyonculukta işe ilk Star kanalında başladım. Daha sonra, Kanal 6, Number One TV, Genç TV'de çalıştım. 4 yıldır da Show TV'de program yapıyorum. Bu kanaldaki sabah programım 3 yıldan beri devam ediyor.

Ailem ve arkadaşlarım...

Babamla annem ayrıldı, babam başkasıyla evlendi. Bir ağabeyim var. Deniz Harp Okulu mezunu, şimdi teğmen. Ağabeyim de evlendiği için, ben annemle yaşıyorum. Ayrı eve çıkmayı çok istiyorum ama annem izin vermiyor. Adnan Polat'ın yaptırdığı Polat Residence'da yeni bir ev aldım, annemle oraya yerleşeceğiz. Oraya geçince evimle daha çok ilgileneceğimi düşünüyorum. Çünkü bana ait bir ev olması çok önemli. Evde boş zamanım olduğunda kendim için yararlı işler yapmak isterim. Internet ile ilgilenmek de bunlardan biridir. Internet hem beni oyalıyor, hem de bana çok şey öğretiyor. Daha çok alışveriş yapabileceğim sitelere giriyorum. Henüz hiç alışveriş yapmadım, çünkü kredi kartımın numarası başkaları tarafından kullanılabilir diye korkuyorum. Ancak yapmayı da çok istiyorum. Evde olmadığım zamanlarda arkadaşlarımla sinemaya gidiyorum, akşamları yemeğe çıkıyorum. Ev hayatını seviyorum ancak dışarıda olmak daha çok hoşuma gidiyor. Tatilimi hep Bodrum'da yapıyorum. Yurtdışına gitmeyi çok seviyorum ve istiyorum. En son annem ile Paris'e gittik. İnanılmaz eğlendim, ama orası anne ile değil de mutlaka erkek arkadaş ile gidilmesi gereken bir yer. Çok romantik, herkes elele, gözgöze. Ben, arkadaşlıkta güvene çok önem veririm. Arkadaşımın, bana ait bir sırrı sonuna kadar taşıyacak birisi olması lazım. Dürüstlüğe çok önem verdiğimden, bana karşı her zaman dürüst olmalı. Çok arkadaşım yoktur. Hatta babam subay olduğu için, çok fazla çocukluk arkadaşım da yoktur. Demet isminde bir arkadaşım var, ve en çok görüştüğüm insan da odur. Onunla 5-6 yıldan beri çok iyi dostuz ve benim her sırrımı bilmesine rağmen bir tek sırrımı bile açıklamamıştır. Benim için bu çok önemli. Yani zor günümde, sevgilimse sevgilimin, arkadaşımsa arkadaşımın yanımda olması gerek. Bu çok önemli, çünkü zaten mutlu günümüzde herkes çevremizde. Sadece 2-3 tane kız arkadaşım var, onlar da bana yetiyorlar. Çünkü çok arkadaş çok can yakar gibi geliyor bana.

Sevdiklerim ve Sevmediklerim... Müzik dinlemekten çok hoşlanıyorum. İşimi çok seviyorum, programımı zevk alarak yapıyorum. Yalan, aldatma ve gürültü sevmediğim şeylerdir. Saygı benim için çok önemlidir, bence herkes birbirine karşı saygılı olmalı. Ayrıca araba kullanmayı, eğlence mekanlarına gitmeyi ve dans etmeyi çok severim. Erkek arkadaşımla yemeğe ya da sinemaya gitmek beni mutlu eder. Papermoon'da yemek yemeyi, Bayo Latino'da eğlenmeyi severim. Giyim konusunda ise tercihim genelde spor giyinmektir. Sevdiğim markalar; Donna Caran, Vakkorama, Mango, Homestore gibi gençlerin giyindiği yerlerdir. Yemek yemeyi severim ancak yapmayı sevmem, elimden de gelmez. Bir gün erkek arkadaşıma yemek yapacağıma söz vermiştim. Ancak isteksizliğimi anlayınca, yemeği o yaptı ve bana da öğretti.

Gelecekle ilgili planlarım... İyi bir evlilik yapmak istiyorum, ancak şimdilik erken diye düşünüyorum. Hayatımda birisi olunca saklamam. Gencim, bekarım, bir sevgilim olması doğal. Evliliğe giden bir ilişkim olsun istiyorum. Çocuk sahibi olmak istiyorum. İş hayatım ile iligili yeni projelerim var. 3 yıldır bir sabah programı sunuyorum ve artık insanlar beni o programla özdeşleştirdiler. Başka programlar yapmayı düşünüyorum. Mesela yarışma sunmak istiyorum. Prime time'a geçmek ve diğer yeteneklerimi de sergileyebilmek istiyorum.
Alışkanlıklarım... Dişimi mutlaka fırçalıyorum. Yemek yedikten sonra dişlerimi fırçalamazsam bir rahatsızlık hissediyorum. Giyimime de çok özen gösteririm. Gündelik hayatımda değil de bir arkadaşım ile buluşurken, gece çıkarken ya da bir davete giderken giyimime çok dikkat ederim. Çok sık su içerim. Telefonla çok konuşurum, inanılmaz bir telefon saplantım var. Elimde sürekli telefon, ya telefon açarım ya da mesaj yollarım. Tenisi çok seviyorum. Geçen sene her gün ders alıyordum, bu sayede kendimi oldukça geliştirdim. Kayak yapmayı da çok seviyorum. Ayrıca diziden dolayı ata çok biniyordum. Ama at beni kaçırdığından beri binmiyorum.

Kendimde gördüğüm artılar eksiler... Artılarım; sempatik oluşum, güleryüzlü oluşum, neşeli oluşum. Ayrıca, fiziksel olarak gözlerimi beğenirim. Eksilerim; çok çabuk sinirleniyor ve üzücü olaylar karşısında kendimi fazla yıpratıyor olmam, en ufak birşeye kafamı takıyor ve çok sık ağlıyor olmam. Çok sulugözüm. Özellikle sevgilim varsa, onunla ilgili herşeyi kafama takarım.

No_Name
28-03-2009, 14:02
Ece Temelkuran

1973 İzmir doğumlu. Bornova Anadolu Lisesi’ni 1991’de, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1995’te bitirdi. İlk yazıları Patika dergisinde yayınlandı. 1993’te Cumhuriyet’te gazeteciliğe başladı. Kadın hareketi, siyasi tutuklu ve hükümlüler, Güneydoğu sorunu üzerine çalıştı; röportajlar yaptı. Bütün Kadınların Kafası Karışıktır adlı kitabı 1996’da yayınlandı. Aynı yıl Alman Hükümeti tarafından yılın gazetecisi seçildi ve Almanya’da kadın hareketi üzerine bir araştırma yaptı. 1997 yılında Oğlum Kızım Devletim-Evlerden Sokaklara Tutuklu Anneleri adlı araştırma kitabı yayımlandı. Ardından avukatlık ruhsatnamesini aldı ve bu mesleği –henüz- hiç icra etmedi. Cumhuriyet Dergi için yazdığı “Bekaret Suçtur” adlı yazısıyla Tabibler Odası Yılın Araştırma Yazısı ödülünü aldı. Yurtiçinde ve dışında çeşitli dergilerde yazılar yazdı. CNN Türk’de muhabirlik yaptı. Daha sonra şiir-metin (poem&prose) türündeki İç Kitabı yayımlandı. Eylül 2002’de şiir-metin türündeki üçüncü kitabı Kıyı Kitabı’nı yazdı. Milliyet’teki köşe yazıları sebebiyle BAL Vakfı tarafından “Beyaz Yorum” ödülüne layık görüldü. Milliyet gazetesinde ”Kıyıdan” adlı “köşesinde” yazmaya devam ediyor.

No_Name
28-03-2009, 14:02
Edibe Sözen
AKP İstanbul Milletvekili
1982 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. 1984 yılında, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Bölümü'nde yüksek lisansını tamamladı. 1989 yılında yine aynı bölümde "Toplumsal Yapı, Değişme ve Toplumsal Kimlik" başlıklı teziyle, doktora unvanını aldı. 1991-1993 yılları arasında Wisconsin Üniversitesi Communications Arti bölümünde Honorary Fellow statüsüyle "Sosyal Temsiller Teorisi" ve "İnsan İletişimi" konularında çalıştı. 1994 yılında uygulamalı sosyoloji doçenti bilahare de profesör oldu. 1985'ten günümüze İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görevini sürdürdü. Bir ara Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 16 Kasım 2006 tarihinde yapılan AK Parti 2. Olağan Kongresi’nde MKYK Üyesi seçildi. Kongre sonrası yapılan iş bölümünde AK Parti Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı oldu. 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde AKP İstanbul Milletvekili seçildi.

ESERLERİ:
1.Medyatik Hafıza (1997)
2.Demir Kafes’ten Plastiğe Kimliklerimiz (2000)
3.Söylem (2000)
4.Kertenkele Mantığı (2004)

No_Name
28-03-2009, 14:02
Ekin Deligöz
HABER

O nasıl söz Deligöz ?
TÜRK MİLLETVEKİLİ HADDİNİ AŞTI

Almanya'daki Müslüman kadınlara ”başörtülerinizi çıkarın” çağrısında bulunan Federal Milletvekili Ekin Deligöz'e tepkiler çığ gibi;

Almanya'daki Müslüman kadınlara "başörtülerinizi çıkarın" çağrısında bulunan ve başörtüsünü uyuma engel gösteren Federal Milletvekili ve Meclis Aile-Çocuk Komisyonu Sözcüsü Ekin Deligöz'e sivil toplum örgütlerinin ardından halk da tepki gösteriyor.

İHA muhabirinin konuyla ilgili görüşlerini aldığı Türk bayanlar, Deligöz'ün çağrısını anlamsız ve yersiz bularak kınadı.

Stuttgart'ta ikamet eden Türk vatandaşlardan kasiyer Ay şe Dalkıran, "Biz Almanya'da yaşayan göçmen kökenliler olarak buranın hür ve demokrat bir ülke olduğuna inandık ve inanıyoruz. Biz burada Alman toplumuyla uyum içersinde yaşıyoruz. Ama benim dinimin öngördüğü başörtüsüne kimse karışamaz ve karışmaya da hakkı yoktur. Uyum, dini istismar ederek sağlanamaz. Hem bu, insan haklarını zedeleyici olur" dedi.

Ev hanımı Ayşe Karahan adlı vatandaş ise, "Ben başı açık biri olarak Milletvekili Ekin Deligöz'ün 'başörtüsünü çıkarın' çağrısını şiddetle kınıyorum. Bu açıklama bence olumsuzdur. Kendilerini parlamentoya bizlerin sorunlarını çözmeleri için yolladık. Bu gibi konularla ilgilenmesi için değil" ifadelerini kullandı.

Bir başka ev hanımı Bayan Tayyar da, "Sayın Deligöz'ün bu talihsiz açıklamasını duyunca üzüldüm. Bu açıklamayı kınıyorum. Türk asıllı birinin bunları söylemesi gerçekten çok üzücü. Biz Müslümanlar'a Almanlar çoğu yerde göz yumuyorlar, hoşgörü gösteriyorlar ve hatta çalışmamız için de müsaade ediyorlar. Hatta okullarda bile bu aynı durum söz konusu. Burası demokrasi ülkesi, ben bu demeci kendisine yakıştıramadım" diye konuştu.

Emlak danı şmanları Ömür Gökçe ve Mine Balkan ise konuyla ilgili şunları söyledi:
"Sayın Deligöz'ün açıklamasını kınıyoruz, çünkü baş örtüsünü çıkartmakla uyumun alakası yoktur. Bizim dinimiz İslam ve İslam Dini'nde bir zorlama yoktur. İsteyen başını açar, isteyen kapatır. Böyle bir mecburiyet yoktur, biz de İslam Dini'ne mensup bir kişi olarak kapatanlara saygı duyarız. Bu açıklamanın uyumla uzaktan yakından hiç alakası bulunmuyor. Böyle bir açıklamanın bir milletvekilinden gelmesini kınıyoruz, çünkü Almanya demokratik bir ülke."

Ev hanımı Gülseren Eren, "İnsan kendi isteği ile ister kapanır, ister başını açar. Ancak o bir milletvekili, bizim gerçek problemlerimizle ve durumlarımızla ilgilenmelidir. Milletvekilleri, biz nasıl geçiniyoruz ve dertlerimiz ne, onlarla ilgilensinler, başörtüsüne takmasınlar. Başörtüsüne bir problemmiş gibi yaklaşmasınlar. Kimsenin kimseye karışmaya hakkı yoktur" dedi.

Bir başka kasiyer Zeynet Güler de, "Bu açıklama, tamamen üzücü bir olaydır. Başörtüsü için yapılan bu açıklamalar bence yanlış ve hatalı açıklamalardır. Almanya'da yaşayan biri olarak insanların inançları doğrultusunda isteyen istediğini yapabilme özgürlükleri vardır görüşündeyim. Bu açıklamanın altında her şey olabilir. Sayın Milletvekili Deligöz, şahsi fikirlerindense toplumun fikirlerine kulak asmalıdır. Ben böyle bir açıklamayı açıkçası çok kınıyorum" diye konuştu.

İHA
19/10/2006

No_Name
28-03-2009, 14:03
Eleni Küreman ( 1921)- (2001)
1921 yılında İstanbul'da doğan Eleni Küreman, gazeteciliğe 1947 yılında Associated Press Ajansı'nda başladı. Kısa sürede spor ve polis haberleri fotoğrafları ile ün yapan Küreman, Vakit, Son Dakika, Son Posta ve Yeni Şafak gazetelerinde çalıştı. 2001 yılında öldü.

Yeni Gün Gazetesi'nden 1972 yılında emekli olan Eleni Küreman'ın, çeşitli mesleki ödülleri bulunuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

İlk kadın fotomuhabiri öldü!
Türk basınının ilk kadın fotomuhabiri Eleni Küreman, tedavi gördüğü SSK Göztepe Hastanesi'nde öldü.(Temmuz 2001)

No_Name
28-03-2009, 14:03
Elif Şafak

1971 yılında Strasbourg’da doğdu. İlk (öykü) kitabı Kem Gözlere Anadolu 1994 yılında basıldı. Halen ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde araştırma görevlisidir

ESERLERİ

Elif Şafak, Mahrem
İlk romanı ’Pinhan’ ile 1998 yılında Mevlana Büyük Ödülü’ nü kazanan Elif Şafak Metis Yayınlarından çıkan üçüncü romanı ’Mahrem’ ile okuyucu karşısında. Şafak daha önce İletişim Yayınlarından çıkan ’Pinhan’ ve ’Şehrin Aynaları’ adlı romanlarında olduğu gibi bu romanını da tarihsel fantezi tarzında yazarak geçmişle gelecek arasında köprü kuruyor ve kahramanlarını yine İstanbul’da buluşturuyor. Yazarın ilk romanı ‘Pinhan’ hem erkek hem kadın olan dervişin kendini keşfetme amacıyla Denizli’deki Dürri Baba tekkesinden yola çıkarak İstanbul’a varması ve kendisi gibi iki başlı olan şehri kurtarmasıyla sonuçlanıyor. İkinci romanı ‘Şehrin Aynaları’ ise Engizisyon Mahkemelerinden kaçan Miguel, İsabel ve Andres’ in İspanya’da başlayan ve aynalar şehri İstanbul’da devam eden öyküsünü anlatıyor.

Mahrem’e baktığımızda Elif Şafak yine İstanbul’da yaşayan şişman bir kadının öyküsünü anlatıyor. Şişman kadının en büyük derdi ise insanların gözlerini sürekli olarak üzerinde hissetmesi ve insanlara seyirlik malzeme olmaktan hoşlanmadığı için evden dışarı çıkmak istememesidir. Özellikle de cüce sevgilisi Be-Ce ile birlikte dışarı çıkmaktan çekiniyor ve bunun sebebini de şöyle açıklıyor: “Yüz otuz iki kiloluk gövdemin adımlarına ayak uydurmaya çalışırken seksen santimlik sevgilim, insanlar birbirlerine bizi gösterip bizi seyredeceklerdi. Dudaklarındaki alaycı tebessümleri bastırma gereği duymadan sevişip sevişmediğimizi geçireceklerdi akıllarından. Bir an bile gözlerini ayırmayacaklardı gözlerinin önündeki görüntünün gülünçlüğünden. Şişko ile cücenin seyirlik tezatını belki de günlerce düşürmeyeceklerdi dillerinden.”

Elif Şafak, gözün kendisinin hiçte masum olmadığını anlattığı kitabını ‘görmeye ve görülmeye değer bir roman’ olarak tanımlıyor. 1999 İstanbul’ undan 1880’lerin Pera’sı arasında bir köprü kurmasını kendisi ile yapılan bir röportajda şöyle açıklıyor: "O dönemde yaşama yeni giren moderniteyle birlikte Osmanlı’nın görsellik anlayışında bir değişiklik olması. Modernite olgusuyla birlikte görsellik yeni bir anlam kazanıyor ve bunun odak noktasında da kadının bedeni yer almaya başlıyor. Kadın etek boyundan vücut hatlarına kadar her şeyiyle seyirlik malzemeye dönüşüyor. Modernleşme tartışmasının odak noktasında kadın ve kadın bedeni vardır zaten. Modernite bir seyirlik dünya inşa eden 1880’deki Pera’nın vurgusu bu: O dönemde Osmanlı’da bir seyirlik dünyanın malzemesiydi.” Romanda 1880’lerin Perasında Keramet Memiş Efendi vişne rengi çadırında hem kadınların hem de erkeklerin gözüne hitap edecek seyirlik bir dünya hazırlıyor. Kadınların kendilerinden çirkin kadınlar görmekten hoşlandığını bildiği için onlara çok çirkin kadınlar gösterirken erkeklere de vişne çadırında çok güzel kadınlar gösteriyor.

Romanın Nazar Sözlüğü bölümü de ilgi çekiyor. Şişman kadın, sevgilisi Be-Ce ’nin üzerinde çalıştığı sözlüğü okuduğu zaman orada karşılaştığı ’şişko’ kelimesi ile sevgilisinin gözünde sadece Nazar Sözlüğünün araştırılması gereken bir maddesi olduğunu fark ediyor. “Şişko: O kadar şişmanmış ki, ne zaman insan içine çıksa herkes işini gücünü bırakıp onu seyredermiş. O da gözlerden o kadar rahatsız olurmuş ki, gidip daha çok yemek yer, daha çok şişmanlarmış. (Şişko’nun çocukluğunu araştır)”

29 yaşında bir öykü kitabı ve üç roman sahibi Elif Şafak çok başarılı bir yazar. Eserlerinde eski ve şiirsel bir dil kullanan Şafak dilin derinlerine inmeyi başarabilmiş bir yazar. İleride çok daha güzel romanlar yazacağına inanıyorum.

No_Name
28-03-2009, 14:03
Elisabeth Özdalga
Elisabeth Özdalga 1946 Göteborg (İsveç) doğumlu. Göteborg Üniversitesi'nde sosyoloji öğrenimi gördü, doktorasını da orada yaptı. 1983'ten beri ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nde öğretim görevlisi. 1999-2002 arasında İstanbul'daki İsveç Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü'nü yürüttü. Son olarak Late Ottoman Society. The Intellectual Legacy [Geç Osmanlı Toplumu - Entelektüel Miras] adlı kitabın (Routledge Curzon, Londra, 2005) editörlüğünü yapmıştır.

No_Name
28-03-2009, 14:03
Elvan Abeylegesse
Orta ve uzun mesafe koşucusu.
11 Eylül 1982 tarihinde Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'da doğdu. Yedi çocuklu bir ailenin, altıncı çocuğu olarak dünyaya geldi. 1999'da Enka Kulübü tarafından Türkiye'ye getirildi. Türk vatandaşı olduktan sonra Elvan Can adını aldı. 2001'de üç ayrı dalda Avrupa gençler şampiyonu oldu. 2003 yılında Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 5.000 metre beşincisi oldu. 2004 yılında Norveç'in Bergen kentinde, "Bislett Oyunları" adı altında Fana Stadı'nda düzenlenen ve atletizm dünyasının en önemli organizasyonlarından biri olan ve 6 ayaktan oluşan Golden League'in ilk ayak yarışmalarında, bayanlar 5.000 metrede 14.24.68'lik derecesiyle dünya rekoru kırarak birinci oldu. Daha sonra rekoru Etiyopyalı Meseret Defar tarafından önce New York'da kırılmış ve sonra Oslo da daha da geliştirilmiştir (14.16.63)

Kendi dalında dünya sıralamasında 7. sırada yer alan atlet, 1.500 metre, 3.000 metre ve 5.000 metre mesafeleri koşmaktadır.

11. Dünya Atletizm Şampiyonası'nda milli atlet Elvan Abeylegesse, bayanlar 10.000 metrede ikinci olarak gümüş madalyanın sahibi oldu.

2008 Pekin 10.000 metrede gümüş madalya alarak atletizm dalında olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan ilk Türk sporcusu olarak tarihine geçti.

No_Name
28-03-2009, 14:03
Emel Korutürk
Emel Korutürk, güne özel kalem müdürlerinin randevu tesbitleri ile başlardı.Tanıdığı tanımadığı kişilere saat ayırırdı. Eşi Fahri Korutürk ile birlikte kermeslere, toplantılarına katılırdı. Mükemmel dilbilgisi ile kordiplomatiğin sevdiği bir ev sahibesiydi. En sevdiği görevi salonların çiçek düzenini yapmaktı. Çocukluğu ünlü sanatçılar arasında geçmiş olan Emel Korutürk aile koleksiyonundaki seyretmeye doyamadığı ünlü Türk ressamlarının tablolarından birkaç tanesini de Köşk'ün duvarlarına astı. Bayan Korutürk'ün uzun yıllar süren büyükelçilik hayatından tecrübesi vardı.
Emel Hanım ailenin samimiyetini korumak biraz ev sıcaklığı getirmek önce köşke kendi deyimiyle "hafiflik" getirdi. Annesinden kalan büyük kristal avizeyi Çankaya salonlarına taktırdı. Bu arada da Çankaya'ya yerleşirken kendisinin getirdiği eşyaların bir listesini çıkararak köşkün emektarı Yusuf Efendi'nin envanter defterine kayıt ettirdi.

Bu arada da Çankaya'ya yerleşirken kendisinin getirdiği eşyaların bir listesini çıkararak köşkün emektarı Yusuf Efendi'nin envanter defterine kayıt ettirdi. Bu arada da Çankaya'ya yerleşirken kendisinin getirdiği eşyaların bir listesini çıkararak köşkün emektarı Yusuf Efendi'nin envanter defterine kayıt ettirdi. Bir gün Yusuf Efendi'ye, "Belki hayret edersin, neden böyle yapıyor diye.. Ama arkamdan birşey söylerler diye korkuyorum" dedi. Yusuf Efendi güldü: "Hanımefendi siz ne yaparsanız yapın. Gene de söylerler" diye cevap verdi. Emel Korutürk 6 Nisan 1973 - 6 Nisan 1980 tarihleri arasında Çankaya Köşkü'ne evsahibeliği yaptı.

No_Name
28-03-2009, 14:03
Emine Ayna
1968 Diyarbakır doğumlu, ortaokul mezunu ve bekar. Gökkuşağı Kadın Derneği'nin kurucu başkanı. Milletvekili olmadan önce Adana'da yaşıyordu. DTP'den Mardin milletvekili oldu.

Kürt kökenli olmasına karşın Kürtçe bilmeyen Ayna, kamusal alanda Kürtçenin kullanılmasını istiyor. Emine Ayna'yı DTP için 'özel' kılan yanlarından biri Tokat'ın Kızıldere köyünde Mahir Çayan'la birlikte öldürülen THKO üyesi Ömer Ayna'nın kuzeni olması. Konya'da yaptığı bir konuşmada, Abdullah Öcalan'ın zehirlendiğini iddia ederek, "Bu, bir savaş kışkırtıcılığıdır." diyen Ayna, diğer yandan da şiddete karşı olduğunu ve tüm sorunların TBMM çatısı altında çözülmesi gerektiğini belirtiyor.

HABER

DTP'de '3 başlı yönetim' dönemi başladı
Habib Güler
Zaman 9 Kasım 2007

Demokratik Toplum Partisi (DTP), 2. olağanüstü kongresini yaptı. Tek aday olan Nurettin Demirtaş, genel başkan seçildi. Parti Meclisi'ne (PM) giren Mardin Milletvekili Emine Ayna, fiilen 'eşbaşkanlık' görevinde bulunacak.
DTP'nin TBMM grup başkanlığını ise Mardin Milletvekili Ahmet Türk sürdürecek.
Emine Ayna (Genel Başkan Yardımcısı-Eşbaşkan): Çayanla birlikte öldürülen Ömer Ayna'nın kuzeni.

No_Name
28-03-2009, 14:04
Emine Erdoğan

HAKKINDA YAZILANLAR

Emine Erdoğan'ın hayatı kitap oldu

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın hayatını konu alan "Emine Erdoğan: İktidara Taşıyan Kadın" adlı kitap, piyasaya çıktı.

Gazeteci Ayla Özcan'ın hazırladığı, Emine Erdoğan'ın hayatının yakınları ve onu tanıyanların gözünden anlatıldığı kitap, Birharf Yayınları tarafından yayımlandı.

Kitapta, bir yakınının "29 yıl önce giydiği gelinliği bile kimsesizlere verdi" sözleriyle hayırseverliğine dikkat çekilen Emine Erdoğan, ortanca ağabeyi Eyüp Gülbaran tarafından "Biz çok mutlu bir çocukluk geçirdik. Eski İstanbul'u doya doya yaşadık. Emine, hepimizin biricik kardeşiydi. Hepimiz onun üzerine titrerdik" şeklinde anlatıldı. Kitapta, Emine Erdoğan'ın "cici anne" dediği ve annesi Hayriye Gülbaran'ın da komşusu olan İfakat Haydargil ise, "manevi kızının" kendisine çok baktığını ve annesi Hayriye Gülbaran öldüğünde göğsüne yatarak, "Sen benim ikinci annemsin, üzülme" diyerek ağladığını anlattı. Kitapta, Haydargil'in şu sözlerine yer verildi: "Annesine babasına çok baktı. Hayriye Hanımla, Cemal Beyin muhabbetleri çok güzeldi. Birbirlerini çok seviyorlardı. Annesi Emine'yi hiçbir yere bırakmazdı. '4 erkekten sonra olan o benim biricik kızım' derdi. Hep ona hayırlı bir kısmet bulsun diye dua ederdi." AK Parti Bakırköy eski İlçe Başkanı Emine Nalbantoğlu ise kitapta, Emine Erdoğan'la ilk kez 1994 yılında Bakırköy'de bir ev toplantısında tanıştığını anlatarak, "Çok etkilidir. Çok fedakardır. Emine hanım, asla emrivaki yapmaz. Ödü patlar insanlara öyle davranmaktan. İsrafı hiç yoktur. Kimseyi eleştirmez. Çok lüks evlerde oturabilirdi. Herkesin yaşadığı gibi yaşamayı hep tercih etti" ifadelerini kullandı.

-"LİDER EŞİ DİYEMEM, LİDER MİZAÇLI BİR KADIN..."-

Kitapta, Eski Refah Partisi'nin İl Hanımlar Komisyonu Başkanı Sibel Eraslan ise Başbakan Erdoğan hapse girdiğinde Emine Erdoğan'ın çalışmalarını tek başına devam ettirdiğini belirterek, Çekmeköy'de bir düğün salonundaki toplantıda partilileri teselli etmesini şöyle anlattı: "Salon tıklım tıklımdı. Salon sahibi gelip 'salon yıkılacak' diye bizi uyardı. Balkon demirleri ve merdiven tırabzanları kırıldı. Tayyip Bey'in haksız yere hapse girmesi bir infiale sebep olmuştu. Emine Hanımın geldiğini duyan herkes ağlayarak yollara düşmüştü. Kendisini içeri zorla sokabilmiştik. Yazdıkları çok güçlü bir metindi. Bizzat kendi yazmıştı. 'Bugünler geçecek, bizi güzel günler bekliyor' derken sesi titriyordu. Ağlayan herkesi teskin etti. Metaneti inanılmazdı. O kadar güçlüydü ki ve o kadar inançlı sanki başı örtülü bir amazon gibiydi. Eşi hapisteyken bile çalışmaları aksatmadı asla. Onun için sadece bir lider eşi diyemem, lider ruhlu, lider mizaçlı bir kadın..." -"ÇOK DUYGUSALDIR"- AK Parti İstanbul Eski İl Sosyal İşler Başkan Yardımcısı Nilgün Diptaş da, Emine Erdoğan'ın bilinmeyen yönlerini şöyle anlattı: "Çok duygusaldır. Evde otururken bile ne yapsak, neler üretsek diye düşünür. Kafası hep meşguldür. Hastaya oturur üzülür, sevincini de mutlaka paylaşır. ...Sesi çok güzeldir. Evde olunca birlikte şarkı söylerdik. Ben şimdi ud kursuna gidiyorum. ...Çok iyi Arapça bilir. Kur'an-ı Kerim'i çok iyi okur. ...Nefsine çok hakimdir. Kafasına bir şey koyarsa onu mutlaka yapar. Kafasına taktığı bir şeyi mutlaka yapması lazım. ...Araba kullanmayı hem çok sever, hem de iyi araba kullanır. 1990'lı yıllarda tam yılını hatırlamıyorum, ehliyet almıştı. Sonra kullanıyordu da. Ama Tayyip Bey Belediye Başkanı olunca rahat kullanamaz oldu. Sonra da bıraktı. ...Sigara içmez, içeni de hemen uyarır, yanında asla içirtmez, içene çok kızar. Tayyip Bey de çok kızar..." Kitabın sonunda Emine Erdoğan'ın, fotoğraf albümü de yer alıyor. İÜ Turizm İşletmeciliği Eğitim Programı'ndan mezun olan Ayla Özcan, 1991 yılında Meydan gazetesinde başladığı meslek yaşamını, halen Vatan gazetesinde sürdürüyor.

No_Name
28-03-2009, 14:04
Emine Işınsu ( 1938)
(1938-) Yazar, Kars'ta doğdu. Halide Nusret Zorlutuna'nın kızıdır. Ankara Koleji'ni bitirdi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi iken öğrenimini yarıda bırakarak fıkra yazarlığına başladı. 1971'de bir neslin yetişmesinde büyük etkisi olan ilim ve fikir dergisi Töre'yi çıkardı. Kocasının görevinden dolayı bir süre Suudi Arabistan'ın Dahran şehrinde kaldı.

ESERLERİ:

AZAP TOPRAKLARI

Batı Trakya'da yaşayan Türkler'in, altmışlı yılların ikinci yarısında gördükleri eziyeti, ora ahalisinin yaşantısını, umutlarını, beklentilerini anlatır.

SANCI

Yetmiş öncesinin solcuları tarafından katledilen ülkücü Dursun Önkuzu'nun gerçek hayat hikâyesini anlatır, o tarihin Türkiyesi'nden kesitler verir.

CANBAZ

Türkiye'de sendikacılık hareketinin başlangıcını, bir kısımsendikacının dejenerasyonunu, onlara direnen bir kadın sendikacıyı ve bu arada sağ ve sol gruplaşmalardaki fikir ayrılıklarını ve bazı grupların sendikalara hakimiyetini anlatır.

ÇiÇEKLER BÜYÜR

Yetmişli yılların ilk yarısında, Bulgaristan'da yaşayan Türk azınlığın, Bulgar milliyetçiliğine ve Marksizme tutsak olmuş yaşantısını, çektiği maddî-manevî ıstırabı, orada yaşayan Türkler'in umutlarını, beklentilerini, Bulgaristan'ın Türk azınlıklar üzerinde oynadığı oyunları ve Türkiye'ye uzanma gayretlerini anlatır.

KÜÇÜK DÜNYA

Bin dokuz yüz ellilerde, yüksek tahsilli bir İstanbullu kızın, evlenip Şanlıurfa'ya gitmesini; orada Urfa'nın mistik havası ile kadının eşinin arkadaşlarından biriyle asla kelimeye dökülmeyen, su yüzüne çıkmayan büyük aşkını anlatır.

ATLI KARINCA

Türkiye'de yarı aydınların içinde bulundukları kısır döngüyü, boşa çabalarını, lâf kalabalıklarını, bu arada; "hakikat"e, "doğru"ya ulaşmak için gayret sarfedenleri anlatır.

BiR GECE YILDIZLARLA

Emine Işınsu'nun değişik bir lezzet alarak okuyacağınız muhtelif küçük hikâyelerinden oluşmuş bir eserdir.

KAF DAĞININ ARDINDA

Memleketin karışık zamanlarında, solda şöhret olmuş romancı olan Mevsim, maddî bakımdan da, olağanüstü bir duruma sahipti... Fakat bütün bunlar, devamlı bir arayış içinde bulunan Mevsim'e yetecek miydi?... Mevsim'in ruhu açtı ve hayatın kendisine sunduğu maddi imkanlarla doyum bulamıyordu. Mehmet onun için; bir roman kahramanı, bir sevda, aynı zamanda maneviyat kapısını açan anahtar olacaktı, ama galiba bu anahtar, Kaf Dağı'nın arkasındaydı.. Ve Mevsim'in kendi içine doğru çileli seyahatini bu eserde okuyacaksınız.

CUMHURiYET TÜRKÜSÜ

1922'nin kolu kanadı kırık Osmanlı İmparatorluğu.. Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulalı bir yıl geçmiş... İstanbul hâlâ işgal altında. Mustafa Kemal ve muhalifleri.. Sakarya'nın bu muzaffer Kumandanı'na karşı bunca itham neden? O, Türkçü fikirleri fiiliyata döken bir Kumandan değil midir, o halde?.. Eski Osmanlı Mutasarrıfı Hüseyin Hüsnü Bey'de kristalleşen Osmanlılık fikri.. Jön Türkler, İttihat ve Terakki ve onun muhalifi Hürriyet ve İtilâf Partisi.. Bir yanda Türkçüler.. bir yanda, İngiliz himayesi ve Amerikan mandası taraftarları.. Velhasıl zor günler, acı günler yaşanmakta, çökmekte olan İmparatorluğun mirasında Anadolu, dişi ile tırnağı ile, kadını ve erkeği ile son ve kesin bağımsızlık ve özgürlük savaşına hazırlanıyor.

DOST DiYE DiYE

Yazar, bu denemeleriyle, Âyetler'in ışığında bir "gönül yolu" sunuyor okuyucularına.

No_Name
28-03-2009, 14:04
Emine Şenlikoğlu ( 27.05.1953)
27 Mayıs 1953 yılında dünyaya geldi. İlk-Orta ve İmam-Hatip lisesini dışardan bitirdi.Yurt içi ve yurt dışında birçok konferanslar verdi.İlk kitabı Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar’dır.

Şenlikoğlu, 1985 yılından itibaren Mektup Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği'ni yürütmektedir.İki çocuk annesidir.

ESERLERİ

İsimsiz Kitap
Emine Şenlikoğlu
Mektup Yayınları

Burası Cezaevi
Emine Şenlikoğlu
Mektup Yayınları

No_Name
28-03-2009, 14:04
Emine Uşaklıgil
Halit Ziya Uşaklıgil'in torunu. Emine Uşaklıgil Kopenhag Kahire Washington ve Paris'te görev yapmış bir büyükelçinin Bülent Uşaklıgil'in kızıdır. 1975 yılında Ayrıntılı Haber gazetesinde gazeteciliğe başladı. 1977 yılından sonra Cumhuriyet gazetesinde çalıştı.Son olarak Yeni Yüzyıl gazetesinde yazdı. Emine Uşaklıgil, Osmanlı hanedanından bir prensle evlendikten sonra boşandı ve İsviçre'den Türkiye'ye geldi.Bilahare Asaf Savaş Akat’la evlendi, boşandı.


En hakikî üçüncü Cumhuriyet’çi
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 25 Kasım 2000

Bir taraftan Türk basını deyince akla gelen ailelerden olan Abalıoğlu Yunus Nadi'nin, diğer taraftan da ünlü edebiyatçımız Halid Ziya Uşaklıgil'in torunu olan Emine Uşaklıgil, 1991'de Cumhuriyet'te yaşanan kırılmanın da en yakın tanıklarından biridir

Annemin babası daha evvel vefat etti, onu hiç tanımadım. Diğer büyükbabamı tanıdım ama çok küçüktüm. Babaannem ile anneannem ise onlardan daha sonra vefat etti. Ama yine de uzun yıllar oldu. Şimdi ne kadar pişmanlık duyduğumu anlatmam imkansız. Pişmanlığımın sebebi, daha önce onların hikâyelerini dinlememem. Rivâyete göre Konya'dan gelmiş bizimkiler, o kadar. Gerisi yok. Şimdi araştırmaya kalksam bile, bizimkiler hakkındaki bilgilere ulaşmam Emine Uşaklıgil kadar kolay olmasa gerek. "Geçmiş hakkında çok az bilgim olduğunu itiraf etmem lazım." Bu Emine Uşaklıgil'in sözü: "Fakat Halid Ziya dedem tarafından eskilere dayanan bir soyağacı ortaya çıkmış durumda. Aslı kayboldu, yeni baştan oluşturuldu fakat şu an bende henüz yok, bir akrabamızda." Dedim ya, benim pişmanlığımın artık faydası yok. Fakat Emine Hanım böyle bir şansa hâlâ sahip.
Emine Uşaklıgil, Türk basını deyince akla gelen bir aileden, Cumhuriyet gazetesini kuranların torunu. Babasının tarafı da ünlü edebiyatçımız Halid Ziya Uşaklıgil'in soyuna dayanıyor Emine Hanım'ın. Yani Halid Ziya'nın 'öz' torunu. Emine Hanım'ı biraz Günaydın'dan, daha çok da Cumhuriyet'ten tanıyoruz. Şimdilerde ise IBS Danışmanlık ve Araştırma Şirketi Yönetim Kurulu üyeliğinin yanında internette NTV—MSMBC'deki yazılarından biliyoruz.

Emine Hanım baba tarafından Aşk—ı Memnû'nun yazarı Halid Ziya Uşaklıgil'in torunudur. Halid Ziya Uşaklıgil ile Atatürk'ün eski eşi Latife Hanım'ın (Latife Uşaklı'nın diğer kızkardeşi Vecihe Hanım da Osmanlı'nın son seraskeri Müşir Mehmet Rıza Paşa'nın oğlu Süreyya İlmen'le evlenir. Onun işadamı oğlu Erdem İlmen ise İsmet İnönü'nün yeğeni —kardeşinin çocuğu— Mutlu Temelli ile birleştirir hayatını. Süreyya İlmen'in İngiltere'de tekstil işi yapan torunu Birgül İlmen ise, eski cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk'ün eşi Emel Hanım'ın yeğeni ekonomist Ömer Aral'la evlenir) babası Muammer Bey kardeş çocuklarıdır. Halid Ziya Uşaklıgil, Meclis—i Ayan Reisi Emin Ali Efendi'nin Boşnak kökenli Fahriye Hanım'la evliliğinden doğan Memnune Hanım'la evlenir. Çiftin bu evliliklerinden Vedide, Bihin, Güzin, Sadun, Vedat, Bülent adında çocukları olur. Vedide, Güzin ve Sadun erken yaşta vefat eder. Emine Hanım'ın da babası olan Bülent Uşaklıgil hariciyeci olmayı koyar kafasına. Olur da. Bülent Bey, 1933'te Abalioğulları'nın kızı Leyla Hanım'la evlenir ve eşiyle birlikte Fethi Okyar'ın Büyükelçi olduğu Londra'ya gider.

Nadi ve Uşaklıgil
Leyla Hanım, çiftçi Abalıoğlu ailesinden bir ara tapuda çalışan Fethiyeli Abalızade Halil Efendi'nin Ali, Sadık, Ömer, Abdullah, Gülsüm, Mehmet Yunus Nadi adındaki çocuklarından en sonuncusunun kızıdır. Atatürk'ün emri ile Cumhuriyet gazetesini kuran Yunus Nadi'nin hayat hikâyesi biraz da Türk basın tarihinin hikâyesidir aslında. 1879'da Fethiye'de doğan İttihatçı ve milliyetçi Yunus Nadi, —öncesinde de başka gazetelerde çalışır fakat— 1920'lerde Yeni Gün gazetesini çıkarır. Atatürk'ün teklifi ile Hakimiyet'i Milliye ile Yeni Gün'ü birleştirerek İttihat Terakki'nin binasında 1924'te Cumhuriyet adıyla yayınlamaya başlar. Leyla Hanım, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman yanlısı yayınlarından dolayı da 'Yunus Nazi' olarak lakap takılan işte bu Yunus Nadi'nin, kökeni bir şekilde İsfendiyaroğulları'na dayanan Nazime Hanım'la evliliğinden olan dört çocuğundan ikincisidir. Nazime—Yunus Nadi çiftinin ilk çocukları Nadir Nadi (Berin Nadi ile evlenir) Cumhuriyet'in bir numaralı hakimi olarak tanınır. 1969'da vefat eden küçük oğlu Doğan'ın (Mary Elizabeth ile evli idi. Suzan ve Mina adında iki çocuğu oldu.) dışında çiftin son çocukları olan Nilüfer Hanım avukat Niyazi Nun'la evlenir (Onlar da iki çocuk sahibidir: Lâle ve Ali).

Fransız ekolünden
Leyla—Bülent Uşaklıgil çifti Fransa'ya geçtiklerinde ikinci çocukları Emine (birincisi Zeynep, Türkiye'de doğar. Amerikalı Homer Lange ile evlidir.) dünyaya gelir. Küçük Emine Türkiye'ye ilk defa henüz birkaç aylık iken gelir: "Döndüğümde hem annemin babası hem de babamın babası yeni vefat etmişti. Onun için oldukça hüzünlü bir atmosfer söz konusu. Ankara'da oturduğumuz ev de bugünkü İsrail sefaretinin binası idi. Büyük bir bahçe içinde ve güzel bir ev." Emine, bilinçlenmeye başladığında yine yurtdışında bulur kendisini. Bülent Uşaklıgil, bu sefer büyükelçidir. 1950'de aile Kopenhag'a gider: "Türkiye'den tekrar ayrıldığımızda henüz okula başlayacak yaşta değildim. Onun için Danimarka'da başlıyorum ilkokula. Oradaki en iyi okul, anne ve babamın kafasına göre Fransız okulu olduğu için hasbel kader Fransız sistemi içinde okudum, orta, lise ve üniversiteyi." Henüz onbir yaşlarında iken diplomat olan babası ile politika sohbetleri yapan birisi olan Emine, orta okul öğrencisi iken okuldan uzaklaştırılır: "Danimarka'da bir rahibe okulu idi. Sevmediler herhalde. Babama birgün okuldan bir telefon geldi. Ben bekliyordum da biraz. Telefonda 'Biz bu çocuğu artık istemiyoruz' dediler. Herşeye cevap verir, tartışırdım. Sonuçta babam, verebileceği en büyük cezayı verdi, hiç bir şey söylemedi." Fakat Bülent Uşaklıgil, kızının eğitimi için başka bir okul düşünmediğinden kızına mektupla eğitim aldırır. Bu ceza bir yıl sürecektir: "1960 senesinde babam Kahire'ye büyükelçi olarak atanınca bayram ettim. Dört duvar arasından kurtulacaktım çünkü."

Tipik bir diplomat ailesi hayatı süren Emine de dolayısıyla, Türkiye'nin geçirdiği tarihi dönemeçleri babası vasıtasıyla yaşar. Türkiye çok partili sisteme geçmiş, 6—7 Eylül olayları yaşanmış ve en önemlisi de Türkiye'de bir askeri ihtilal vuku bulmuştur. İhtilalden hemen sonra Bülent Uşaklıgil, Washington'a büyükelçi atanır: "Babam bu kırılmaları yaşayan bir ülkeyi temsil eden bir diplomat olduğuna göre bunları çok yakından yaşamamak mümkün değil. Menderes, Fatin Rüştü ve Hasan Polatkan asıldı. O tarihte Washington Büyükelçisi babam. Amerikan yönetimi Menderes'in asılmaması için büyük bir çaba harcıyor. Menderes asıldığında babam bir kalp krizi geçiriyor." Babası diplomat, dayıları da Cumhuriyet gazetesinin sahibi olmasına rağmen Emine Hanım ne diplomasi ne de gazetecilik eğitimi almayı düşünür; o, sinema üzerine eğitim yapmayı istemektedir: "Ben aslında sinemayı düşünüyordum. Ama her zaman... Neyse o konuya girmeyi düşünmüyorum. Siyasalın sınavı daha erkendi. Sınav çok zordu ve katılanların dörtte birini alıyorlardı okula. Babam dedi ki, 'Gir.' Kazanmak için çok çaba harcadığım söylenemez. Ve kazandım." Emine Uşaklıgil, Paris Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisidir artık: "İlginç ve hareketli yıllar. Sinema arada bir depreşti, Cumhuriyet gazetesi öncesinde ve sonrasında."

Oktay Akbal: Yeğenin niye Cumhuriyet'te değil?
Emine Uşaklıgil, Türkiye'ye geldiğinde yıl 1966'dır: "1967'de Cumhuriyet'te çalışmaya başladım. Muhasebede bir süre kaldıktan sonra dış haberler servisinde çalıştım." Mehmet Barlas'ın başında bulunduğu dış haberler servisinde Ergun Balcı ile birlikte üç kişidirler. 1969'a gelindiğinde Emine Uşaklıgil, —daha sonra ikincisi de olacaktır— ilk evliliğini yapar: "Evlilikleri konuşmuyoruz. Çok sıkıcı. İki kere evlendi, iki kere boşandı ve adlarını anmıyor. Şimdi de çok mutlu bir beraberliği var deyin. Nokta." Uşaklıgil, evlendikten sonra bir süre gazetecilikten uzak kalır. Daha doğrusu zorunda kalır: "Ona gelmek istiyorsanız, çok hafif bir küsme var. Şöyle ki. Ben evlendiğim dönemde diyorum ki; 'Bir süre için part time çalışabilir miyim?' 'Hayır' cevabını alınca, 'Madem öyle..' diyorum ve ayrılıyorum." Emine Uşaklıgil, 1977'ye kadar gazeteciliğe dönmez. Simultane çeviri yapar. Tekrar gazeteciliğe dönüş yaptığında bu kurum, annesinin yönetim kurulu üyesi olduğu ve hissesi bulunduğu Cumhuriyet'te değil, Günaydın grubunda çıkan Ayrıntılı Haber gazetesi olacaktır. Peki neden Cumhuriyet değil de Günaydın gazetesi?: "Çok basit. Çünkü Cumhuriyet bana iş teklif etmiyor. Ordan büyük bir istek görmüyorum. Ben de kapılarına dayanmıyorum." Uşaklıgil, yaklaşık iki yıl yayın yapan Ayrıntılı Haber'de bir yıl kadar çalışır: "Cumhuriyet gazetesinde Oktay Akbal diyor ki Nadir Nadi'ye, 'Yeğenin orada. Neden orada da burada değil?' O nedenle gel diyorlar." O tarihte Sadun Tanju müessese müdürü, Oktay Kurtböke Genel Yayın Müdürü'dür. Sadun Tanju, Cumhuriyet'te bir halkla ilişkiler bölümü kurmak istemektedir. Emine Hanım'ı da orada görevlendirir. Uşaklıgil, bir yıl da burada çalıştıktan sonra tekrar dış haberler servisine geçer. Emine Uşaklıgil'in dışında serviste Meral Tamer, Ergun Balcı, Harun Karadeniz'in eşi Hülya Karadeniz de vardır. Oktay Kurtböke ile Sadun Tanju arasında bir gerilim yaşanır ve Tanju gazeteden ayrılır: "1979'un başları falan. O ara Cumhuriyet'in durumuna bakıyorum ve kaygılanıyorum. Annem yönetim kurulunda ve gazetenin ortağı. Dolayısıyla bilançoları inceliyorum ve hiç hoşuma gitmiyor. Bu gazete bu şekilde yaşayamayacak. Elimde minik bir rapor ve Nadir Nadi'ye gidiyorum. Şunlar şunlar yapılmasa bu gazetenin yaşaması çok zor diyorum. Sadun Tanju da ayrılmış olduğu için bana 'Sen müessese müdürü mü olmak istiyorsun?' diyor. Ben de asla böyle bir şey istemediğimi, gazeteci olarak kalmak istediğimi fakat o işi yapacak benden daha iyi bir kişinin o an olmadığını söylüyorum. Ve beni müessese müdürlüğüne getiriyor." Fakat işin rengi daha sonra belli olur: "Sonradan anladım ki kendisinin hiç ciddiye almadığı ve temizlik işleri ile eşit gördüğü bir makama atadı beni." Bu arada Oktay Kurtböke de ayrılmıştır gazeteden. Yerine, gazeteyi Özallı yıllarda sırtlayacak olan genç bir isim gelir, Hasan Cemal'dir yeni yayın müdürü: "Ekip gençleşiyor ve gazetenin teknolojisinin tamamen değişmesine karar veriliyor. Programlar yapılıyor ve kredi ayarlanıyor." Türkiye'nin en uzun süre yayında kalan gazetesi yeni teknoloji ile normal ebatlarda çıkmaya başlar. Nadir Nadi de bu genç ekibi desteklemektedir: "Orada bu ekip çalışmasını görmek mi onu rahatlattı bilmiyorum, Nadir Nadi de değişimi destekledi." Fakat o sırada hesapta olmayan bir gelişme olur. Tarihler 12 Eylül 1980'i göstermektedir: "Akreditif açıldığı gün gazete sıkıyönetim tarafından süresiz —bir ay sürdü— kapatıldı. Bu çok büyük zarara yol açtı tabii. Nadir Nadi de sürekli mahkemelere gidip geliyor. Gazetenin bu şartlara dayanıp dayanmayacağı belli değil." Fakat Cumhuriyet o dönemde bile kendisine bir ortak arayışında olmaz: "O dönemde Cumhuriyet kesinlikle bağımsızlığını çok önemsiyor." Uşaklıgil, Cumhuriyet'i yeni baştan yapılandırma sürecinde 1992 yılına kadar gazetede kalır. Bu sürede gazetenin reklam gelirleri büyük ölçüde artar, gazetenin satışı 130 binlere ulaşır. 1991'de İlhan Selçuk'un başını çektiği olaylar patlak verir. Osman Ulagay, 1991 seçimlerinde DYP—ANAP koalisyonu önerdiği için DYP—SHP koalisyonunu isteyen İlhan Selçuk tarafından çok sert bir şekilde eleştirilir.

Kuşak, iktidar ve aile kavgası
Emine Uşaklıgil de gazeteden uzaklaşır. Uşaklıgil'e göre Nadir Nadi'nin ölümünden sonra vuku bulan 1992 olaylarını üç düzeyde değerlendirmek mümkündür: "Kuşak kavgası, iktidar kavgası, aile kavgası." Emine Hanım olayların en yakın tanığı olmasına rağmen bu konularda bugün hiç konuşmak istememektedir: "Benden o olayla ilgili onun dışında hiç bir şey alamazsınız. Kesinlikle konuşmuyorum. Ben şapkamı aldım ve çıktım ve hiç geriye bakmadım. Cumhuriyet Matbaacılık iflas etti, gerisini onlara sorun. Annem vakfın kurucularından. Onun için birşey söylemek istemiyorum. 1992'de çok ciddi bir kırılma yaşandı, yaşanmaması gerekirdi. Sonradan okur kavgaya ortak edildi ve gazete bir daha hiç bir zaman toparlanamadı."

Aile dramı
Israrlarımıza rağmen Emine Hanım hâlâ susmayı ve bu konuda açıklayıcı bilgi vermemeyi tercih etmektedir: "Ben o dönemi ne büyütmek ne de küçültmek istiyorum. Cumhuriyet'in başına herhangi birşey gelmesi beni hiç bir şekilde tatmin etmez, aksine kahreder. Ama geriye dönüp bakmıyorum. Gördüğünüz gibi kendime başka bir hayat kurdum. Şunu da söylemem gerekir ki bu bir dram. Profesyonel meslekî bir dram. Kesinlikle bir aile dramı. Çünkü ben uzun bir süre annemle, ana—kız arasındaki ilişkide çok mesafeli oldum. Hiç ayrıntıya girmek istemiyorum. Bu arada küçük bir not. Ben hissedarım ama miras yoluyla değil. Cumhuriyet gazetesine yatırım yapıp, başka bir aile ferdinden hisse satın alan tek kişi benim. Olaya daha aktif bir şekilde katılarak yaklaştığımı buradan ölçebilirsiniz."

Cumhuriyet'ten ayrıldıktan sonra Onat Kutlar, Hasan Karabey ve Osman Kavala ile birlikte İFA(İstanbul Film Ajansı)'na katılarak depreşen sinema hevesini yatıştırmaya çalışan Emine Hanım, bir süre hem film dağıtımı yapar hem de Alkazar Sineması'nı işletir. Daha sonra Yeni Yüzyıl'daki yazıları ile basına tekrar dönen Emine Uşaklıgil, devam ettirdiği gazeteciliğini bugün de internette sürdürmektedir. Helsinki Yurttaşlar Derneği üyesi olan Uşaklıgil, rüzgar sörfünün yanında bahçe işleri ile de uğraşmaktan hoşlanmaktadır. Emine Hanım, babası Bülent Uşaklıgil'in dışında halası Bihin Hanım, Cumhuriyet Gazetesi Yönetim Kurulu Üyesi ve Hukuk Müşaviri Nihat Türel ile Yönetim Kurulu Başkan Vekili Reşat Atabek'in üzerindeki emeklerini unutmuş değildir.
Siz siz olun, çok geç kalmadan eskilere bir mikrofon tutun. Benden söylemesi.

No_Name
28-03-2009, 14:04
Emine Ünler
Meşeler Gövermiş

Meşeler gövermiş varsın göversin,
söyleyin huysuza durmasın gelsin.
Varmasın kötüye asılsın ölsün,
kötü adam yar ömrünü yok eder.

Ben bilemedim yaylaların yolunu,
saçın uzun bağlasınlar kolumu.
Eğer anan seni bana vermezse,
yemin ettim keseceğim yolunu.

Karaser deresi bükülür gider,
zülüfler gerdana dökülür gider.
Bir yiğit de sevdiğini almazsa,
o yiğidin ömrü sökülüp gider.

Kaynak Kişi: Cemil Orhun - Emine Ünler
Notaya Alan: Muzaffer Sarısözen
Derleyen: Muzaffer Sarısözen

Xxx

Ay Bulutta Bulutta

Ay bulutta bulutta
mendilim kaldı dutta
kalırsa varsın kalsın
yenisi var sandıkta

Giden ay tutulurmu
bala tuz katılırmı
şu uzun gecelerde
yalınız yatılır mı

Mektepte okuyorum
çuvallık dokuyorum
yar ben seni alırım
anandan korkuyorum

Kaynak Kişi: Emine Ünler
Notaya Alan: Mustafa Özgül
Derleyen: Saadettin Gürhan
xxx

Sabah oldu sabah oldu

Ah sabah oldu sabah oldu, sigaram yanmaz oldu
ah sigaramın dumanından, gözlerim görmez oldu
ah aramıza düşman girdi, yar bize gelmez oldu

Ah ko salınsın nazlı yarim, yar gel akşam üstüne
ah gelen geçen söz ediyor, ben fakirin üstüne

Ah sabahın seher vaktinde, üç güzel suya iner
ah ikisin suyu doldurur, biriside naz eder
ah yeter ey sevdiğim yeter, şimdi horozlar öter

Ah ko salınsın nazlı yarim, yar gel akşam üstüne
ah gelen geçen söz ediyor, ben fakirin üstüne

Kaynak Kişi: Cemil Orhun - Emine Ünler
Notaya Alan: Muzaffer Sarısözen
Derleyen: Muzaffer Sarısözen

No_Name
28-03-2009, 14:04
Esin Kerküklü ( 1976)
Esin Kerküklü
Irak Türkmen Cephesi Öğrenciler Sorumlusu
1976 yılında Kerkük şehrinde doğdu. İlkokulunu Erbil Şemail okulunda bitirdi. Orta okulunu Erbil okulunda bitirdi. 1991 yılında Dar El-Mualimin (öğretmenler okulu) okuluna girdi. 1995 yılında okulu birincilikle kazandı ve Salahaddin Üniversitesi Fen Edebiyat Fa-kültesi, Psikoloji bölümünü kazandı. Fakülte yıllarında Türkmen Öğrenci Birliği’nde çeşitli faaliyetlerde bulun-du. 1999 yılında Türkmen Öğrenci Birliği Başkanı olarak seçildi. 2001 yılında Irak Türkmen Cephesi Öğrenciler Sorumlusu olarak göreve atandı. Irak’ta yeni Türkçe Alfabesi ile çok sayıda kurslar hazırladı. 2003 yılında Konya Ticaret odası ve Ankara’da Kızılay metro pasajında Kerkük ve Türkmenleri anlatan iki büyük resim sergisi düzenledi. 2003 yılında Ankara Bilkent Üniversitesinde düzenlenen Siyasi ve ekonomi kursunu birincilikle kazandı. Prof. Dr. Ali Doğramacı, o zamanki Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu ve Milli Eğitim Bakanı Necdet Tekin ile Türkmen öğ-rencileri ve okullar hakkında çok sayıda görüşmeler yaptı. Halen Kerkük’te öğretmenlik görevini yürüt-mektedir.

No_Name
28-03-2009, 14:05
Esin Afşar
Bir diplomat kızı olan Esin Afşar, İtalya doğumludur. Ankara Devlet Konservatuarı piyano bölümünü bitirdi. Maria Callas ve Leyla Gencer'in hocası olan Madam Hidalgo ve Madam Böhm'den şan dersleri aldı.
Muhsin Ertuğrul'un genel müdür olduğu sırada piyanist olarak girdiği devlet tiyatrolarında onun önerisi ve sınavı ile 12 yıl tiyatro oyunculuğu yaptı. Konuk sanatçı olarak Meydan Sahnesi'nde oynadığı "Fantastiks" isimli müzikal oyun ile müzik dünyasına döndü. Hafif müzik dalında şarkı söylerken Ruhi Su ile çalışarak folk müziğe yöneldi. Çağdaş folk müziği yaparak bu akımı yeniden başlattı.

Yurtdışı Konserler ve Etkinlikler

Devrin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından "Diplomatik Sanatçı" ünvanı ile parlamenterlerle birlikte konserler vermek üzere Macaristan'a gönderildi.

1969 yılında Jacques Brel ile birlikte "Dario Moreno" ödülü aldı. Fransız televizyonunda "Tele Dimanche" ve "Midi Magazin" programına çıktı. Aynı yıl Monaco Prensesi Grace Kelly tarafından "10 televizyon festivali" ne davet edildi. Gilbert Becaud ve Josephine Baker ile konser verdi. Romanya Braşov Uluslararası Müzik Festivalinde, "Eleştirmenler Ödülü"nü aldı.
1970 yılında Türkiye'de yılın en iyi şarkıcısı, Bulgaristan'da Uluslararası Altın Orfe Müzik Fesivali'nde de üçüncülük ödüllerini aldı. Dışişleri tarafından gönderildiği İtalya'da (Napoli) konser verdi. 1972'de Japonya'da (Tokyo) bir konser ve TV programı (NHK) yaptı. Aynı yıl Sofya Televizyonu için program yaptı. Bir davet üzerine 1973 yılında İsrail'de Kudüs Tiyatrosu'nda konser verdi. Aynı yıl Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın isteği üzerine İngiltere, İtalya, Belçika, Tunus'da; 1974'de ise Avusturalya'da Sidney ve Melbourne' da konserler verdi. 1975'te İsrail'de "Akdeniz Halk Şarkıları Festivali"ne davet edildi ve Selmi Andak'ın bir bestesiyle dördüncülük ödülünü aldı. 1980'de İstanbul'da Atatürk Kültür Merkezi'nde ve 1981'de yine İstanbul Hodri Meydan Kültür Merkezi'nde birer konser verdi.

1980'de ingilizceden çevirdiği "Kırmızı Pabuçlar" 4 yıl Ankara ve İstanbul Devlet Tiyatroları'nda ve TV'de oynadı. 1982-83 yıllarında Bilgesu Erenus'un tek kişilik tiyatro oyunu "Kelaynaklar" da oynadı. 1985'te Fransa turnesine çıktı ve 1986'da Paris Şehir Tiyatro'sunda konser verdi. Aynı yıl "Dünün ve Bugünün Türkiyesi'nden Şarkılar ve Şiirler" adlı ilk uzunçaları piyasaya çıktı (Paris'te Horizon plak şirketi tarafından). Fransa'da sürekli konserler vermektedir. 1986'da "Orient Express 1. Avrupa Festivali"ne katıldı (France Culture Radyosu 4 gün yayınladı).14 Kasım 1987'de Turizm Bakanlığı tarafından davet edildiği İsviçre'nin Zürih kentinde bir konser verdi. 1988 Ocak ayında Paris'te Orient Occident Mediterrance Festivali'nde Fransa'dan Guilletto Greco, Yunanistan'dan Iren Papos gibi ünlü sanatçıların katıldığı bir festivalde solo program, ayrıca 6 radyo, 5 TV programı yaptı. 1988'de Lozan'da (İsviçre) "La Faux Nez"de konserler verdi (23 Kasım 1988).

1989 Haziran'ında Fransa'nın Moulouse kentinde "Racine" Festivali'ne katıldı (Onbin seyircili, göl üzerinde kurulu sahnesi olan).
1989 Yunus Emre beste çalışmalarını kaset olarak hazırlamaya başladı (Kültür Bakanlığı desteğiyle). Kültür Bakanlığı tarafından hazırlatılan "Yunus Emre" filminin müziği de bu bestelerden biri olan "Bir ben vardır bende benden içeri" dir. Bu kapsamda hazırlanan filmlerden olan "Mevlana" filminde ise sunucuyu oynayıp, "Ne olursan ol yine gel" şiirini besteleyip eşliksiz olarak filmde seslendirdi (Bu film yabancı ülke TV'leri için hazırlatılmıştır). 1990, 18 Mayıs Fransa'da Audincourt'da ırkçılığa karşı düzenlenen festivalde Polonya'lı, İspanyol, İtalyan, Portekiz, Cezayir, Tunus'lu sanatçıların katıldığı festivalde bir konsere davet edildi. Annesinin (Basın Şeref Kartı Sahibi R.S.) ölümü üzerine yaşlılar için bir kampanya başlattı. Boğaziçi Üniversitesi'nde gençleri örgütledi. Yunus Emre kaseti çıktı (kendi bestelerinden oluşan).

Yunus Emre kasetinin Talat Halman çevirisi ile İngilizcesini çıkardı (Kültür Bakanlığı tarafından çıkartılan CD ve kaset) 1991 Yunus Emre yılı dolayısıyla Kültür Bakanlığı tarafından yurtiçi ve yurtdışı (Amerika, Avrupa, Uzakdoğu ) konserleri verdi.

1991 İstanbul Festivali kapsamında 6 Temmuz'da AKM'de bir konser verdi.
1992 Mevlana kasetini bitirdi (CD ve kaset Kültür Bakanlığı tarafından finanse ediliyor).

1993 Dışişleri Bakanlığı tarafından Mevlana-Yunus CD'si hazırlığı yapılıyor.
1993 Haziran'ında Ankara ile Sofya'nın kardeş kent ilan edilmeleri nedeniyle Ankara Büyük Şehir Belediyesi'nin düzenlediği bir konser verdi (Sofya'da).

Yurtiçi Konserleri

Ortaköy Meydanı konseri..
1993 Kasım Fransa (Strasbourg ve Moulhause kentinde) Nazım Hikmet'in 30. Ölüm Yıldönümü nedeniyle Nazım'ın şiirlerinden bestelediği bir programla iki konser verdi.
1994 için Yapı Kredi Bankası Kültür Hizmetleri kapsamında "Esin Alaturka" isimli eski Türk Müziği şarkılarının yer aldığı çok sesli, kaset ve CD çalışması..

Dernekler

1994 Şubat Atatürk Kültür Merkezi'nde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin organize ettiği ikibuçuk saatlik konserinde "Atatürk" şiirinden bestelenmiş iki şarkıyı da yorumladı. 1995 Yapı Kredi Bankası Kültür Hizmetleri kapsamında "Atatürk" CD çalışması yakında piyasaya çıkmak üzere tamamlandı.

Birçok dernek çalışmaları da olan Esin Afşar'ın üyesi olduğu derneklerden bazıları şunlardır; *Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, *Atatürkçü Düşünce Derneği, *Türkiye- Yunanistan Dostluk Derneği yönetim kurulu üyesi, *Sokaktaki Çocukları ve Gençleri Koruma Derneği kurucu üyesi, *Sigara İçmeyenler Derneği, *Beyoğlu'nu Güzelleştirme Derneği, *Müzik Dostları Derneği yönetim kurulu üyesi.

No_Name
28-03-2009, 14:06
Esra Koç ( 1950)
1950 Mersin doğumluyum. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ni bitirdim. 2 yıl ziraat yüksek mühendisi olarak DSİ'de çalıştım. Sonraki meslek hayatım, özel sektörde ve mesleki eğitimim dışındaki işlerde çalışarak geçti. Yayıncılık, editörlük ve yöneticilik yaptım. Şu anda İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı'nda Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin desteklediği mültecilere yönelik bir uyum projesinin koordinatörlüğünü yapıyorum. Meslek hayatım dışında çeşitli STK'larda çalıştım. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, TÜTD (Tüm Teknik Elemanlar Derneği), İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Kadın İletişim Vakfı'nda yönetici ve pek çok sivil girişimde gönüllü olarak çalıştım. Şu anda ÖDP Merkez Yürütme Kurulu üyesiyim.

No_Name
28-03-2009, 14:06
Eva De Vitray Meyerovitch
Prof. Dr. Eva De Vitray Meyerovitch, 1909 yılında doğdu. Meyerovitch’in, hukuk ve felsefe eğitimi aldıktan sonra çalışmalarını edebiyat, felsefe ve tasavvuf konuları üzerinde yoğunlaştırdı. Dünyanın birçok ülkesindeki üniversitlerde dersler ve konferanslar verdi. Müslüman oldu. Müslüman olduktan sonra “Havva” adını aldı. 24 Temmuz 1999 tarihinde vefat etti. Cenazesi, vasiyeti üzerine, Konya'ya getirilerek, Üçler Mezarlığı'na defnedildi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Ölümünden 10 yıl sonra Mevlana’ya kavuştu
NTV-MSNBC
14 Aralık 2008

10 yıl önce vefat eden Fransız yazar Eva de Vitray Meyerovitch’in naaşı Mevlana’nın yakınında defnedilme vasiyeti nedeniyle Konya’ya getirildi.

KONYA - Mevlana hayranı olan ve Müslüman olduktan sonra Konya’ya gömülmek istediğini vasiyet eden Fransız profesör Eva De Vitray Meyerovitch’in cenazesi, uçakla Konya’ya getirildi. Cenazeyi havaalanında, Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Abdullah Öztürk ve Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Dairesi Başkanı Ercan Uslu ile belediye yetkilileri karşıladı.

Doç. Dr. Abdullah Öztürk, havaalanında gazetecilere yaptığı açıklamada, Meyerovitch’in hayattayken 2 duası olduğunu, bu dualarının da Mesnevi’nin Fransızca’ya çevrilmesi ve Konya’da Mevlana’nın yakınlarında mütevazi bir mezara gömülmek olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Eva De Vitray Meyerovitch’in, 26 Mayıs 1998’de Konya’da düzenlenen sempozyumda yaptığı “Mevlana ve Psikoloji” konulu konuşmasının sonunda, “Benim gibi yaşlı bünyesi, hasta kalbiyle kilometreler katetmek bile Hz. Mevlana’nın huzurunda yorgunluk değil, mutluluk verir. Onun maneviyatının gölgesinde kıyamete kadar kalabilmek için beni Konya’ya gömün” dediği öğrenildi.

No_Name
28-03-2009, 14:07
Evin İlyasoğlu
İstanbul'da doğdu.Yedi yaşında Marie Çobangil ile piyano derslerine başladı.1957-1963 yılları arasında İstanbul Belediye Konservatuvarı piyano bölümünde Özen Veziroğlu, Şerif Yüzbaşıoğlu ve Raşit Abet'in öğrencileri oldu. Öğrenciliği boyunca ve konservatuvardan ayrıldıktan sonra da özel olarak Ferdi Ştatzer ile piyano çalışmalarını sürdürdü.

1966 da Arnavutköy Amerikan Kız (Robert) Kolejinden Halide Edip Adıvar Edebiyat Ödülü ile mezun oldu. 1968 yılında, seçici kurul üyelerini Asım Bezirci, Berna Moran ve Mehmet Fuat'ın oluşturduğu Yeni Dergi Eleştiri Yarışmasında, Nazım Hikmet'in şiirini müziksel yönden incelediği Salkımsöğütün Türküsü başlıklı denemesi ile birincilik aldı. 1969 ile 1971 yılları arasında ABD Michigan Devlet Üniversitesinde Müzik Eleştirisi ve Karşılaştırmalı Müzik Tarihi seminerlerine katıldı. 1973 ile 1993 yılları arasında İstanbul Radyosunda açıklamalı Klasik Batı Müziği programları hazırlayıp sundu. Bu haftalık programlardan bazıları, Çağdaş müziğin Öncüleri, Yeni Tını Yeni Müzik, Mitolojiden Müziğe, Müzikte Etkileşim ve Bestecilerimizle Söyleşiler başlıklarını taşır. Çağdaş Müzikte Folklor adlı Radyo programları dizisi ile 1978 yılının Türk Dil Kurumu Radyo ve TV Dil Ödülü Õnü kazandı. 1982 ile 1992 yılları arasında TRT televizyonunda Müzikte Arayışlar, Müzik Söyleşileri, Müzik Dünyamızdan, Dünden Yarına Müzik gibi televizyon dizilerini hazırlayıp sundu. 1997 Habitat II Kapsamında İstanbul'un Müziği sergisini hazırladı.

1968'den bu yana Milliyet Sanat, Soyut, Somut, Türk Dili, Yeni Gündem, Sanat Dünyamız, Söz, Güneş, Cumhuriyet, Skylife, Vizyon, Kapris, Çalıntı, Albüm gibi birçok dergi ve gazetede eleştiri, inceleme ve söyleşi yazıları yer aldı. Halen Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlisi ve Cumhuriyet gazetesinin sürekli müzik yazarıdır. Prof. Dr. Eyüp İlyasoğlu ile evlidir ve Ekin adında bir kızı vardır

Diğer Kitapları

Yirmibeş Türk Bestecisi - Twentyfive Turkish Composers (Pan Yayıncılık, 1989) Müziğin Kanatlarında Söyleşiler (Pan Yayıncılık,1992) - İlhan Usmanbaş'a Armağan (Sevda Cenap And Vakfı Yayınları, 1994) - Zaman İçinde Müzik-kitaba ekli 10 adet kompakt disk ve kaset örnekleriyle-(Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık 1994, beşinci baskı 1998) - Cemal Reşit Rey Müzikten İbaret Bir Dünyada Gezintiler - kitaba ekli iki kompakt disk-(Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık,1997) - Galatasaraylı Besteciler -kompakt disk ile- (İyi Şeyler/ Müzikotek, 1997) - Necil Kazım Akses Minyatürden Destana Bir Yolculuk - kitaba ekli iki kompakt disk-(Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 1998) - Çağdaş Türk Bestecileri - Contemporary Turkish Composers (Pan Yayıncılık, 1998)

Basında Evin İlyasoğlu

Ulaşılması her açıdan zor olan bir müziğin gazeteciliğini yapmak, konuyu incelemek, kitapları yayımlamak da bir o kadar zor olsa gerek. Evin İlyasoğlu, bu konuda gerçek bir misyoner.Konuyu müthiş bir titizlikle incelediği gibi, inanılmaz bir çalışkanlıkla sık sayılabilecek aralıklarla eserler yayımlıyor. Metin Solmaz, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki. (8/10/1998)

İlyasoğlu'nun kitapları, cumhuriyet döneminde müzikte yapmaya çalıştığımız kalkınmanın aşamalarını ve yetiştirdiğimiz sanatçıları gün ışığına çıkarmaktadır... Önder Kütahyalı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki. (8/10/1998)

Evin İlyasoğlu, bestecilerin sadece müzik dünyalarıyla ilgilenmiyor, onları toplum içinde herhangi bir kültür savaşçısı olarak görüyor.Yeşim Nur, Yeni Yüzyıl Gazetesi (7/10/1998)

No_Name
28-03-2009, 14:08
Ezgi Mert
HAKKINDA YAZILANLAR

Halk Müziğinde Yeni Bir İkili

EZGİ MERT VE ALİ KINIK BERABERLİĞİ...!

Yıllar önce Arif SAĞ – Belkıs AKKALE, İzzet ALTINMEŞE – Belkıs AKKALE bir araya gelip düet yaparak öncülük yapmışlardır. Ancak bu ikili zaman içinde yollarını ayırmışlar ve bu konuda bir boşluk meydana gelmiştir.

İşte bu boşluğu doldurmak için özgün müzik sanatçısı ALİ KINIK ve halk müziği sanatçısı EZGİ MERT bir araya geldi.

ZEYBEK MÜZİK etiketiyle raflardaki yerini alan “BİR MİLLET UYANIYOR” albümünde EZGİ MERT ve ALİ KINIK aynı adlı parçaya düet yaptılar.

Yönetmenliğini Kerem ÖZDEMİR, Özkan TURGAY’ın yaptığı sözleri Nihat ERGÖZ’e ait “BİR MİLLET UYANIYOR”un ritmi ve melodisi ise adeta bir marşı andırıyor.

Üniversite ve lise gençlerinin “BU ŞARKI” ve “FİRARİ SEVDAM” adlı eserlere rağbet edeceği tahmin edilirken, daha önce iki albümü olan EZGİ MERT üç albümü olan ALİ KINIK’ın “BİR MİLLET UYANIYOR” albümünde toplam 10 eser bulunuyor.

No_Name
28-03-2009, 14:08
Fahr El Nissa Zeid ( 1901)- (1991)
1901 İstanbul’da doğdu.
1920 Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi, İstanbul
1928 Paris Ranson Akademisinde Stalbach ve Bissiére ile çalıştı.
1929-30 İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde Namık İsmail ile çalıştı.
1941 İstanbul’a döndü.
1942 D Grubuna katıldı.
1981 Ürdün Kraliyet Nişanı
1987 İtalyan Rispoli Nişanı
1988 Fransız Commandeur des Arts et des Letres Nişanı
1991 Amman’da öldü.

KİŞİSEL SERGİLER
1944 Özel Sergi, İstanbul
1945 Özel Sergi, İstanbul
1946 Halk Evi, İzmir
1946 Cernuschi Müzesi, Paris
1947 St. Georges Galerisi, Londra
1948 Gimpel Galerisi, Londra
1949 Colette Allendy Galerisi, Paris
1950 Hugo Galerisi, New York
1950 Güzel Sanatlar Akademisi, Dublin
1950 Çağdaş Sanat Galerisi, Bristol
1951 Beaune Galerisi, Paris
1951 Salon des Réalités Nouvelles, Paris
1952 Craven Galerisi, Paris
1952 Galeri 16, Zürih
1952 Art Gallery, Beloit (ABD)
1952 "Alice Harikalar Diyarında" Sergisi, Kleber Galerisi, Paris
1953 Dina Vierny Galerisi, Paris
1953 Salon des Réalités Nouvelles, Paris
1954 Çağdaş Sanat Enstitüsü, Paris
1954 Salon des Réalités Nouvelles, Paris
1955 La Hune Galerisi, Paris
1956 Güzel Sanatlar Sarayı, Brüksel
1956 Güzel Sanatlar Sarayı, Brüksel
1956 Kleber Galerisi, Paris
1957 Lord’s Galerisi, Paris
1959 İschia, İtalya
1961 Dina Vierny Galerisi, Paris
1964 Güzel Sanatlar Akademisi, İstanbul
1964 Hitit Müzesi, Ankara
1969 Katia Granoff Galerisi, Paris
1972 Katia Granoff Galerisi, Paris
1981 Fahrel Nissa Zeid ve Enstitüsü Sergisi, Amman
1990 Institut du Monde Arabe, Paris
1994 Cemal Reşit Rey, Galeri Baraz Organizasyonu, Erol Kerim Aksoy Vakfının Katkılarıyla, İstanbul

GRUP SERGİLERİ
1950 Uluslararası Kadın Ressamlar ve Gravür Sanatçıları Sergisi, Londra
1951 Fransız Sanatçılar Sergisi, Floransa
1952 Kunsthalle, Bern
1952 "L’Ecole de Paris" sergisi, Babylone Galerisi, Paris
1952 "Témoignage d’Aujourdhui" Sergisi, Güzel Sanatlar Sarayı, Brüksel
1955 Dina Vierny Galerisi, Paris
1955-56 Uluslararası Gravür Sergisi, Cincinnati (ABD)
1955-56 Amerikan Federasyon Sanat Cemiyeti, New York (ABD)
1972 Uluslararası Kadın Ressamlar ve Gravür Sanatçıları Sergisi, Roma
1981 Salon d’Automme, Paris
1981 Festival d’Akaba
1982 Türk Resminde Figur ve Portre, Galeri Baraz, İstanbul
1984 "Charles Eestienne ve Paris’te Sanat 1945-66"
1986 "Yüzyılın İkinci Yarısında Türk Resmi", Galeri Baraz Organizasyonu, Yıldız/Silahhane
1987 Türk Resminde Modernleşme Süreci, Galeri Baraz Organizasyonu, AKM, İstanbul
1988 Kraliyet Kültür Merkezi Vitray Sergisi, Amman
1989 "Büyük Sergi", Galeri Baraz Organizasyonu, AKM, Ankara
1989 "Büyük Sergi", Galeri Baraz Organizasyonu, Eskişehir Üniversitesi Sergi Salonu, Eskişehir
1990 "Etkinlikler Sürecinde 15. Yıl", Galeri Baraz Organizasyonu, AKM, İstanbul
1994 "Arab Women Artists", National Museum of Women in the Arts, Washington, D.C.
1994 "Arab Women Artists", Boston, Atlanta, Miami, ABD
1998 "Türk Resminde Soyut Eğilimler", Galeri Baraz Organizasyonu, AKM, İstanbul

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Fahr El Nissa Zeid
Dinçer Erimez, Sezer Tansuğ
Artist Yayın

Fahr el nissa Zeid, ruhunun kaos sonsuzluğunda ısrarlı arayışlarla yoğun elmas renklerden, ışık çizgilerden oluşan kehkeşanlı, meçhul dünyalar resimledi.
Kompozisyonlarında, doğu ve batı sanatının özdeş ruhunu oluşturduğu övgülerini aldı.

Resim sanatında soyut, nonfigüratif veya bir başka belirgin sınıfa konamayacak, şaşırtıcı zigzaglar çizen mistik esinlemeler dolu şairane bir mizaç; bağımsız, kural dışı, özgün ve kendi başına bir sanatçı olarak tanımlandı Fahr el nissa Zeid.

Bu kitap, sanatın unutulmaz isimlerinden birini, Fahr el nissa Zeid'i yeniden sergiliyor.

No_Name
28-03-2009, 14:08
Faize Engin ( 1894)- (1954)
1894 yılında İstanbul'da doğmuştur. Kocası Ruhi Bey'in gösterdigi anlayış, bu değerli yeteneğin kaybolmamasını sağlamıştır.O devrin müzik ustaları genç kadındaki yeteneği farketmekte gecikmediklerinden, gelişmesinde yardımcı olmakta geri kalmamışlardır. Böylece, tamburu öğrenen Faize Engin, kısa zamanda elde ettiği ustalıkla dikkati çekmiştir. Sadaraban makamındaki ilk eseriyle beste dünyasına da girmiş ve "Bade-i vuslat içilsin kase-i fağfurdan" güfteli ilk bestesi, mükemmellik örneği olarak gösterilmeye hak kazanmıştır. Hatta, bunu bir şaheser olarak kabul eden ustaların sayıları da az değildir. Tambur icracısı olarak tavrı ve yorumlarıyla dikkati çekmiştir.Sanatçının devrinde hemen bütün çevrelerin hayranlığını kazandıran "Kız sen geldin Çerkeş'den" diye başlayan Nihavend makamındaki bestesi hala sık sık tekrarlanmaktadır. 1954 yılında İstanbul'da ölmüştür.

No_Name
28-03-2009, 14:08
Fatma Girik ( 1942)
1942 yılında İstanbul’da doğdu. Bir süre küçük rollerde oynadıktan sonra ilk
olarak Leke adlı filmle başrole çıktı (1958). Şişli Belediye Başkanlığı yaptı.

Önemli filmleri: Keşanlı Ali Destanı (Atıf Yılmaz), Acı (yılmaz Güney), Dağdan
İnme, İntikam Meleği-Hamlet (Metin Erksan), Kaçak (Memduh Ün), Yılanların Öcü
(Şerif Gören), Gönül Dostları (Memduh Ün-TV)

No_Name
28-03-2009, 14:09
Fatma Aliye .

Türk Büyükleri yeni paralarda

1 Ocak 2009 itibariyle tedavüle girecek olan yeni Türk liraları tanıtıldı. Toplantıda ilk olarak Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz söz alırken, arkasından tanıtım filminin gösterimi yapıldı.
yeni paranın özellikleri...

En düşük banknot 5 TL, en büyük banknot 200 TL olacak. Paralarda üç farklı Atatürk portresi bulunuyor. Paralar, Atatürk'ün gülümsediği fotoğraflardan oluşuyor. Yeni banknotların ön yüzlerinde Atatürk resimleri yer alırken arka yüzlerinde şu isimlerin resimleri yer alıyor:
5 TL: Ordinaryüs Prof. Aydın Sayılı
10 TL: Ord. Prof. Cahit Arf
20 TL: Mimar Kemaleddin
50 TL: İlk kadın romancılardan Fatma Aliye Hanım
100 TL: Buhurizade Mustafa Efendi ( Klasik Türk Müziğinin kurucusu)
200 TL: Yunus Emre

Fatma Aliye Kimdir?

Fatma Aliye, Türk Edebiyatı’nın ilk kadın romancısı.

9 Ekim 1862'de İstanbul'da doğdu. Tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın kızıdır. Fransızca ve Arapça dersleri aldı; matematik, hukuk, Arap tarihi ve felsefesi okudu. 1879'da Faik Paşa ile evlendi. Edebi yaşantısına 1889'da George Ohnet'in ‘Volonte’ adlı romanını ‘Meram’ adıyla çevirerek başladı. Bu romanı "Bir Hanım" imzasıyla çevirmiştir. Fatma Aliye'nin bu çabası Ahmet Mithat tarafından Tercüman-ı Hakikat gazetesinde övüldü. Daha sonra "Mütercime-i Meram" takma adını kullandı. 1892 yılında ilk romanı olan Muhadarat'ı yazdı. Bu romanında, bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını, çürütmeye çalışır. Romanlarında çoğunlukla duygusal aşk temalarını işler. 1914 yılında yazdığı ‘Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı’ son eseridir. Bu eserinde, Meşrutiyet sonrası siyasi hayatı işlemeye çalışmıştır. Fatma Aliye, 13 Temmuz 1936 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir.

ESERLERİ

Roman: Muhadarat (1892), Ref'et (1898), Udi (1899), Enin (1910).
İnceleme: Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı, Namdaran-ı Zenan-ı İslamıyan (Ünlü İslam Kadınları) (1892), Teracüm-i Ahval-ı Felasife (Felsefecilerin Hayat Hikayeleri) (1900).

HAKKINDA YAZILANLAR
Fatma Aliye üzerine Ahmet Mithat'ın Fatma Aliye Hanım yahud Bir Muharrire-i Osmaniye'nin Neşeti (1893) adlı bir incelemesi vardır.

No_Name
28-03-2009, 14:09
Fatma Korkutata
1981 yılında Bingöl’de doğdu. İnönü Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler İşletme, ardından da Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümünü okudu.

Ta ilkokul ve liseden bu yana yazma kabiliyeti ve aldığı ödüller, onu gazetecilik ve edebiyat alanında sürekli bir tutkuya dönüştürdü ve bir anda kendini Edebiyat Dünyası’nın içinde buldu. Çeşitli haber sitelerinde ve dergilerde yazıları yayınlandı. Çeşitli dergi ve sitelerde şiirleri yayınlandı ve 500’ü aşkın şiire sahip.

Bingöl Gazetesi’nde köşe yazarlığı ve çeşitli gazetelerde Kültür-Sanat Editörlüğü gibi görevlerde bulundu. Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra 2005 yılında Yeni Şafak Gazetesi’nde Kültür-Sanat sayfasında bir süre yazdı. Daha sonra memleket özleminden esinlenerek hikayeleştirdiği “Bingöl” konulu ikinci senaryosunu kaleme aldı ve bir süre yazılarına ara verdi.

Televizyonculuğun kapılarını aralayan yazar, 2006 yılında TV5’te başladığı görevine halen Yapımcı-Yönetmen ve Metin Yazarı olarak devam etmektedir. Reji Yönetmeni, Belgesel Yapımcısı ve Yönetmeni olarak çalışmalarına devam eden yazarın ayrıca sinema ve müziğe adını altın harflerle yazdıran sanatçıların hayat hikayesini, geçmişten geleceğe sanatla olan köprüyü anlatan biyografi tarzında belgesel çalışmaları var. Bu dizide Aydan Şener, Orhan Hakalmaz, Ömer Lütfi Mete, Birol Güven ve Cüneyt Arkın belgesellerini çekti.

Daha evvel birçok gazetede Kültür-Sanat alanında köşe yazarlığı yapan ve Ömer Lütfi Mete-Kartal Tibet gibi sinemanın duayenleriyle Yeşilçam üzerine yaptığı dosya haberlerle gündeme gelen yazar, 2006 yılından bu yana Milli Gazete’de sinema yazarı ve dosya haber yapmaya devam ediyor.

Yazar, çeşitli ödüllerinin yanı sıra 1 Mayıs 2003 tarihinde meydana gelen Bingöl Depremi’ndeki başarısından dolayı 2004 yılında AKUT VE TOG tarafından başarı plaketi ile ödüllendirildi.

Malatya’da Üniversiteyi okuduğu esnada o yıl düzenlenen ve aralarında Ömer Lütfi Mete, Osman Sınav gibi büyük senarist ve yapımcıların da olduğu “Malatya” konulu senaryo yarışmasına davet edildi ancak Malatya konulu senaryosunu yarışmaya yollamaktan vazgeçti.

Gene üniversite eğitimi esnasında TRT2 Ankara televizyonunca yayınlanan “Kum Saati” adlı haftalık belgesel programının “Değirmen “ adlı belgeselinin 15 günlük çekiminde bulundu. Bu, ulusal basın alanındaki ilk tecrübesi oldu.

Yazar, ayrıca geçtiğimiz günlerde şair Abdulsemet Telimen’in “Bir İhtilaldi Gidişin” adlı şiir kitabının önsözünü yazdı.


BANA BAKIŞLARIN

Ağustosta geliyorsun,
Eylül’de hüzün oluyor bakışların…
İçini yakarken,
Gittikçe büyük dağlar devriliyor
Bana bakarken,
Gözlerin eriyor
Umudunu yitirmiyorsun,
Aynalardan hulyanı kıskandığın falan yok!!!

Günbatımında unuttuğun,
Yörüngeleri çoktan aldattı…
Hala ikiyüzlüdür,
hüzünle dolu,
bana bakışların…

No_Name
28-03-2009, 14:09
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ( 1962)
1962’de Afyon’da doğdu. Orta eğitimini lise son sınıfa kadar İstanbul’da sürdürdü ve orta eğitimini Afyon Lisesi’nde tamamladı (1980). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi (1984). Aynı bölümde “Türk-İslâm Felsefesinde Tasavvufî Eğitimin Değerlendirilmesi” başlıklı teziyle yüksek lisans eğitimini tamamladı (1987). İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyal Yapı-Sosyal Değişme Anabilim Dalı’nda “Modernleşme Sürecinde Moda-Zihniyet İlişkisi” başlıklı teziyle sosyoloji doktoru oldu (1994). Söz konusu tezi, Moda ve Zihniyet (İz Yayıncılık, 1995) adıyla neşredilmiş ve büyük ilgi görmüştür. Akademik çalışmalarının yanısıra edebiyat ile de meşgul olan yazar, hikâyelerini Acı Deniz (İz Yayıncılık, 1996, ikinci baskı 1998) adlı kitabında toplamıştır.

ESERLERİ:Modernleşme Sürecinde Moda ve Zihniyet, Acı Deniz, Sözün ve Sükutun Renkleri İz.Y.

No_Name
28-03-2009, 14:09
Fatma Şenel Boydağ
30 Kasım 2007 tarihinde Isparta’da meydana gelen uçak kazasında hayatını kaybeden 60 yaşında, evli ve bir çocuk annesi olan Fatma Şenel Boydağ, fizik alanında ses getiren çalışmalarının yanı sıra, yardımseverliği ve kız çocuklarının eğitimine duyduğu hassasiyetle tanınıyordu. Bartın doğumlu Boydağ, Kandilli Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nden mezun oldu. 1976'da İstanbul Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayan Boydağ, 1982 yılında doçent ve 1989 yılında da Yıldız Teknik Üniversitesi'ndeyken profesör oldu. 1 Eylül 2000'de Doğuş Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü'nde çalışmaya başlayan Boydağ, 2 yıldır Fen Bölüm Başkanlığı görevini yürütüyordu. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gönüllüsü de olan Boydağ, "Türk Hızlandırıcı Merkezi Teknik Tasarımı ve Test Laboratuvarları Proje Ekibi"nde yer alıyordu.

HABER

Düşen uçakla ilgili kuşku dolu soru işareti...
Miliyet 1 Aralık 2007

İstanbul-Isparta seferini yaparken düşen Atlasjet’e ait uçağın kaptan pilotu Serhat Özdemir’in İzmir’de yaşayan ablası Nevin Öztan, kardeşinin çok iyi bir pilot olduğunu, uçağın pilot hatasından veya teknik arızadan dolayı düştüğüne inanmadıklarını, olayın sabotaj olabileceğini bildirdi.
AA muhabirinin İzmir’deki evlerinde görüştüğü endüstri mühendisi Nevin Öztan, sabah erken saatlerde uçağın düştüğü haberini aldıktan sonra büyük bir merak ve tedirginlikle mürettebat ve yolcuların durumunu öğrenmeye çalıştıklarını söyledi. Uçağın kaptan pilotu olan kardeşi Serhat Özdemir ile mürettebat ve yolculardan kurtulan olmadığını duyduklarında gözyaşlarına boğulduklarını belirten Nevin Özdemir, şöyle konuştu:
"Evli ve 3 çocuklu olan kardeşim Serhat Özdemir, Antalya’da oturuyordu.
Hava Harp Okulu mezunuydu. Aynı zamanda İTÜ elektrik-elektronik mühendisliğini bitirdi. 1981 yılından bu yana pilotluk yapıyordu. 1990 yılında ordudan ayrıldı ve bir süre ABD’de yaşadı. Daha sonra ABD vatandaşı oldu ve çifte pasaport taşımaya başladı. Benim kardeşim profesyonel bir pilottu. Teknik arızası olan bir uçakla kesinlikle uçmazdı. Uçakta öğretim üyeleri de varmış. Uçağın pilot hatasından veya teknik bir arızadan dolayı düştüğüne inanmıyorum. Sabotaj olabilir."

GÖZLER BİLİM ADAMLARINDA

Isparta'ya gelen bilim adamlarının, Eğirdir ilçesinde gerçekleştirilecek 'Türk Hızlandırıcı Merkezinin Teknik Tasarımı ve Test Laboratuvarının Kurulması' başlıklı DPT projesinin IV. Çalışma toplantısına katılmak için yola çıktıkları öğrenildi.
Korkunç kazada hayatını kaybedenlerin arasında bulunan 6 bilimadamının Türkiye'nin nükleer araştırmalarında çok önemli role sahip oldukları ortaya çıktı.
Kazanın Nükleer enerji konusunun hararetli bir şekilde tartışıldığı ve Türkiye'nin nükleer güç kullanımına ilk adımlarını attığı günlere denk gelmesi soru işaretlerini artırdı.

BAKAN'A "UÇAK DÜŞÜRÜLDÜ MÜ?" SORUSU

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, uçakta ölen yolcular arasında bulunan 6 bilim adamının, Türkiye için çok önemli stratejik projelerde çalıştıkları için uçağın düşürülmüş olma ihtimali bulunup bulunmadığına ilişkin olarak, "Şimdiden böyle bir değerlendirme yapmak yanlış olur" dedi.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Güler, Anadolu Doğaltaş, Mermer ve Teknolojileri Fuarı’nı gezerken, bazı gazeteciler, düşen uçakta ölen 6 bilim adamının "Ulusal Türk Hızlandırıcı Merkezi Projesi"nde çalıştıklarını ve Türkiye’nin nükleer enerji ve toryum madeniyle ilgili projelerinde yer aldıklarını ifade ederek, uçağın stratejik projelerin engellenmesi için dış güçler tarafından düşürülmüş olma ihtimali bulunup bulunmadığını sordular. Bakan Güler de gazetecilerin bu sözleri üzerine, "Bu konuda şimdiden ve bu kadar erken değerlendirme yapmak doğru olmaz.
Böyle bir şeyin olacağını sanmıyorum. İnceleyelim. Şu anda böyle bir bilgimiz yok. Bu yüzden değerlendirme yapmak yanlış olur" dedi.

SDÜ’DEN PROJE YÜRÜTÜCÜSÜ DOÇ. DR. SUAT ÖZKORUCUKLU

Süleyman Demirel Üniversitesinin "Ulusal Türk Hızlandırıcı Projesi"nin yürütücüsü Doç. Dr. Suat Özkorucuklu da iddiaların hatırlatılması üzerine, bu konuda bir şey söylemenin mümkün olmadığına işaret ederek, "Kazada hayatını kaybeden bilim adamları arasında yer alan Prof. Dr. Engin Arık çok değerli bir bilim kadınıdır. Prof. Dr. Engin Arık, İsviçre’nin Cenevre kenti yakınlarında kurulu, ’European Organization for Nuclear Research’deki ’Atlas Deneyi’nde çalıştı ve deneye adını verdi" dedi.
Doç. Dr. Özkorucuklu, "Ulusal Türk Hızlandırıcı Projesi"nin, "hızlandırıcı teknolojisi"ni Türkiye’ye kazandırmak üzere başlatıldığını ve 10 farklı üniversiteden 80 kişinin bu projede çalıştığını hatırlatar
ak, "Engin hocamızın bu projedeki deneyimi çok çok önemliydi" diye konuştu.

ISPARTA VALİSİ: O BÖLGE UÇAĞIN GEÇİŞ NOKTASI DEĞİL

Isparta’nın Keçiborlu ilçesi yakınlarında düşen uçağın enkazı üzerinde helikopterle uçan Isparta Valisi Şemsettin Uzun, "O bölge uçağın geçiş noktası değil" dedi.
Vali Şemsettin Uzun, uçağın düştüğü bölgenin üzerinde helikopterle uçup, gözlem ve keşif yaptıktan sonra Isparta Süleyman Demirel Havaalanı’nda gazetecilere yaptığı açıklamada, tüm güvenlik ekiplerinin ve ambulansların olay yerinde olduğunu belirterek, şunları söyledi:
"Enkazın üzerinde helikopterle uçtuk. Bütün ambulanslar orada. Uçak oraya nasıl indi anlamak mümkün değil. Sırtın öbür tarafına düşmüş.
Ağaçlık ve biraz kayalık bir bölge. Uçak perişan vaziyette. Üzüntülüyüz.
O bölge uçağın geçiş alanında değil"

No_Name
28-03-2009, 14:09
Fatmagül Berktay
İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde öğretim üyesi. İÜ SBF'de 'Siyasal Düşünceler Tarihi', İÜ Kadın Sorunları Araştırma Merkezi'nde 'Feminist Teoriler' dersleri veriyor. Kadın hareketinde etkin olarak yer alan Fatmagül Berktay, Türkiye'yi çeşitli uluslararası platformlarda temsil etti.

ESERLERİ
Yurtiçinde ve dışında yayınlanmış makalelerinden bazıları Kadın Olmak/Yaşamak/Yazmak (Pencere yay., 1997) adlı kitapta derlendi. Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın (Metis Yayınları - İstanbul, 1996) tarafından; Women and Religion - A Comparative Study ise Blackrose Books (Canada, 1998) tarafından yayınlandı.

No_Name
28-03-2009, 14:09
Fehriye Erdal
Sabancı suikasti faillerinden Fehriye Erdal, Eylül 1999'da Belçika'nın lüks kentlerinden Brugges'de bir evde çikan yangın sırasında üzerinde "Neşe Yıldırım" kimliğiyle yakalandı. Belçika makamları bir süre sonra yakalanan kişinin Fehriye Erdal olduğunu açıkladı. Olayın hemen ardından Türkiye'nin iade talebi üzerine Belçika makamları Erdal'ın kesinlikle iade edilmeyeceğini açıkladı.

No_Name
28-03-2009, 14:09
Fatoş Güney ( 1952)
1952 yılında İstanbul'da doğdu. İtalyan Lisesi'nde öğrenciyken Yılmaz Güney'le tanışıp evlendiği için eğitimini tamamlayamadı. Zengin bir ailenin tek kızı olan Fatoş Güney, sinemanın Çirkin Kral'ı diye adlandırılan Yılmaz Güney'le 17 yaşında evlendi.

Yılmaz Güney Yumurtalık Savcısını vurup hapse girdiği zaman Fatoş Güney 20 yaşındaydı. Güney hapisten çıktığında Fatoş 30 yaşına gelmişti. 3 Eylül 1971 yılında bir oğlulları oldu, adını Yılmaz koydular.

Yılmaz Güney, İmralı Hapishanesi'nden firar etti ve ailece İsviçre'ye kaçtılar. İsviçre'den Fransa'ya geçip yerleştiler. Yılmaz Güney Fransa'da kanserden öldü, Fatoş Güney dul kaldı. 1992 yılında Yılmaz Güney Vakfı'nı kurdu.

Fatoş Güney, Türk vatandaşlığından çıkarılan ve şu anda Fransa'da oturan Kendal Nezan ile 8 yıl birlikte yaşadı. Güney'in Türkiye'ye dönmesi bu birlikteliki bitti. Bir ara adı 68 kuşağının silahlı öğrenci lideri Osman Etiman'la da anıldı.

No_Name
28-03-2009, 14:10
Fikriye Hanım . ( 1887)- (1924)
Fikriye Hanım 1887 yılında Selanik'de doğdu. Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın ikinci eşi Galip Bey'in kardeşinin kızıdır. Genç yaşta bir Mısırlı ile evlenmiş fakat bu evliliği yürütemeyerek, ailesinin yanına dönmüştür.1923 yılına değin Çankaya Köşkünde Mustafa Kemal'e yardımlarda bulundu. Bu arada ciğerlerinden rahatsızlandı. Münih'e gitmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal'in Latife Hanımla evliliğini öğrenince Türkiye'ye geri döndü. Birkaç gün Çankaya Köşkünde misafir edildi. İstanbul'a yerleşmeye karar verdi. 1924 yılında Ankara'dan ayrılmadan önce Münih'ten Mustafa Kemal'e getirdiği hediyeyi vermek üzere Çankaya Köşkü'ne gitti. Fakat başyaverin, Mustafa Kemal'i görmesini engellemesini kendine yediremeyen Fikriye Hanım Köşkün önünde tabanca ile kendini vurarak intihar etti.
x
HABER

Fikriye Hanım’ın eşyaları TCDD’nin
03 Kasım 2006 AA / [Only registered and activated users can see links]

Fikriye Hanım’a ait özel eşyalar, hayattaki tek yakını olan yeğeni Hayri Özdinçer tarafından TCDD’ye bağışlandı. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Hayri Özdinçer’den eşyaları teslim aldı.
ANKARA - Bağışlanan eşyalar arasında, Fikriye Hanım’ın yatak örtüsü, udu, Atatürk’ün Şam’dan Fikriye Hanım’a getirdiği tepsi ile çeşitli fotoğraflar yer alıyor.

Ankara Garı’nda düzenlenen törende konuşan Özdinçer, Türkiye’nin, Kurtuluş Savaşı’nda yokluk ve imkansızlıklarla yaşayan “iki kişi”ye ait eşyaları, TCDD Genel Müdürlüğüne gönül huzuruyla teslim ettiğini belirtti.

Özdinçer, gelecek kuşakların, belge ve resimlerden ne zor şartlar altında ülkenin kurtuluşunun gerçekleştirildiğini anlayarak Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine daha fazla sarılacaklarını ümit ettiğini dile getirdi.

Ulaştırma Bakanı Yıldırım da Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı yıllarında kaldığı ve 1964’ten bu yana müze olarak kullanılan Atatürk Konutu ve Demiryolu Müzesi’nde Fikriye Hanım’ın bir süre kaldığını anımsattı.

Fikriye Hanım’ın yeğeni Özdinçer’in Atatürk’e ait fotoğraflar ile eşyaları incelik ve vatanseverlik örneği göstererek Atatürk Konutu ve Demiryolu Müzesi’ne teslim ettiğini kaydeden Yıldırım, Özdinçer’e teşekkür etti.

Atatürk’ün bu yıl doğumunun 125. yılının kutlandığını anımsatan Yıldırım, “Geleceğimizi geçmişimizin tecrübeleri ve geçmişimize sahip çıkarak inşa edeceğiz. Bu bakımdan burada teslim edilen eşyaları ait olduğu yerde en güzel şekilde muhafaza etmek ve bu hatıraları yaşatmak bizim en önemli görevlerimiz arasında bulunacaktır” diye konuştu.

Yıldırım, Özdinçer’e bir şükran plaketi ile Demiryolcuların simgesi haline gelen ve üzerinde lokomotif sembolü bulunan köstekli Serkisof saat hediye etti.

Özdinçer, gazetecilerin sorularını yanıtlarken, eşya ve resimlerin 1949 yılında vefat eden babasından kaldığını, halasının udunun orijinal olduğunu, İsviçre’de yaptırdığı gölge resmin hiçbir yerde yayınlanmadığını belirtti.

“DAHA EMNİYETLİ GÖRDÜM”
Özdinçer, “Eşyaları hediye etmek için Kültür Bakanlığı ve Anıtkabir’i neden tercih etmediniz” sorusunu yanıtlarken, “Devlet Demiryollarını çok daha emniyetli gördüm ve herkesin gözü önünde olan bir yer. Ankara-İstanbul arası gelen giden vatandaşlarımızın daha çok ziyaret edebileceği bir yer” dedi.

Bakan Yıldırım da Atatürk ve Fikriye Hanım’ın, Kurtuluş Savaşı yıllarında buradaki konutta kaldığını, o nedenle müzeyi en uygun yer diye düşündüklerini kaydetti. Bakan Yıldırım ve Özdinçer, TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman ile müzeyi gezdi ve eşyaları teslim ettikten sonra Vagon Restorant’ta birlikte kahvaltı yaptı. Özdinçer, kahvaltı sonrasında da gazetecilerin yoğun talepleri nedeniyle müze önünde yeniden soruları yanıtladı.

“SÖYLENİLMEYEN TEK ŞEY GÖMÜLDÜĞÜ YER”
Hayri Özdinçer, bir soru üzerine, 44 yıldır ABD’de yaşadığını, binanın restorasyonda olması nedeniyle eşyaları hediye etmek için beklediğini ifade etti.

Fikriye Hanım ile ilgili bazı bilgilerin yayınlandığı ifade edilerek, “Sizde saklı kalan daha çok şey var mı?” sorusunu yanıtlarken Özdinçer, bazı hikayelerin ve hatıraların bulunduğunu, bunların şu anda açıklanacak şeyler olmadığını kaydetti.

Fikriye Hanım’ın nasıl öldüğü konusunun Türk kamuoyunca çok merak edildiğinin belirtilmesi üzerine Özdinçer, şunları söyledi: “O konuyla ilgili her şey söylenilmiştir şimdiye kadar. Söylenilmeyen tek şey halamın gömüldüğü yerdir ve otopsi raporudur. Bu hiç kimseye açıklanmamıştır. Halamın gömüldüğü yer de açıklanmamıştır. Halama ait eşyalar da babama verilmemiştir.”

Özdinçer, bir başka soruyu yanıtlarken, babasının halasıyla ilgili “vatanını milletini seven bir insan ve biraz da inatçı olduğundan söz ettiğini” aktardı.

Hayri Özdinçer, Fikriye Hanım’ın mezarının nerede olduğu konusunda ise “Etnografya Müzesi daha uygun, bize nakledilen odur” dedi.

Özdinçer, resmi tarihte Fikriye Hanım’ın intihar ettiği ve faytonda hayatını kaybettiğinin yer aldığının ifade edilerek bunun gerçekliğinin sorulması üzerine, “Bu hususta bir şey söylemeyeceğim” karşılığını verdi.

“HALAM İLE BABAM DARGINDI”
Fikriye Hanım’ın Mustafa Kemal’e karşı hissettiklerini babasıyla paylaşıp paylaşmadığına ilişkin bir başka soruyu yanıtlarken Özdinçer, “Babamla halam arasında muhabere aşağı yukarı Kurtuluş Savaşı’ndan 5-6 ay sonra kopmuş vaziyetteydi. Dargındılar, konuşmuyorlardı” dedi.

Özdinçer, “Udu var ama Fikriye Hanım Mustafa Kemal’e ud çalabiliyor muymuş” diye sorulması üzerine, “Ud ve piyano çalıyormuş” dedi. Özdinçer, Mustafa Kemal’in, “Söyle tabip var mı derdi aşka tıbbın çaresi” dizesiyle başlayan şarkıyı çok sevdiğini kaydetti.
x

Fikriye Hanım’ın Soyağacından
30.11.2006
Mahiye Morgül

TCDD içindeki Atatürk’ün kaldığı evi gezerken, Fikriye hanımın odasında tek kişilik karyolanın üzerinde kocaman bir posteri dikkatimi çekti. Siyah beyaz olarak basılmış bu resimde muhteşem gözleri, düzgün hatları , siyah bukle kâkülleri ile hâlâ güzel. 22 yaşında bu eve gelmiş, hâlâ 22 yaşında orada yatağının üzerinde.

Zübeyde hanımın Atatürk’ün babası öldükten sonraki eşinin kardeşinin kızı oluyor.

“Fikriye Hanım, Mora 1897 – 30 Mayıs 1924” Yenişehir yazıyor.
Resmin altında iri harflerle şu yazılı:

“O, uğruna ölünesi adamın uğruna öldü…”
“FİKRİYE!”
…Sizi içeride bekliyor!

Şeceresinde ise ölüm tarihi 31 Mayıs 1924 olarak yazılmış. 23 Mayıs olarak bilinir vurulduğu tarih, demek, bir hafta ölümle pençeleşmiş ve zatürreeden ölmüş.

Vitrinde resimler, aile resimleri, annesi Vasfiye hanımın başı açık olarak dadı bacıyla boydan resimleri. Fikriye hanımın Atatürk’le birlikte resimleri yok. Bu eve geldiği günden itibaren bu eve hayat verdiğini yazıyor emir çavuşları Ali Metin, fakat bu evdeki beraberliğin resimleri ortada yok. Atatürk öldükten az sonra çıktığı söylenen yangın geliyor aklıma.

Vitrinde kocaman bir çerçeve içinde Fikriye Hanımın soyağacı, kroki halinde; aldığım notlardan yazıyorum:
Babası, Konya Karamanoğulları soyundan LALOTLAR lakaplı aileden Hayrullah bey. (Lalot’un Latince anlamı “elibol”)
Baba tarafından akrabalar: Selma Sultan, Prens Hayri, Prenses Kenize Murad, Kotmara Mihracesi Sajid Han, Emekli Büyükelçi Rauf Hayri (Hatice Sultan’ın eşi).
Amcası Mehmet Hayri beyin eşi Belkıs hanım, sadrazam Tevfik Paşanın kızkardeşi.
Osmanoğlu hanedanından aileye katılanlar: Hatice Sultan, Fehime Sultan.
Anne tarafından akrabalar: Dedeleri Ömer bey Kafkasyalı Çapanoğullarından (Çepni Türklerinden M.M.).

Kafkasya kökenli, Çapan ve Karslı, Ahıskalı, Kafkaslı soyadlı aileler. Kemal Çapan, Merzuka Çapan, Gültekin Çapan, Türkân Çapan.
Karslı Mühürdaroğullarından Ziynet Hanım, Emel Kafkaslı, Gülsev Kafkaslı, M.Nazif Kafkaslı, Serkan Kafkaslı, Seda Kafkaslı.

Bu kadar geniş bir aileden gelen Fikriye hanım şimdi bize daha yakın duruyor. Çünkü anne tarafının soyadlarına baktığımızda bu soyadları taşıyan akrabalarımızın ve arkadaşlarımızın olduğunu görmekteyiz.

Atatürk’ümüzün sevgili eşi Fikriye Hanıma teşekkürlerimi nasıl sunabilirim diye düşünmeye başladım. Ona çok vefasızlık ettiğimizin siz de farkındasınız değil mi?

No_Name
28-03-2009, 14:10
Ferai Tınç

HAKKINDA YAZILANLAR
Küçük büyük kadın: Ferai Tınç
EGE CANSEN
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Ferai, dünyayı bizim için izledi. Önemli mülakatlar yaptı. Uluslararası gazeteciliğe geçtikten sonra, iyice olgunlaştı ve kendine güveni arttı. Köşe yazılarıyla bunu pekiştirdi. Muzırlık yapmadı. ‘‘Ecnebi yazar’’ kimliğine bürünmedi. Bu yazı Ferai Tınç hakkındadır. Ancak içinde biraz da ben varım. Çünkü Ferai'yi, size kendi penceremden gördüğüm şekliyle anlatacağım. Koç'tan arkadaşım Arda Gedik, Hürriyet'in başına geçmişti. Onun davetiyle 1983 yılında Hürriyet ailesine katıldım. Görevim yazı yazmak değil, yazılanları eleştirmekti. Ekonomi servisini bilgilendirmek için kaleme aldığım not, kazaen yayımlanıp, Çetin Emeç de bundan sonra düzenli yazı beklediğini söyleyince, ben de ‘‘derin gazeteci’’ taifesinin arasına sızdım.

Babıáli'deki Hürriyet binasının, hiç bitmeyen dekorasyon projelerinden birinin sonunda, ekonomi ile dış haberler yan yana düştü. Yeni binada da öyledir. Dış Haberler'in başında Şevki Adalı bey vardı. Şevki bey, dış haberler müdüründen çok, diplomata benziyordu. Hoş bir fiziği ve insanı rahatlatan bir kişiliği vardı. Ferai, Şevki beyin yardımcısıydı. Son sınıftayken asilik yaparak ayrıldığı İtalyan Lisesi'nde ve Boğaziçi Üniversitesi'nde öğrenim gördüğü için yabancı dil bilgisi iyiydi. Zannedersem, o tarihlerde (Muhtemelen yine asilikten olacak) üniversite diplomasını henüz almamıştı. Hürriyet'te çalışan çoğu ‘‘geç-genç’’ gazeteci gibi, o da devrimci ekolden geliyordu. Ferai'de ilk gözlemlediğim şey işe çok asılmasıydı. Adeta başarmaya mecburum, diyordu. Yüzüne büyük gelen gözlüklerini arada bir geriye ittiriyor, durmadan okuyor ve yazıyordu. Boyuna kıyasla büyük adım atarak yürüyordu. Herhalde çabuk gidip gelmek içindi.

1960'dan 1980'e kadar, Türkiye'de ve Avrupa'da çok kuvvetli sol rüzgarlar esti. Ferai gibi, burjuva kökenli pek çok üniversiteli genç de bu akımın bir parçası oldu. Ferai, 1968 yılında okumak için gittiği Amerika'yı sevememiş ve geri dönmüştü. Bu gençler, sosyalizmi, Türkiye'nin ve tüm az gelişmiş milletlerin kurtuluş reçetesi olarak görmüşlerdi. 12 Eylül'le bu hikaye acı bir şekilde bitti. Bu gençlerle beraber olmaya başladığımda, çoğunu yorgun ve ezilmiş buldum. Yeni bir arayış içindeydiler. Bir defa daha hata yapacak zamanları kalmamıştı. Gençlikleri ise yavaş yavaş gerilerde kalıyordu.

Bu husus üzerinde bu kadar durmanın sebebi açık. Ferai gibi, kendi deyişiyle devrimcilikten gelen pek çok gazetecinin portresini, onların bu tarafını görmeyerek çizmek mümkün değil. Bana göre onlar, birer idealistti. Ama batıl peşinde koşmuşlardı. Güvenlerini kazanıp, onlarla dost olmak istiyordum. Galiba ben de onların yıllarca kızdıkları ‘‘kapitalist ekonomiyi‘‘ savunan bir iktisat yazarı olarak ilginç bir nebattım. İyi arkadaş olduk. İlişkilerimiz yoğun değil ama derin oldu. Dünyada artık çok kuvvetli yeni rüzgarlar esmeye başlamıştı. Eski fikirler samimi olarak terkedildi. Bu dönüşümün izlerini, Ferai'nin yazdığı haberlerde ve yorumlarda bulabilirsiniz. Ferai, dünyayı bizim için izledi. Yurt dışına açıldı. Önemli mülakatlar yaptı. Uluslararası gazeteciliğe geçtikten sonra, iyice olgunlaştı ve kendine güveni arttı. Köşe yazılarıyla bunu pekiştirdi. Muzırlık yapmadı. ‘‘Ecnebi yazar’’ kimliğine bürünüp, Türklere ‘‘siz şöyle yapmalısınız, yoksa haliniz dumandır’’ üslubuyla yazı kaleme almadı. Ferai'nin siyasi kadın yazar olarak iki tutkusu var. Birincisi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi. İkincisi ise Bakü-Ceyhan projesi. Daha geniş tanımıyla ‘‘Petrol ve Türkiye’’ meselesi. Tahmin ediyorum, Marmara Üniversitesi'nde öğrencilerine, en çok bu iki konudan bahsediyordur.

Bütün bunları yaparken Ferai, biri müzisyen Mustafa, diğeri yakında doktorasını alacak bir hukukçu olan Mehmet gibi pırıl pırıl iki erkek evlat yetiştirdi. Onlarla ne kadar övünse azdır. Eh, Lütfü Tınç'ın da hakkını teslim etmek gerek. Ne derler: ‘‘Her başarılı kadının arkasında, mutlaka bir erkek vardır.’’

No_Name
28-03-2009, 14:10
Filiz Akın ( 1943)
1943 yılında Ankara’da doğdu. Bir artist yarışmasıyla sinemaya geçti (1962).
Akasyalar Açarken adlı filmiyle oyunculuğa başladı. Sinemada özellikle
romantik rolleri canlandırdı.

Önemli filmleri: Gurbet Kuşları (Halit Refiğ), Yankesici Kız (Türker
İnanoğlu), Utanç, Battı Balık (Atıf Yılmaz), Umutsuzlar (Yılmaz Güney).

No_Name
28-03-2009, 14:11
Fitnat Hanım - (1780)
İstanbul'da doğdu. Asıl adı Zübeyde'dir. Küçük yaştan itibaren şiirle ilgilendi. Rumeli Kazaskerlerinden Mehmed Efendi ile evlendi. Türkçe'yi çok güzel kullanan Dîvân şairlerinden biridir. 1780 yılında öldü.

ESERLERİ
Dîvân'ı yayınlanmıştır.

No_Name
28-03-2009, 14:11
Fovset Balkar ( 1932)

Çağdaş Çerkes kadın yazarlarından biri olan Balkar Fovset, 1932 yılında Kuzey Kafkasya’da Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde, Baksan Rayonu'na bağlı Kışpek Köyü’nde bir çiftçi ailenin kızı olarak doğdu. Köyündeki yedi yıllık ilkokulu bitirdikten sonra Nalçik'de Öğretmen Okulu'ndan mezun oldu ve bir süre öğretmenlik yaptı. Aynı yıllarda şiir yazmaya başladı. Bir yandan öğretmenlik yaparken Kabardey-Balkar Pedagoji Enstitüsü'nü de dışarıdan izleyerek bitirdi.

Kışpek Köyü'nde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra Moskova'da Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne girerek 1960 yılında buradan da mezun oldu. Nalçik'e dönerek 1967 yılına kadar Kabardey-Balkar Yazarlar Birliği'nin organı olan "Oşhamaho", (Elbruz) adlı edebiyat dergisinde çalıştı. 1970 yılında Kabardey-Balkar Devlet Üniversitesi'ni de bitirdikten sonra Kabardey-Balkar Bilimler Enstitüsü’nde folklor ve edebiyat sektöründe çalışmalar yaptı.

Balkar Fovset, Kafkasya'da eserleri basılan ilk Adige kadın şairdir. 1946 yılından beri şiirleri Adigece gazete ve dergilerde çıkmakta, daha sonra Rusça'ya da çevrilerek yayımlanmaktadır. Eserleri Rusça olarak "Don", "Drujba Narodov", "Novıy Mir", "Yunnost" vb. dergilerde ve merkezi gazetelerde de defalarca yayımlanmıştır.

Fovset'in "Nexhuics" (Şafak) adlı ilk Adigece şiir kitabı 1958 yılında Nalçik'de yayımlandı. "Uizeguakvuer Daxecs" (1963), "Uafer Xizodiçv" (Gökyüzünü Süslüyorum, 1967), "Guiqhem Yi Tleriqh" (Umudun Üzengisi, 1968), "Diqhebziyir Sy Pcsine Apeu" (Mızıkamın Tuşları Güneşin Işınlarıdır, 1970), "Qisxoguifve", (Gülümse Bana, 1972), "Uy Xeku Yi Miwexery Dicsecs" (Vatanının Taşları da Altındır, 1982) adlı eserleri Adigece şiir kitaplarından birkaçıdır.

Fovset'in şiirleri Sovyetler Birliği'nde konuşulan çeşitli dillere ve bazı sosyalist ülkelerin dillerine de çevrilmiştir. Bazıları Thabısım Vumar, Karden Hasan gibi Çerkes kompozitörleri tarafından bestelendiği gibi, "Qhatxe Jecsxem Uimijyey" (Bahar Gecelerinde Uyunmaz) adlı şiiri ünlü Macar kompozitörü Yosef Polinkaş tarafından bestelenerek ödül de kazanmıştır.

Fovset'in bir özelliği de yabancı topraklarda yaşayan soydaşlarına seslenen şiirler yazmış olmasıdır. Kafkasya’dan göç etmiş soydaşlarına hitap ederek onları Anayurtlarına çağıran "Dy Xekuim Yiçvaxem Ya Qhibze" (Yurdumuzu Terkedenlere Ağıt) ve "Qiwoge Vuachemaxue" (Oşhamaho Sizi Çağırıyor) adlı şiirleri yabancı topraklardaki Kafkasyalılar arasında da hayli tanınmıştır.

Balkar Fovset tiyatro eserleri de yazmıştır. 1964 yılında Şocentsuk Ali'nin adını taşıyan Kabardey-Balkar Devlet Tiyatrosu'nda oynanan "Quancaqher Yaqeqhuirqim" (Yanılgıyı Affetmezler) adlı piyesi ve 1972 de yazdığı "Futbolir Mixhuateme" (Şu Futbol Olmasaydı) adlı eserleri bunlardandır.

Şair, Mihail Svetlov, Taras Şevçenko, Sergey Yesenin, Petöfi Sandor vb. birçok şairin eserlerini de Adige diline kazandırmış bulunmaktadır. S.S.C.B. Yazarlar Birliği'nin üyesi idi.

No_Name
28-03-2009, 14:11
Frances Kazan
İngiltere doğumlu. İlk evliliğini bir rock'n roll grubu prodüktörüyle yapmış. Tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden sayılan Elia Kazan'la 20 yıl önce tanışmış ve evlendikten sonra rock dünyasını ele alan ilk romanı "İyi Geceler Küçük Kardeş'i yazmış. Lisansını İngiliz Edebiyatı, yüksek lisansını Türk Edebiyatı üzerine yapan Kazan tez konusu olarak 'Halide Edip ve Amerika'yı seçmiş. Şu aralar Osmanlı tarihiyle ilgili son romanı üzerine çalışan ve Cornucopia Dergisi'nde yazan Kazan iki kente âşık. Kentlerden biri 30 yıldır yaşadığı New York, diğeri ise görür görmez tutulduğu istanbul.


ÜNLÜ ROMANCIMIZ HALİDE EDİP ADIVAR'IN HAYATINI ROMANLAŞTIRAN FRANCES KAZAN
Beni çelişkileri büyüledi

New York Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı masterı yaptınız. Tez konunuz ise Halide Edip'ti. Türk edebiyatı neden ilginizi çekti?
Eşim Kadıköy doğumlu. 1986'da bir kitap yazmıştım ve tekrar okula başlamak istiyordum. Tam o sırada buraya geldim, bütün Türkiye'yi gezdim ve âşık oldum Türkiye'ye, bu ülke hakkında daha çok şey keşfetmek istediğimi anladım. New York'a döndükten sonra üniversitede de bu bölümü seçtim.

Bir söyleşinizde "Halide Edip'in çelişkileri beni büyüledi" diyorsunuz. Halide Edip'in çelişkileri neydi sizce?
Yetiştiriliş tarzıyla aldığı eğitim arasında çok büyük farklılıklar vardı. Babası çok enterasan bir insandı. İki tane eşi olmasına rağmen kızının hep iyi bir eğitim almasını istiyordu. Ayrıca kendi içinde de çelişkileri vardı. Halide Edip geleneksel değerlerine bağlı bir evde yetişti ama bağımsız bir kişiliğe sahip olmak istiyordu. Onun yaşadığı çelişkileri yazılarında da görebilirsiniz. Özelikle anılarında kendi içerisindeki çelişkileri çok yansıtmıştır. O kadınların evin dışına çıkmasını, istediklerini yapmasını isterken aynı anda yetiştiği ailenin değer yargılarını taşıyordu.

Halide Edip, Amerikan Kız Koleji'nden mezun olmamış, Batı eğitimi almamış bir Doğulu kadın olarak aynı özellikleri taşısaydı, ilginizi çeker miydi?
Kesinlikle. O, o zamanda inanılmaz ve enteresan biri olurdu. Onun, benim dikkatimi çekmesinin nedeni kitaplarını İngilizce yazmış olmasıydı. Eğer İngilizce yazıyor olmasaydı yazılarını hiçbir zaman okuma fırsatı bulamazdım. Herhangi bir insan bana gelip onun gibi birinin yazılarını okusaydı ondan yine etkilenirdim.

Batı'da genellikle Batı'ya yakın bir duruş sergileyen Doğulular takdir topluyor. Sanki medeniyet Batılılar'la başlamış gibi bir hava var Batılılar'da. Batılılar için Doğulu olmak tek başına yeterli değil?
Şu anda başkası adına cevap veremem, bu konuda emin değilim. Sırf Batılı etkileri olduğu için o insanlara yakınlık duyulduğunu sanmıyorum. Burada dil çok önemli bir öğe. Eğer Halide Edip İngilizce yazmasaydı onu tanıyamazdık. Dil olmasa bizim o insanlara yakınlaşmamız çok zor olurdu. Ben kitabımda onun aldığı eğitimle Osmanlılık hassasiyetini nasıl aştığını göstermeye çalıştım. Romanda başka kadın karakterler de bulunuyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüne yakın bir zamanda diğer kadın karkterlerin, onun aldığı eğitimi almadan ne şekilde bir tepki gösterdiğini anlatmaya çalıştım.

Son dönemde Batılı yazarların Osmanlı tarihine olan ilgisini siz neye bağlıyorsunuz?
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ve ardından gelişen olaylar bugün de hâlâ güncel olan olaylar. Bu Balkanlar veya Filistin sorunu olabilir, bu konular o zamandan beri günümüzde de etkili olan güncel olaylar. Günümüzde de etkileri devam eden olayların nedenini öğrenmek için Osmanlı tarihini öğrenmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Osmanlı tarihini inceleme fırsatı buldunuz ve çöküş dönemlerini ele alan bir roman yazdınız. Sizce Osmanlı neden çökmüştü?
Okuduğum kitaplardan anladığım kadarıyla eğer Türk liderler Almanlar'ın etkisi altında kalıp I. Dünya Savaşı'na girmeseydi bu sonuçlar doğmayacaktı belki de. Osmanlı çöküş süreci ise milliyetçiliğin gelmesiyle hızlandı. Sanki o zaman aynı anda bütün krallıkların, imparatorlukların sonu geliyormuş gibi bir zaman dilimini girilmişti. O günlerde o büyüklükteki bir imparatorluğun yaşaması artık imkansızlaşmıştı. İmparatorluktaki halklar kendilerini başka bir şekilde ifade etmek istiyordu.

Halide Edip'in Doğu-Batı kültürü arasında yaşadığı çelişkilerden yola çıkarsak günümüzde Türk kadınları hâlâ onun yaşadığı bocalamayı yaşıyor mu sizce?
Türkiye'nin her yerini gezdim. Ve bütün gezdiğim yerlerde gördüğüm kadınların kendilerine olan özgüvenlerinin yerine geldiğini farkettim. Türk kadınları gerek aile hayatında gerekse iş hayatında kendilerini göstermeye başladılar. Sanki önceden aile hayatında farkedilmeyen bir özgüvenleri vardı ve artık dışarıya çıkıp sosyal yaşamlarında da iş yaşamlarında da bu özgüvenlerini yansıtma isteği duymaya başladılar.

Romanınız ABD'de nasıl bir ilgi gördü?
'Halide' Amerika'da bu ay sonunda çıkacak. Fakat ben buraya gelirken kitaba inanılmaz bir ilgi vardı. Roman tahminimden çok fazla bir ilgi gördü. Bunun nedeni, Amerikalılar'ın Osmanlılar hakkında pek fazla bir şey bilmemesi herhalde. Umarım bu romanın bu konudaki eksikliklerin giderilmesinde önemli bir işlevi olur.

Halide Edip'in kolejde Amerikan misyoneri hocası Marry Patrick Mills'ten çok etkilendiğini biliyoruz. O, Patrick olmasaydı yine kadın haklarını savunan, özgürlükçü ve hak bellediği yolda yalnız bir kadın olabilir miydi?
Ona hayatında en büyük desteği veren kişi babasıydı. Okul müdiresi olmasaydı bile babası sayesinde istediği yere gelebilirdi. Çünkü Patrick Mills olmasaydı da babası o tarz bir eğitim alması için mücadele verecekti. Babasının ona olan desteğiyle, okulda Marry Patrick Mills'le tanışması kafasındaki düşüncelerin oturmasında etkili oldu.

Halide Edip'in babası Mehmet Edip'in ve ikinci eşi Adnan Adıvar'ın Sebetaist olduğu iddiaları var. Halide Edip'in Batı kültürüne yakınlık duymasında ve babasının onu koleje yazdırmasında bunun da etkisi olabilir mi?
Ben anne tarafında öyle bir şey olduğunu biliyordum. Babası ise Selanikli olduklarını düşünüyorlardı ama bundan da emin değildiler. Böyle bir şey babasının yaşam felsefesini etkilemiş midir, bundan emin değilim. Babası kitapta yazılması en zor karakterdi çünkü kendi içinde çelişkileri olan bir insandı. Kızının her ne kadar Batı tarzı bir eğitim almasını istemiş olsa da aynı anda iki kadınla evlilik yapması çok farklı bir hava yaratmıştı. Aralarındaki ilişki benim kitabımda çok merkezi bir ilişki olarak yansıtıldı. Onların arasındaki ilişki benim için çok önemliydi.



Elia Kazan'ın eşi Halide Edip'i yazdı
İhsan YILMAZ
Hürriyet 5 Haziran 2001

İstanbul doğumlu ünlü Amerikalı yönetmen Elia Kazan'ın eşi Frances Kazan, Halide Edip Adıvar'ın hayatını konu alan bir roman yazdı. Sistem Yayıncılık tarafından Türkçe'ye çevrilerek yayınlanan roman için Türkiye'ye gelen Frances Kazan, bu romanla Türkiye'yi tanıtmayı amaçladığını söyledi.


Frances Kazan'ın ‘‘Halide’’ adlı kitabı dün, Ortaköy Feriye Karakolu'nda düzenlenen bir öğle yemeğinde tanıtıldı. Frances Kazan, romanı için neden Halide Edip Adıvar'ı seçtiği yönündeki soruya şöyle cevap verdi: ‘‘İstanbul 20'nci yüzyıla doğru büyük bir kargaşanın ve entrikanın yaşandığı bir şehir olarak dikkat çekiyordu. 500 yıllık bir imparatorluk çöküşün eşiğindeydi ve Osmanlılık kavramı sonsuza kadar yok olmak üzereydi. Tarihin bu dönemini temel alan bir roman yazmak istedim. Halide Edip böyle bir roman için en uygun kahramandı.’’


Romanın Türkçe yayınlanması üzerine yapılan toplantıya Kültür Bakanı İstemihan Talay, Arif Mardin ve Ara Güler de katıldı.


İstemihan Talay yaptığı konuşmada, Türkiye'yi tanıtmayı amaçlayan böyle bir roman yazdığı için Frances Kazan'a teşekkür etti. Ünlü fotoğraf sanatçısı Ara Güler de Frances Kazan'a kendi çektiği bir Halide Edip fotoğrafını hediye etti.


Türk Dili ve Edebiyatı okuyan Frances Kazan, Elia Kazan ile tanıştıktan sonra aynı bölümde yüksek lisans yapmaya karar vermiş. Bu eğitimi sırasında Halide Edip'i tanıyan Kazan özellikle Edip'in kadın haklarına yaklaşımından etkilenmiş. Halide Edip'in anılarıyla başlayan bu tanışıklık, onun bütün kitaplarını okumaya, sonunda da Halide adlı romanı yazmaya kadar götürmüş Frances Kazan'ı.



Çelişkilerinden büyülendim


Frances Kazan okul yıllarındaki tanışıklığını ve kendini bu romanı yazmaya götüren serüveni şöyle anlatıyor: ‘‘ Ben üniversitede Türk dili ve edebiyatı okudum. Master yaparken de Halide Edip'in anılarını okuma fırsatı buldum. Çok büyüleyici kitaptı ama hayatının Kurtuluş Savaşı ve Türk devrimi yıllarını ihtiva ediyordu sadece. Akabinde onun başka kitaplarını da okudum. Onlar da tutku dolu kitaplardı, ne var ki, anılarından farklı bir üslupla kaleme alınmışlardı. Halide Edip, Ateşten Gömlek kitabının girişinde, hayal gücünün yaratıcı bir ateşten doğduğunu ve hayatın gücünü anlatmayı amaçladığını anlatır uzun uzun. Sonra, İngilizce'ye çevrilen kitaplarının peşine düştüm ve hepsini okudum. Ayrıca, kendisini tez konusu olarak seçtim. Doğrusunu söylemek gerekirse, çalışmalarım beni yeterince tatmin etmedi. Çünkü Halide, iki radikal dünya arasında parçalanmış bir kadındı ve ben onun çelişkileri karşısında büyülenmiştim.’’


Hediye fotoğrafın öyküsü


Frances Kazan'a Halide Edip Adıvar'ın ölümünden yaklaşık beş altı yıl önce çektiği fotoğrafını hediye eden Ara Güler'in çekim macerası da hayli ilginç. O hikayeyi Ara Güler de şöyle anlatıyor: ‘‘Henüz çok genç bir muhabirdim. Halide Edip yazılarını Hayat Mecmuası’na el yazısıyla gönderiyordu. Ben de onun yazılarını getirip götürüyorum. Öylesine sigara içerdi ki, neredeyse dumanları aralayıp kendisine ulaşırdınız. İşte o zaman fotoğraflarını çekmiştim.’’

No_Name
28-03-2009, 14:11
Füreya Koral ( 1910)
1910 yılındaİstanbul'da doğdu. 1927'de Notre Dame de Sion Kız Lisesi'nden mezun oldu. Bir süre İstanbul Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne devam etti. Özel keman dersleri aldı. 1940-1944 arasında müzik eleştirileri yazdı, çeviriler yaptı. 1947'de Lozan'da seramik çalışmalarına başladı. Ardından tanınmış Fransız seramikçi Serré'nin desteği ile, Paris'te özel bir seramik atölyesinde çalışmalarını sürdürdü. İlk seramik ve taşbaskı sergisini 1951'de Paris'te açtı. Aynı yıl yurda döndü, Maya galerisinde yapıtlarını sergiledi. Yurt içi ve yurt dışındaki çeşitli sergilere katıldı, ödüller aldı.

Füreya Koral, soyuttan gerçeküstüne uzanan ve zaman zaman yerelliğe ağırlık veren bir anlatım çeşitliliği içinde seramik panolar, üç boyutlu eserler, vazo, tabak vb. gibi günlük hayatta kullanılacak ürünler yapmıştır. Özellikle çinicilik konusundaki bilgisi ve yetkin işçiliği Doğu ve Batı sanatını eserlerinde başarılı bir biçimde birleştirilmesini sağlamıştır.

ESERLERİ: Marmara Oteli lobisinde duvar panosu, 1960, Ankara; Ulus Çarşısı'nda duvar panoları, 1962, Ankara; Tam Sigorta Binası'nda duvar panoları, 1969; İstanbul; Manifaturacılar Çarşısı'nda duvar panosu, 1969, Unkapanı/İstanbul; Divan Pastanesi'nde duvar panosu, Taksim/İstanbul.

Hakkında yazılanlar

1.Bir Usta, Bir Dünya: Füreya Koral
Fatma Türe
Yapı Kredi Yayınları / Sergi Kitapları Dizisi

Cumhuriyet döneminin ilk seramik sanatçılarındandı Füreya... Litografi ile başladığı çalışmalarını, renk renk duvar panoları, tabaklar, kuşlar, balıklar, evler ve insanlarla sürdürdü. Ateş ve sırla ördü dünyasını... Seramiğin kraliçesini fotoğrafları, elyazıları, eserleri ve kişisel eşyasından oluşan arşiv sergisi ile selamlıyoruz.

2.Şakir Paşa Ailesi
(A Turkish Tapestry)
Şirin Devrim
Doğan Kitapçılık / Anı Dizisi

II. Abdülhamid'in sadrazamı olan Cevad Paşa sözünü esirgemeyen, şahsiyet sahibi bir devlet adamıdır. Ancak bir komplo düzenlediğinden kuşkulanan Padişah onu sadrazamlıktan azleder. Bunun üzerine Şakir Paşa, kardeşinin uğradığı haksızlığı sineye çekemediği için II. Abdülhamid'in verdiği konakta oturmayı reddederek Büyükada'daki köşküne çekilir.

Şakir Paşa'nın torunu Şirin Devrim'in çocukluğunun geçtiği bu köşkte kimler yaşamaz ki... Başta Şirin Devrim'in annesi ressam Fahrünnisa (Zeyd) olmak üzere, Füreya (Koral), Aliye (Berger), Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Suat Şakir, İzzet Melih (Devrim), Nejad Devrim vd...

İçlerinden kimileri dünya çapında ün kazanan bu sanatça ailenin yaşamı, Osmanlı'nın son dönemleri ile Kurtuluş Savaşı yılları ve Cumhuriyet'in ilk yıllarına denk düşer. Şakir Paşa ailesinin bu yaşam serüveni bizleri eski İstanbul atmosferine götürüyor. Anıların tatlı esintisi içinde, birçok tarihi şahsiyetle karşı karşıya geliyoruz; Atatürk'ten Kral Gazi'ye, Hitler'den
Kraliçe Elizabeth'e, Kral Hüseyin'e kadar...

Daha önce İngiltere ve Amerika'da yayımlanan ve Batılı okurlarca ilgiyle karşılanan Şakir Paşa ailesinin yaşamöyküsü, elden geçirilmiş 7. baskısıyla yeniden Türk okurunun karşısında.

No_Name
28-03-2009, 14:11
Fürumet Tektaş ( 1912)- (1961)
Ünlü diplomat Büyükelçi Suat Davaz'ın kızıdır. 1912 yılında İstanbul'da doğdu. Eğitimini Roma ve Paris'te müzik ve resim üzerine yaptı. 1938'de Türkiye'ye dönerek Afif Tektaş ile evlendi. Türkiye'de ilk Flarmoni Derneğini kurdu ve galeri açtı. Fürumet, 1961 yılında genç yaşta hayata veda etti.

No_Name
28-03-2009, 14:12
Fürüzan ( 29.09.1935)

29 Ekim 1935 tarihinde İstanbul’da doğdu.İlkokuldan sonra eğitimine devam edemedi. Çok genç yaşta öykülerini yayımlattı. 1960’larda Yeni Dergi ve Papirüs’te yayımlanan öyküleriyle dikkat çekti.Kişilerini, olaylarını abartmasız, iyimser bir bakış açısıyla saptayan, çözümleyen kısa, uzun hikâyeleriyle ilgi topladı.

ESERLERİ
Hikâyelerini Parasız Yatılı (1971), Kuşatma (1972),Benim Sinemalarım (1973), Gecenin Öteki Yüzü (1982),Gül Mevsimidir (1985) kitaplarında topladı. ilk romanı 47’liler (1974) adını taşıyor, bunu izleyen Yeni Konuklar (1977), davetli olarak bir yıl kaldığı Batı Berlin’de ve çevre şehirlerde Türk işçileriyle yaptığı röportajlar toplamıdır. Bir başka gezi-röportaj kitabı
1994’te yayınlandı: Balkan Yolcusu. Ev Sahipleri (1981) gezi izlenimlerini kapsayan, Berlin’in Nar Çiçeği (1988) ise sevginin önyargıları yıkan gücünü gösteren diğer iki kitabıdır.
Redife’ye Güzelleme adlı bir de oyunu basıldı. Düzyazılarını Yeni Konuklar (1989), şiirlerini ise Lodoslar Kenti (1991) adı altında topladı.

Sekiz Türk hikâyecisinden hikayeler toplamı Bir Güldeste Demokratik Almanya’da yayınlandı (1984).

Eserleri kısa aralıklarda tekrar tekrar basılmakta olan yazar, Parasız Yatılı ile 1972 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, 47’liler ile de 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazandı. “Benim Sinemalarım” ile senaryo çalışması yaparak 1989’da filme çekti. Kış Gelmeden adlı öyküsünü 1997’de oyunlaştırdı.

No_Name
28-03-2009, 14:12
Füsun Demirel ( 1958)
Doğum Tarihi 1958
Boy 160
Kilo 67
Göz Rengi Kahverengi
Yabancı Dil İtalyanca,İngilizce,Almanca

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Bir Yudum Sevgi (Atıf Yılmaz)
Ahh Belinda (Atıf Yılmaz)
Asiye Nasıl Kurtulur (Atıf Yılmaz)
Berdel (Atıf Yılmaz)
Züğürt Ağa (Nesli Çölgeçen)
Biri ve Diğerleri (Tunç Başaran)
Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran)
Gömlek (Bilge Olgaç)
Mem u Zin (Ümit Elçi)
Böcek (Ümit Elçi)
Ay Vakti (Mahinur Ergun)
Boynu Bükük Küheylan (Erdoğan Tokatlı)
Kiracı (Orhan Aksoy)
Yara (Yılmaz Aslan)
Camdan Kalp (Fehmi Yaşar)

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Belkıs Hanımın Konağı (Erdoğan Tokatlı)
Şans Blokları (Mahinur Ergun-Ali Taygun)
Artist Palas (Mahinur Ergun-Ali Taygun)
Şaşı Felek Çıkmazı (Mahinur Ergun)
Şehnaz Tango
Sıdıka (Mahinur Ergun)

Yabancı Ortak Yapımlar
Vatan Yolu (Almanya)
Avrupa Geceleri / Belgesel Drama (İtalya)
Hollywood Kaçakları (İsveç-Türkiye)
Yara (Almanya-Türkiye)
Beyhan'ın Düğünü (Ayşe Polat) Almanya
Babamı Hırsızlar Çaldı (Esen Işık) İsviçre

Özgeçmiş
Ankara doğumlu. 1976''da Perugia Dil Üniversitesi, 1977-1980 Roma Dramatik Sanatlar Akademisinde öğrenim gördü. 1980-82''de Almanya Berlin Kollektiv Theater''da Vasıf Öngören''le profosyonel oldu. Dostlar, Devekuşu, Dormen tiyatrolarında çalıştı. 1984 yılında sinemaya başladı. Sinema oyunculuğunun yanısıra İtalyancadan oyun çevirileri yaptı. İtalyan yazarlar Dario Fo ve Franca Rame''nin 25 oyununu dilimize kazandırdı. Bir ajans kurarak, yazarların Türkiye temsilciliğini aldı ve tiyatro oyunlarını kitap halinde yayınladığı bir yayınevi kurdu. 1996''da bir dönem ÇASOD Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlendi.


Ödüller
1986 Antalya Altın Portakal 1990 SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) 1992 Adana Altın Koza 1994 Adana Altın Koza 1994 Ankara Film Festivali 1996 SİYAD

No_Name
28-03-2009, 14:12
Gamze Gözalan ( 1962)
Doğum Tarihi 1962
Boy 165
Kilo 85
Göz Rengi Kahverengi

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Abuk Sabuk Bir Film ( Şerif Gören )
Varyemez ( Orhan Aksoy )
T.R.T'de çeşitli TV. Filmleri

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Fosforlu Cevriye ( Ümit Elçi )
Melek Karım ( Adem Elçi )
Duygu Çemberi ( Kartal Tibet )
Tanrı Misafiri ( Kartal Tibet )
Baskül Ailesi ( Berrin Dağçınar )

Özel Beceriler
Yüzme , bisiklet , müzik , sunuculuk.

No_Name
28-03-2009, 14:19
Gevher Nesibe

HAKKINDA YAZILANLAR

Kılıçarslan’ın hisli kızı Gevher Nesibe

Türkiye 01 Nisan 2004

Kayseri, Alpaslan’dan çok evvel Danişmentlilerin eline geçer ama Türkler ancak Malazgirt zaferi ile “kalıcı” olduklarını hissederler. Bir anda gayrete gelir görülmemiş bir imar faaliyetine girişirler. Bizansın dönmek gibi bir ümidi kalmaz ama saldırılar da durmaz. Avrupa’dan kopup gelen çapulcular ortalığı kana boyarlar.
Gevher Nesibe, rahmetli Kılıç Arslan’ın yadigârıdır. Sarayın baş tacıdır. Ağabeyi Gıyaseddin Keyhusrev yetim bacısını asla kırmaz bu hastalıklı kızcağızın gönlünü yapmaya, duasını almaya bakar. Gelgelelim Gevher’in ne inci mercanda gözü vardır ne de dantel fincan arar. Islanmış şekere dönen soluk cildine bakmaz meydanlara çıkmayı arzular. Ona “kılıcı bu incecik bileklerinle mi tutacaksın, üç basamak çıkınca kesiliyorsun, günlerce at üstünde nasıl duracaksın” demek lâzımdır ama ağabeyi böyle bir şeyi kesinlikle yapmaz, hisli kardeşini hoşça tutar.
Evet Gevher bir sultan kızıdır, önüne nefis taamlar, körpe meyveler dizilir. Ama sahrada aç bi ilaç koşuşturan çocukları düşündükçe iştahtan kesilir. Odası aydınlık ve sıcaktır lâkin bozkırın ayazında titreyen erleri hatırladıkça çıldırası gelir.

Hani o mahir hekimler?
Bir ara cepheden öyle çok yaralı gelir ki sarayın koridorları revire döner. Ne yazık ki (ya da ne mutlu ki) gazilerin çoğu hekim yüzü göremeden vefat eder, elbiseleri ile defnedilirler. Evet insanın nefesi sayılıdır ama hekimler ıstırap dindirmenin 40 yolunu bilirler. Gevher kız sabahlara kadar yüzünü gözünü tırmalar “neden bizim usta cerrahlarımız yok. Hem bin derde deva bulan tabiplerimiz nerede” diye kendini hırpalar.
Merhametli kızımız bir gün sultanın huzuruna çıkar. Ne kadar takısı varsa önüne koyar ve kararlı bir sesle “ben bir şifahane yaptırmak istiyorum ağabey” der. Gıyaseddin Keyhusrev çok duygulanır onun bıraktığı mücevherlerin üzerine binlerce kese altın ekler ve Anadolu’nun “en büyük” şifahanesinin yapılmasını emreder..
Bina hızla şekillenir ama Gevhercik göremez.

Ozanlara sorarsanız...
Anadolu halkı Gevher Nesibe’yi unutamaz, onu fatihalarla anarlar. Köy köy, oba oba dolanan ozanlara hep Gevher kızı sorarlar. Eh onlar da “şifahane yaptırdı, öldü, gömdük” deyip geçmez içli bir hikaye uydururlar. Önce nasıl fidan boylu, kara kaşlı, kara gözlü, ceylan bakışlı (gördüler sanki) bir dilber olduğunu anlatır, işin içine azıcık aksiyon, biraz aşk meşk katarlar. Yok efendim Gevher Nesibe bir gün pancurlar arasından bakarken boylu poslu, pos bıyıklı bir sipahi görüvermiş de gönlünü kaptırıvermiş. Ama (şimdi burada biraz yokuş gerekiyor) saray törelerine göre, evlenecek erkeği, kız değil sultan seçermiş. Bu temiz ötesi aşk gizli gizli alevlenmiş, kızcağızı eritip bitirmiş. Gevher kızın ilacı beyaz atlı sipahi imiş ama yiğidimiz gittiği seferden dönmemiş.

Beyaz atlı sipahi
Bazı “zalım” ozanlara göre Gevher’in evlenmesine ağabeyi izin vermemiş. Kızcağız yalvarmış yakarmış “ı ıh” demiş. Hatta tutup sipahiyi Çin-i maçin’e (Anadolu Selçuklularının oralarda ne işi varsa) göndermiş. Eh “ince hastalık” durur mu, kara yılan gibi akıp Gevherciğin göğsüne çöreklenmiş. Ciğerleri parça parça olmuş, öksürdükçe ağzından gelmiş. Gıyaseddin bi pişman olmuş bi pişman olmuş ama iş işten geçmiş.
Gevher Kız, son nefesini verirken “benim derdimin çaresi yok, bari insanlarımız çaresi bilinen dertleri çekmesinler” demiş, adına bir şifahane yapılmasını vasiyet etmiş. Gevher kızın cenazesine bütün Kayseri katılmış, o gün gök kararmış, bulutlar ağlamış. Kara kaşlı, kara gözlü, kara sevdalı Gevher’i kara toprağın, kara bağrına koymuşlar. Meğer beyaz atlı sipahi o gün vazifeden dönmüş, bari şu cenazeye katılayım demiş. Hafızlar yanık yanık okurlarken şuracığından bir şeyler kopmuş ama sebebini bilememiş...

İlk Tıp Fakültesi
Neyse mevzumuza gelelim. Kayseri, o yıllarda hem kervanları ağırlayan bir konaktır hem de ilim yuvasıdır. Şehirde 15 kadar medrese ve yüzlerce müderris vardır. İşte böylesine bir alt yapı olduğu için Şifahane sadece iki yılda tamamlanır. Düşünün Avrupalıların akıl hastalarını diri diri yaktıkları bir devirde onları aydınlık hücrelerde ağırlar ve hususi dehlizlerden su ve kuş sesleri yollarlar. Binada ne ocak yakar, ne mangal taşırlar, yanıbaşındaki hamamın buharıyla ısınırlar. (800 yıl evvel merkezî ısıtma ve merkezî yayın sistemi) Şifahane’nin gün ışığı ile aydınlatılan 3 ameliyathanesi vardır ve orada katarakt ve mesane ameliyatı bile yaparlar.
Bu medresede Alaaddin Keykubat’ın sağlık nazırı Ekmeleddin hocalık yapar. Devrin en ünlü hekimleri burada yetişir. Hatta tıp ilmini öyle bir noktaya taşırlar ki NASA, Venüs gezegenindeki bir tepeye, Gevher Nesibe adını koyar.
Medresenin yanıbaşındaki türbede sadece Gevher Nesibe değil, yeğeni I. İzzettin Keykavus ve hanedan mensubları yatar. Güzide çini-lerle bezenen cephede geometrik şekiller, yıldızlar, mavi, lacivert, firuze, lâleler arasında bir kitabe göze çarpmaktadır.

No_Name
28-03-2009, 14:20
Gila Benmayor
Gila Benmayor,1960 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İngiliz dili ve edebiyatı, ardından da gazetecilik eğitimi aldı. Halen gazeteci ve köşe yazarı olarak Hürriyet Gazetesi'nde yazmaktadır.

HAKKINDA YAZILANLAR

... Ya da İskenderiye’ye gitmiş olan kadın
ÖZDEMİR İNCE
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Gila Benmayor, ‘‘İskenderiye Dörtlüsü'nü okuyunca İskenderiye'ye gittim’’ dediği zaman hiç şaşırmadım. Bu dört romanın
kadınlarından hangisiyle özdeşleştirmiş olabilir kendini?

Gila Benmayor, ‘‘İskenderiye Dörtlüsü'nü okuyunca İskenderiye'ye gittim’’ dediği zaman hiç şaşırmadım. Ben de Paul Nizan'ın ‘‘Fesat’’ adlı kitabından ‘‘Caliopi soğuk su getir lütfen’’ cümlesini okuduktan sonra Yunan adalarının ateşiyle yanmaya başlamıştım. Naxos adasındaki şato-evde yürürken, taşlığın üzerinde Caliopi'nin ayaklarının ter izi kalıyordu. Bu izin peşinde haritayı açtım ve Syros adasıyla iş başı yaptım.

Gila'nın okuduğu İskenderiye Dörtlüsü bir destansı roman: Justine, Balthazar, Mountolive, Clea.

Yazarın adı: Lawrence Durrell. İngilizceden çeviren: Ülker İnce.

Gila bu dört romanın kadınlarından hangisiyle özdeşleştirmiş olabilir kendini? Tutkuları dikiş yerinden attıran, ‘‘karanlıkta ok’’ Justine'le mi, müflis dünyaların mirascısı ve acıların hayvanı, ‘‘hüzün kraliçesi’’ Melissa'yla mı, yoksa ‘‘acının durgun suları’’ dikenli incir Clea'yla mı?

Clea'ya göre bir erkek bir kadınla üç şey yapabilir: Ya onu sever, ya onun için acı çeker ya da onu yazar.

Bana göre: Bir kadın bir başka kadına dönüşemez, ona rakip olur. Sonra erkeği keşfeder.

*

Saad Zaghloul Alanı'ndaki Cecil Hotel için de gitmiş olabilir İskenderiye'ye. Pera Palas'ın Sirkeci şubesidir Cecil Hotel. Gitmişse, otelin imgesine bir yüzük taşı olmak kadar ‘‘bir’’ erkek için de gitmiş olabilir.

Kim? Değirmen taşının altında zeytin gibi yaşayan Darley, kızkardeşinin aşkıyla kendine kıyan Pursewarden, buzadam Mountolive ve donuk cam yüzlü kıpt*ı prens Nessim... Hangisi? Belki de, romanın kahramanlarından olmayan, denizin kıyısında denizini yitirmiş o dalgıç için...

Kendisini Justine'le ciltlemişse, ‘‘Eteğinizi kaldırın bayan, cehennemden geçiyoruz’’ diye uyarı aldı mı acaba? Justine ve Gila, ikisi de kökleri Eyn-Gedi bağlarında, bir Yeruşalim kızı!

Belki de yelkeni bir erkeğin rüzgárıyla dolup İskenderiye limanına girmiştir. Belki de tersi olmuştur. ‘‘Siyah saçların Gilat Dağı'nın yamaçlarından inen keçi sürüsü sanki. Yeni kırkılıp yıkanmış’’ demiştir belki adam, Cecil Otel'in alana açılan penceresinden Akdeniz'e doğru bakarken.

*

Belki de kentin yaşlı şairi Kavafis için gitmiştir İskenderiye'ye. ‘‘Dilediğin gibi kuramıyorsan hayatını, hiç olmazsa yabancı bir yüke dönüştürme onu’’ diyen şair için.

‘‘İtaki'ye doğru yelken açtığında dile ki uzun sürsün yolun...sayısız yaz sabahların olsun...’’

*

Fenike pazarında sedefleri, mercanları, kehribarları, abanozları tanıdıktan sonra keçi çobanı olmaya kadar vermiş bir kadına bir kenti neden sevdiği, oraya neden gittiği sorulamaz. Roman yazıp-yazmadığı sorulur. Yazmıyorsa, yazması tavsiye edilir.

No_Name
28-03-2009, 14:20
Göresli Makbule .
1921'de eşi Halil Efe ile birlikte Milli Mücadele çete savaşlarına katılmıştır. 17 Mart 1922'de Akhisar'la Sungurlu hududu üzerinde bulunan Koca Yayla'da elinde silah, düşmanla en ön safta savaşırken başından vurularak şehit edilmiştir.
EMİNE AKDÜZEN

Gördesli Makbule
Yıl 1921
Aylardan Mayıs
Bahar yeşil örtüsüyle
Serilmiş toprağa savaşa inat.
Çiçekler inadına kızıl
İnadına sarı
İnadına mavi
İnadına renk renk.
Ağaçlar inadına canlı.
Bahar gibi
Sevda da meydan okuyor savaşa.
Gördesli şehit kızı Makbule
Gördes’te olmasa da
Demirci’de kavuşuyor sevdalısına.

Yağız bir delikanlıdır Halil Efe.
Yiğitliğiyle tanınır
Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem’in
Akıncılar Müfrezesi’nde.

Sevda bir çiğ damlası gibi düşünce yürek ucuna
Güvercinler çırpar kanat
Silahlara inat.
Halil ve Makbule
Yürek uçlarında iki çiğ damlasıyla
Tedirgin
Kuşkulu
Diken üstünde
Yine de mutlu bir ortamda kavuştular.
1921 Mayısında
İlk baharlarına uçtular.

Temmuz sıcaklarına dek sürdü
Güvercinlerin cilveli uçuşları.
Hain bir kanca gibi
Kavramıştı tetikleri hain parmaklar.
Kan akacaktı Anadolu’da yine ırmaklar.
Dağlar el etmişti Halil’e
Demirci’de Yalnız ve suskun
Kalamazdı Gördesli Makbule.
Gördes’in işkencelerde kan ağladığını
Yılan zehrinin yürek dağladığını bile bile
Duramazdı eli kolu bağlı.

Yüreğinde sevdasıyla
Belinde tabancasıyla
Yürüdü ana kucağı dağlara.
Yürüdü gizlice Halil’in arkasından.
Ne Halil benimsedi dağda kalmasını ne öteki efeler.
Kararlı direnişi
Yürekli duruşuyla
Ancak
Geri hizmet koşuluyla katıldı akıncılara.

Bir gece
Uyurken akıncılar
Uyurken börtü böcek
Kedi sessizliğiyle kalktı Gördesli

Parmaklarının ucunda yürürken
Dağların ıssızlığını peşinde sürürken
Ay ışığındaki gölgesi kadar sessizdi.
Gizlice düşman karargâhına sızdı.
Bir hançer darbesiyle susturdu nöbetçiyi
Aldı silahını.
Usta bir yaylım ateşinde kaldı yılanlar.
Arkasında atlarla
Ve atların sırtında mühimmatlarla
Döndü müfrezesine.

Artık
Gördesli Makbule
Bir kadın kahramandı.
Doru bir atı ve bir tüfeği vardı artık.
Dağlar handı Gördesli Makbule’ye.
Ne açlıktan yakındı ne yorgunluktan
Ne toptan çekindi ne tüfekten
Ne korku tünedi yüreğine
Ne titreme tenine.
Başkaldırdı uykusuz gecelere.
Her baskında
Her savaşta önde çarpıştı.
Fazlası vardı erkeklerden eksiği yoktu.
Onlar kurşun sıktılar
O da sıktı.
Siperden sipere atladılar
O da atladı.
At koşturdular dağlarda
O da koşturdu.
Nice korkanları kahramanca coşturdu.
Tepe tepe
Ova ova
Koyak koyak
Çoban ateşleri tutuşturdu.
Ölüm
Kurtuluşa beş ay kala
Koca Yayla’da
Kahpe bir kurşunla buldu Gördesli Makbule’yi.
Mezarı bir savunma siperidir.
Kefeni Kanlı elbiseleridir.
O artık Gördesli Şehit Makbule’dir.
O artık
Yüreklerde yıkılmaz bir kuledir.
O artık
Yüreklerde yıkılmaz
O artık
Yüreklerde…

Haydar Bibinoğlu

No_Name
28-03-2009, 14:20
Gülay Aslıtürk

Şişli eski Belediye Başkanı olan ve zimmetine para geçirdiği iddiasıyla 3 ayrı suçtan hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunan Gülay Aslıtürk, Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranıyor. İngiltere'de yakalandıktan sonra kefaletle serbest bırakılan Gülay Aslıtürk'ün, en son Mart 2000'de İçişleri Bakanı Saadettin Tantan tarafından iadesi istendi.

No_Name
28-03-2009, 14:21
Gülay Göktürk

1949 yılında İstanbul’da doğdu. Babasınının subay olması dolayısıyla çocukluğu Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde geçti. Fatih Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS bursu ile bir yıllığına ABD’ye gitti. Halen Bugün, gazetesinde yazıyor.

ESERLERİ:
Mürteci Yazılar, Gidemeyenlerin Ülkesi, Özel Hayatlar.




HAKKINDA YAZILANLAR

Fadime dillerde, Fadime gönüllerde
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 10 Mart 2001 sayı 327

Gülay Göktürk, tüm engellere rağmen basında oluşmaya çalışan az sayıdaki liberal damarın bir temsilcisidir. Göktürk, bu noktaya kolay gelmiş birisi değildir.Genç bir kız, 1962-64 yılları arasında, bu tarihten sonraki hayatını tamamiyle değiştirecek bir sözcükle tanışır: "Halk evleri çevresinde böyle bir sosyalist oluşum vardı. Çocukluğuma ilişkin anılarımdan biri, 12-13 yaşlarında ortaokul talebesiyim. Çok yakışıklı bir delikanlı vardı. O delikanlı yoldan geçerken kız arkadaşım 'bak bu çocuğu görüyor musun?' dedi. Evet dedim. 'Biliyor musun o komünistmiş.' İlk defa biri için komünist dendiğini duydum. Ayrıca kuzenlerimizden ikisi de Bursa TİP'in kuruluşunda bulunmuştular. Hem ablam da ben de gazete okuyan insanlardık." Genç kız, o yıllarda henüz Bursa Kız Lisesi ortaokul kısmı öğrencisidir. Liseyi okuyacağı Fatih Kız Lisesi'ne geldiği zaman da TİP'le tanışacaktır: "Kuruluş yıldönümü toplantıları olurdu. Bir iki toplantısına gitmiştim. Gerçi lise talebesi idim. Çok yakın ilgili değildim politika ile ama TİP'i izliyordum." Liseyi bitirdikten sonra Amerika'dan da bir burs (AFS) kazanınca genç kız, Yeni Dünya'nın yolunu tutar. Orada San Fransisco yakınlarında bir kasabada ikamet eder. O yıllar, Amerikan halkının Vietnam acısını derinden yaşadığı yıllardır: "Amerikan topluluğu da Vietnam karşıtı tartışmalar içindeydi. Orası aslında benim anti—emperyalist duygularımın daha perçinlendiği bir yer oldu. Döndüğümde çok sıkı bir anti—Amerikancı idim." O genç kız bu duygularla Türkiye'ye döndüğünde ise tarih 1967'yi göstermektedir. Gelir gelmez, Amerika'ya gitmeden önce kazanıp kayıt dondurduğu ODTÜ'ye girer: "Amerika'ya gitmeseydim pek birşey değişmezdi. ODTÜ'ye girecektim. Yine aynı çevrenin içinde olacaktım." Amerika'da bulunduğu dönem, bir yeterlilik sınavından sonra ODTÜ'nün hazırlık sınıfı yerine sayılır ve genç kız ODTÜ'de birinci sınıftan itibaren okumaya başlar: "1967'de en feci zamanında girdim." Artık sosyalist olması kaçınılmazdır: "Arkadaşlarım büyük oranda, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü'ndendi. Ben de burada aktif bir üye oldum. Sinan Cemgil'den tutun Hüseyin İnan'lara kadar o dönemin aktif olanları arkadaşlarım arasında idi. Hüseyin'le aynı dönemden olmamıza rağmen o da benim gibi okuldan kopuk olduğu için okul arkadaşım gözü ile bakamıyordum ona tabii. Kulübün abileri Bekir Harputlu filandı. Yani ODTÜ'de Sosyalist Fikir Kulübü'ne üye olmuş ve sosyalist harekete katılmış kim varsa, hatta sadece ODTÜ değil, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi ile de çok iç içe idik." O yıllar, kutuplaşmaların zirvede olduğu yıllardır: "Türkiye'de, hatta dünyada hayat üzerine düşünen gençlerin çok büyük kısmı sola meylediyordu. Bunu yapmayanlar militan sağcı değil de, dersinden başka bir şey düşünmeyen öğrencilerdi belki. Dünyayı, hayatı, Türkiye'nin geleceğini merak eden insanlar, doğal olarak solcu oluyordu. Ayrım buydu. Fakat entellektüel bir mihrak da yoktu." Genç kızın, o çevrelerde bu kadar aktif olmasının, onun için bir anlamı daha vardı. Artık giderek öğrencilikten uzaklaşıyordu: "Lise boyunca genelde fena olmayan talebeliğim burada değişti. Talebelikten koptum. Derslere girmiyordum. Çok kötü bir öğrenci olmuştum birdenbire. Birinci sınıfı tekrar ettim zaten. Kendimi orada öğrenci gibi değil de profesyonel bir devrimci, militan bir insan olarak hissediyordum."

Adı geçen bu genç kız Gülay Göktürk'tür, önce Yeni Yüzyıl, ardından da Sabah gazetesinde özellikle liberal görüşleri ile tanıdığımız Gülay Göktürk: "Bundan 30 öncesinin kavramları ve siyasi saflaşması ile düşünen okuyucular bana her zaman için tepki duydular. Ancak 1994'ten bu yana bakarsanız Türkiye'de liberal bir çizgi içindeyiz. O çizgi yeni. Varmış eskiden ama unutturulmuş. Fakat Türkiye'nin yakın geçmişinde liberal çizgi yok. Üzeri çok örtülmüş. Liberal çizgiyi hayatın her alanından, yani özel hayattan devlete bakışa, politikaya, evliliğe, aşka, anne—çocuk ilişkilerine bakışa kadar hayatın her alanına uygulayan bir çizgi izledi benim yazılarım. Kendi iç tartışmalarımı yürütürken, bu yazılar vesilesi ile düşünmek ve yazmak aynı zamanda benim oluşum sürecim de oldu diyebilirim. Okurların bir kısmı, özel hayattaki bir meseleye bakışla politikadaki herhangi bir meseleye bakış arasındaki o bütünselliği görebilen okurlar oldu. Bir kısmı da benim pratik sentezlerle uyum gösteren, diyelim ki Türkiye'de Kürt meselesine veya demokrasiye bakış gibi konulardaki yazdıklarıma bakıp 'Aaaa bu bizden' diyen, ertesi gün de aynı demokrasiyi İslamcı kesim için savunduğumda ise 'Aaaa bu bizden değilmiş' diye düşündü. Pratik bir insan hakları ihlalinde çok net bir şekilde tavrımı koyuyor, fakat öbür taraftan faşizme de özgürlük diyorum. Tabii bu, okur için ilk günlerde daha da garipsenen bir durumdu. Okur ne yapacağını şaşırdı. Beni, ne yapacağı belli olmayan, sağ gösterip sol vuran, sol gösterip sağ vuran biri olarak gördü. Ne demek istiyor? İlerici mi, gerici mi? Klasik ilerici diyecek veya gerici diyecek fakat onların ikisini de diyemiyor. Beni bir yere koyamama sıkıntısı çekti. Ama zannediyorum son birkaç senedir bu çizginin ne olduğu yavaş yavaş anlaşıldı. Okur, bizlerden 'bunlar liberaller' diye bahsediyor artık. Bu çizginin kendi iç tutarlılığı, bütünselliği daha geniş bir kitle tarafından görülüyor ve Türiye'de basında bir liberal damar oluşmuş vaziyette. Kimileri tarafından 'liboş veya ikinci cumhuriyetçi' diye yafta atmaya çalışılsa da, sayıca az insan tarafından temsil edilse de, bir kutup olarak 'Ya bak onlar böyle diyor, peki bu konuda liberaller ne diyor' diye herkesin dönüp baktığı bir grup var artık Türkiye'de. Vural Savaş'a (Anayasa Mahkemesi eski Başkanı) hedef olmak bile onu gösteriyor. Sağdan say on kişi, soldan say on kişi. Niye bu kadar hedef? Bir ağırlığı var çünkü. Ama kitleler nezdinde daha anlaşılabildiğini pek düşünmüyorum. Çünkü Türkiye'de çok yoğun bir devletçi gelenek var. Devletin küçülmesi bir kenara, kutsallığından arınıp kenara çekilme fikrinin tabanda yayılması bile çok zor. Ama son gelişmelerle değişim konusunda Türkiye bir yol ayrımına gelmiş durumda."

İşte, böyle bir kutuptan diğer kutuba yol alan Gülay Göktürk, okuldaki yıllarında, daha doğrusu devrimcilik yıllarında eylemden eyleme koşan birisidir de: "Elmalı'da toprak işgali oldu. Biz Ankara'dan Can Savran ve şimdiki eniştem olan Müfit Özdeş (Gülay Hanım'ın ablası Tülay Hanım'la evlidir. Çifti, Gülay Göktürk tanıştırmıştır) ve bir arkadaşla birlikte Elmalı'ya toprak işgaline gittik. İstanbul'dan da gelenler oldu. Ben oradaki tek kızdım. Sonra 6. Filo geldiğinde yine İstanbul ve Ankara'dan toplanıp İzmir'e gittik. ODTÜ işgali oldu, ben işgalden sonra kafeterya sorumlusu idim." Göktürk, eylemlere katılmaktadır ama şiddet ve terörden de uzak durmaktadır: " Diyeceksiniz ki savunulan ideoloji proleter diktatörlüğün özü de zaten şiddet barındırıyor. Tamam onu kabul ediyorum, teorik planda doğru ama kendi pratiğimde şiddetle karşılaştığımda ikna etmeye çalıştım ve tepkimi de gösterdim. Hatta 1970'li yıllarda gençlik hareketleri içinde ilk şiddet filizleri belirdiğinde, yani Dev—Genç'teki bireysel şiddet eylemleri ortaya çıkmaya başladığında hep karşı çıkan tarafta oldum. Mesela ODTÜ Fikir Kulübü'nde 1969—70 senelerinde seçim yapıldı. Bizimkiler seçimde kaybedeceklerini anlayınca sandık kaçırmış ve birkaç sosyal demokrat dövmüşlerdi. Genel mantık, devrimci hareketler için böyle şeyler hoş görülebilir olduğu halde ben şiddete başvurmanın ve hile yapmanın yanlış olduğunu söyleyen ve demokrasiyi savunan bir konuşma yaptım orada. Yani demokrasi fikri o zamandan beri var. Daha sonra Dev—Genç artık hepten bireysel terörizmi savunmaya başladığı noktada da ben artık oradan ayrılmış Aydınlık hareketi içindeydim."

Gülay Göktürk, böylece yer değiştirir, artık Aydınlık'çıdır. 1970 yılının haziran ayındayız. Aydınlık grubu İşçi—Köylü adlı bir gazete çıkarmaktadır. Bu arada Adana'daki Bossa Fabrikası'nda büyük bir grev olur. Fabrikadaki kişilerin çoğu kadın olduğu için Aydınlıkçılar buraya, oradaki işçilere propaganda yapacak bir bayan göndermek isterler: "Gitmem demek, benim finallere girmemem ve okulu fiilen bırakmam demekti. Hiç unutmuyorum, Korel Göymen'e gittim. O benim danışmanımdı. Korel tabii çok haklı olarak 'okulu bitirmemi, okulu bitirirsem sosyalist harekete daha yararlı olacağımı anlatmaya çalıştı. Ben 'hı hı' deyip yine de Adana'ya gittim." Göktürk, daha doğrusu o yıllardaki soyadı ile Büyüközen, babasının soyadı ile de Kurnaz (Gülay Hanım, 1969'da yine aynı hareketten Erdoğan Büyüközen ile bir evlilik yapar. Fakat bu evlilik ancak 1972'ye kadar sürebilir) Anada'da bir ay boyunca propaganda faaliyetlerinde bulunur. Bir ayın sonunda okuluna döner, daha doğrusu okula uğrar: "Okulda bir müddet kaldım ama psikolojik olarak oradan kopmuştum." Göktürk, üniversiteyi bitiremez, böylece Göktürk'ün eğitim hayatı yarım kalır. 12 Mart'a henüz altı ay daha vardır. Doğruca İstanbul'un yolunu tutar: "Aydınlık hareketi proleterleşme kampanyası açmıştı. Kampanyanın ana fikri 'Biz aydınlar eğer evrimin temel kitlelerle, işçi ve köylü kitleleri ile olacağına inanıyorsak özel hayatlarımızı ve kaderlerimizi de o sınıfla birleştirmeliyiz. Yani onlar gibi yaşamalı ve çalışmalıyız'dı." Gülay Göktürk de kampanya çerçevesinde önce Aksu İplik Fabrikası'nda işçi olarak çalışmaya başlar, ardından Tekfen Ampül Fabrikası'na geçer: "12 Mart geldi ve Safak Davası sanığı olarak gözaltına alındım. Sirkeci'deki Sansaryan Han'a götürüldüm." Gülay Hanım, burada bir ay kalacaktır: "Ben işkence görmedim ama her gece işkence sesi dinledik. O zamanki kocam dahil bütün arkadaşlarımı işkence yapılmış halde gördüm." Göktürk, buradaki bir ayın ardından Selimiye'ye götürülecektir. Selimiye'de onu hiç beklemediği bir kişi karşılayacaktır.

İlginç randevu!
Gülay Göktürk (Kurnaz), Osmanlı İmparatorluğu ile yaşıt denebilecek Bursa'nın Orhangazi ilçesinin Sölöz Köyü'nde ikamet eden bir aileye mensuptur. Büyükbabası, Hacıosmanoğulları'ndan Hafız Tahir genç yaşta vefat ettiği için büyükannesi Pembe Hanım dört çocuğunu tek başına büyütmek zorunda kalmıştır: "Babaannem anlatırdı, Yunanlılar gelince çocuklarını sırtına bağlayıp, dağlara kaçıp günlerce beklemişler." Çiftçilikle uğraşan ailede Emine, Hasan Hüseyin, Nuri ve Naciye arasından okuyan sadece Nuri olur. Gülay Hanım'ın da babası olan Nuri Kurnaz, bir akranı ile birlikte köyden okumak için çıkan ilk çocuk olur. Bursa Askeri Lisesi orta kısmının ardından Kuleli Askeri Lisesi, daha sonra da Harb Okulu'na giden Nuri Bey; ailesi Kafkaslar'dan Anadolu'ya gelen, baytar okulunda okurken 1. Dünya Savaşı'na katılan, ardından okulu bitirip Kurtuluş Savaşı'nda baytar olarak vazife alan Kadri Bey'le, Rumeli kökenli Nafiye Hanım'ın evliliğinden dünyaya gelen en büyük kızları Suzan Hanım'la (Kadri Beyin İlhan adında bir erkek ve Beyhan adında da bir kızı daha olur) evlendiğinde yıl 1945'tir. Çift, üç kız çocuğu getirir dünyaya. Yukarıda da bahsi geçen Tülay, Müfit Özdeş'le evlenir: "Müfit benim çok eski arkadaşımdı. Ben tanıştırdım onları." Çiftin üçüncü kızı Günay, evlenip ayrılır. İkinci çocukları olan Gülay doğduğunda aile Nişantaşı'nda oturmaktadır (1949). Küçüklüğü Diyarbakır, Erzurum, İzmit Derince'de geçen Gülay ilk eğitimine burada başlar: "Lise sona kadarki 11 yıl içinde sekiz okul değiştirdim." İlkokulu İzmit'te bitiren Gülay, orta okulu Bursa Kız Lisesi'nin orta kısmında, liseyi de Fatih kız Lisesi'nde okur. Gülay Göktürk'ün bu kadar çok dolaşmasının sebebi babasının orduda asker olmasıdır. Kıdemli Albay rütbesiyle ordudan emekli olan Nuri Bey, kızının Sansaryan Han'daki 30 günlük gözaltı süresi dolduktan sonra götürüleceği Selimiye'de nöbetçi subaydır: "Selimiye'de tutuklama mahkemesine çıkarılıp, tutuklandıktan sonra Ankara'ya gideceğiz. Selimiye'de Ulaştırma Şube Başkanı olan babam benim oraya getirileceğim günü hesaplamış, beni bekliyordu. Fakat benim babamın nöbetçi olduğundan haberim yoktu. Gittik, koridorun en ucunda baktım babam... Karşı karşıya geldik. Bana sadece bakmakla yetindi gitti."

Ailesinin tüm bu yaşadıklarına tepkisi ne olmuştu?
"Çok üzgündüler. Bir müddet sonra 'mümkün değil, kendini harcadı gidiyor' diye düşündüler. Toparlayabileceğim konusunda umutları da yoktu. Tabii çok acılar çekildi, böyle anlatmak kolay ama..."
Peki kendi çocuğu aynı durumda olsa idi ne yapardı? (Gülay Göktürk, bugün yayın—tasarım işi yapan, asıl mesleği mimarlık olmasına rağmen Aydınlık hareketi içinde Gülay Göktürk'le beraber mücadele vermiş olan Metin Göktürk ile evlidir (1979). Metin Göktürk, ziraat memuru Necmettin Bey'le cumhuriyetin ilk kadın öğretmenlerinden Fatma Hanım'ın Mete ve Mine adlı çocuklarının ortancasıdır. Çiftin, 12 Eylül'den bir ay sonra doğan Ali adında bir çocukları vardır.)

"İki itirazım olurdu. Bir tanesi fikri düzeyde. Bir çıkmaz yol olarak gördüğüm için her insana yapacağım gibi ikna etmeye, tartışmayla, kendimce yanlış olanı göstermeye çalışırdım. Bir de tabii oğlum olduğu için tehlikeden korumaya çalışırdım. İnsanların bir kısmı bu politik hareketten koptuktan sonra, birileri tarafından birşeyler yapmaya zorlanmış filan gibi hissediyor. Ben hiç bir zaman öyle hissetmedim. Bütün bu adımları kendi irademle attım. Böyle bir hayat yaşamayı kendim seçtim ama bunun yanlış olduğunu gördüğüm zaman da dışına çıktım. Bu tabii çok uzun, 15 yıl sürdü. Benim solcu, devrimci oluşum 66—67'lerden başlatırsanız, işte kopuşum da 82—83'ler filandır. Benim yaşamımın üzerinde mutlaka çok etkileri olmuştur. Başka türlü bir hayat yaşasa idim bugün başka türlü bir insan olurdum."

'Fadime dillerde, Fadime gönüllerde'
Gülay Hanım, tutuklanır ve Ankara'ya gönderilir. Baba Nuri Bey, kızının ziyaretine ancak altı ay üzerine gidebilecektir: "Bir veya iki kere gelebildi babam. Geldiğinde sivil giyinmişti. Hiç bir şey konuşamadık. Konuşmaya başlasak ağlayacak. Onun bunu kabullenmesi çok zordu." Göktürk, 2,5 yılın ardından 1974 affıyla hapisten çıkabilir ancak. Öğrenci affı da olur ama, üniversite eğitimi Gülay Göktürk'ün umurunda bile değildir: "Tekrar fabrikaya gittim ve işçi oldum." Önce Mısırlı Triko'da üç ay, ardından da Philips'de sekiz ay çalışır: "12 Mart döneminde parti ismiyle çalışıyordum. Ama burada adımla sanımla çalıştım. Önceki ismim Fadime Gök idi. Bana bir yerden bir hüviyet bulmuştular. Tekfen işçileri beni çok severlerdi. İşçi temsilcisi oldum orada. 'Fadime dillerde, Fadime gönüllerde' diye bir slogan yapmışlardı." Göktürk, bir yandan sol propaganda yaparken bir yandan da işçi sınıfının sendikal mücadelesine katılır burada. Aydınlık hareketi, en önemli düşman cephe olarak o zaman DİSK içindeki TKP cephesini gördüğünden, Gülay Göktürk de, Philips'de işçinin örgütlendiği DİSK'e bağlı Maden—İş Yönetimi'ne karşı muhalefet oluşturma çabası içinde bulunur. Ancak, sendikacıların patron aracılığıyla direkt baskı yapması neticesinde Gülay Göktürk buradaki işinden olur. Göktürk, bu dönemde işçi sınıfının yoğun olarak oturduğu İstanbul Çeliktepe, Gültepe, Sanayi Mahallesi gibi yerlerde Halkın Sesi gazetesini de dağıtmaktadır. Philips'den atıldıktan sonra Aydınlık hareketinin kurmuş olduğu semt derneklerinden Mecidiyeköy'deki derneği kuran Göktürk, 1977'ye kadar burada bulunur. Bu tarihte ise, daha sonra Türk basınında provokatif yayınları ile tanınacak Aydınlık gazetesi yayın hayatına başlayacaktır. Göktürk de, daha önce Halkın Sesi gazetesine birkaç yazı gönderdiğinden Aydınlık'ı kuracaklar tarafından gazeteye çağrılır: "O zaman biz çok fena hedeftik. Bir Apo'culuk çıkmış, Apocular'ın hedefi idik. Onların ilk öldürdüklerinden biri bizim Aydınlık muhabiri idi." Göktürk, Aydınlık'ta işçi sınıfı sayfasının sorumluluğunun yanında Örs ve Çekiç adlı bir köşenin de yazarıdır. Ve 12 Eylül...: "12 Eylül'de bizim hareket doğrusu resmen hedef alınmadı. Hakkımızda tutuklama kararı filan çıkmadı. 12 Eylül'le birlikte Aydınlık kapatıldı ve biz eşimle beraber işsiz kaldık."

Hareket Aydınlık'tan sonra, 1981'in hemen başlarında onun yerine haftalık Yeni Ufuklar adıyla yeni bir yayın çıkarmaya karar verir. Ancak hareket, öylesine kritik bir dönemde buna sahip bulmakta zorlanmaktadır. Çünkü yayının kapatılacağı ve sahipleri ile yöneticilerinin 12 Eylül rejimi tarafından göz altına alınacağına kesin gözüyle bakılmaktadır: "Çeşitli kişiler böyle bir dönemde biz böyle bir şey istemiyoruz dediler." Bu aylarda Gülay Göktürk'ün de içinde bulunduğu bir grup kendi arasında çok ciddi bir tartışma içindedir. Lenin'in proleter diktatörlüğü demokrasi ile ne kadar bağdaşır? Leninizm Stalinizm'in ne kadar devamı vs... 12 Eylül de hareket için bu durumu hızlandıran bir süreç olmuştur: "Öncelikle Metin de ben de bu tartışmayı Aydınlık hareketi içinde yürütmeyi ve Aydınlık hareketinde bir demokratikleşme yaratmayı umuyorduk. Bunun için uğraştık, metinler yazdık. Bu dönemde Yeni Ufuklar için bana teklif geldiği zaman da, işte 'darbe koşullarında korktu da fikir ayrılıkları buluyor' denmesin diye o görevi kabul ettim. Her dakika kapatılmayı ve göz altına alınmayı bekleyerek... Ve dört ay sonra kapatıldık. Tartışmalar da bir işe yaramadı ve biz hareketin dışına çıkmak durumunda kaldık." İşlerini de kaybeden çift, böylece ilk defa örgütlü bir yaşamın içinden çıkmış olur: "Ne iş yapabiliriz diye düşünmeye başladık. Eşim aynı zamanda mimardı. O mimar olarak iş aramaya başladı, ben de açıkçası mesleksizdim. ODTÜ'yü yarım bırakmış, sonra fabrikalarda çalışmış, derneklerde bulunmuşum. 2,5 sene de Aydınlık'ta bölüm yönetmişim. O yüzden kendi kendime, iyi yaptığımı düşündüğümden gazeteci olarak iş aramaya başlayayım dedim." Gülay Göktürk bir süre işsiz kaldıktan sonra Güneş'te çalışmaya başlar: "Eski davalarımdan biri nedeniyle oradan atıldım." Ardından Günaydın: "Üç ay sonra bu eski solcudur diye bir ihbar oldu. Oradan da atıldık. Herkes beni Mao'cu olarak biliyordu." Aydınlar davasının da gündemde olduğu o yıllarda, bu özellikleri onun bir işyerinde tutunması için engel sebeptir. Göktürk, aramalarına rağmen iş bulamayınca artık medyadan ümidi keser ve İngilizce bilen bir sekreter olarak medya dışındaki bir işe girer. İşe başladığının ilk günü Haluk Şahin'den bir telefon gelir: "Bursa'da TİP'in kurucusu olan akrabalarım vardı demiştim. Onlardan bir tanesi Haluk Şahin'in arkadaşı idi." Göktürk, önceki tecrübeleri Babıali tarafından hiçe sayılarak Nokta'da stajyer muhabirlikle gazeteciliğe dönüş yapar. Nokta'dan ayrılacağı zamanda da genel yayın yönetmen yardımcısıdır: "Kendim ayrıldım. Hem Nokta'nın tadı kalmamıştı, hem de Asil Nadir'e satılmıştı." Bu sefer Gelişim Yayınları'nın sahibi Ercan Arıklı, Aktüel'i çıkaracağı 1990'da Gülay Göktürk'e bir teklif götürür. Bir yılı genel yayın yönetmen yardımcısı bir yılı da genel yayın yönetmeni olarak Aktüel'de çalışan Göktürk, ardından eşi Metin Göktürk'le birlikte televizyon programı üretip satmak amacıyla da Aktüel'den ayrılır. Fakat televizyon işi gerçekleşmez. 1994 sonuna gelindiğinde Dinç Bilgin Yeni Yüzyıl gazetesini çıkarmaya karar verir. Göktürk de burada köşe yazarıdır artık. Yeni Yüzyıl kapanınca da macera Sabah'ta devam eder: "Beni taşımanın zorluklarını zaman zaman yaşamışlardır mutlaka. Ama bunun bir zorluğu varsa avantajı da var ki taşımaya devam etmeyi tercih ettiler."

Gördüğünüz gibi Gülay Göktürk de, Cengiz Çandar, Fehmi Koru, Şahin Alpay gibi, basında eskiden var olan, fakat uzun yıllar darbe ve benzeri oluşumlarla unutturulan liberaleleşme çizgisinin yeniden oluşmasına katkı sağlayan önemli kalemlerden biri olarak Türk basını içinde yerini hakkıyla almış birisidir artık.

No_Name
28-03-2009, 14:21
Gülay Pınarbaşı ( 1969)

1969’da Karaman’da doğdu. İlk ve orta dereceli eğitimini Konya’da tamamladıktan sonra, Ankara Gazi Yüksek Hemşirelik okulunu kazandı.

1989 yılında mankenliğe başlayıp, bir yıl sonra, 1990’da, “Miss Globe Türkiye Güzeli” seçildi. Bundan sonraki dönemde birçok televizyon dizisinde ve filmde rol aldı. “Ölümsüz Diriliş” ve “Kelebekler Sonsuza Uçar” gibi dini ağırlıklı filmlerde başrol oynadı. 1991-1993 yılları arasında Aktüel Kreasyon isimli dergide Moda Editörlüğü ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü yaptı.
1993 yılının Nisan ayında İslami yaşam tarzını seçip, Allah’ın emirleri ve Peygamber Efendimiz’in sünneti doğrultusunda hayatını sürdürme kararını aldı ve mankenliği bir daha dönmemek üzere bıraktı.

1993 yılında Vakit gazetesine köşe yazıları hazırlamaya başladı. Ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılı ortamdan kurtulmasının, siyasi olarak Refah Partisi saflarında mümkün olabileceğine inandığından, 1994 Şubat’ında RP’ye katıldı. Bu katılım, yurt çapında büyük yankı uyandırdı ve birçok kişinin Refah Partisi gerçeğini bir defa daha düşünmesini, incelemesini de beraberinde getirdi.
Çalışmalarını halen sürdürmekte olan Pınarbaşı’nın Milli Gazete’de ve Mektup, Genç Birikim, Anadolu Gençlik gibi dergilerde düzenli olarak makaleleri yayınlanmaktadır.

No_Name
28-03-2009, 14:21
Gülbeyaz Karahasan

HAKKINDA YAZILANLAR

PASOK'tan Türk vali adayı
TAKİ BERBERAKİS Atina
Milliyet 6 Mayıs 2006

Yunanistan'da ana muhalefet partisi PASOK'un lideri Yorgo Papandreu, büyük bir sürpriz yaparak, Batı Trakyalı Müslüman Türk azınlığından Bayan Gülbeyaz Karahasan'ı bölge valiliğine aday gösterdi.

Ülkede gelecek ekim ayında yapılacak belediye ve vali seçimleri öncesi siyasi partiler destekledikleri adayları açıklama sürecini başlattı. Bu çerçevede Papandreu dün, PASOK grubundaki konuşmasında, İskeçe-Drama-Kavala illerini içeren bölge valiliği görevi için partisinin Avukat Gülbeyaz Karahasan'ı destekleyeceğini açıkladı. Papandreu, bu kararı ile sembolik olarak,
• Partimizin, farklı medeniyetler ve dinlerin bir arada yaşaması politikasını,
• PASOK'un Batı Trakya'daki azınlık lehinde geçmişteki icraatlarını,
• Hıristiyan ile Müslümanların ilişkilerini ve
• Demokratik Yunanistan'ı simgelediğini savundu.
PASOK üyesi Karahasan, son yıllarda parti içinde etkin çalışmalarıyla dikkati çekiyor. İskeçe'de yaşayan 27 yaşındaki Gülbeyaz Karahasan evli ve bir çocuk annesi.

Vali seçimi

Yunanistan'da il valileri ve bölge valileri seçimle işbaşına geliyor. Ülkede belediye başkanları ve valilerin seçileceği yerel seçimler gelecek ekim ayında yapılacak.

57 ilin 13 bölgeye ayrıldığı Yunanistan'da İçişleri Bakanlığı'nın düzenlemesiyle, her 3 ila 4 ili bir çatı altında bölge olarak üst yönetim olan bölge valiliğine bağlı oluyor.

Avukat Gülbeyaz Karahasan, Müslüman Türk azınlığın yoğun olduğu İskeçe, Kavala ve Drama illerinin birleşmesinden oluşan bölgeye vali olmak için seçim mücadelesi verecek.

No_Name
28-03-2009, 14:21
Gülçin Telci ( 1946)- (1999)

1946 yılında doğdu.Ortaokulu Şişli Terakki'de , liseyi Robert Kolej'de ve ABD'de Strothers High School'da tamamladı.Türkiye'ye döndü ve Şişli İktisadi Ticari Bilimler Akademisini bitirdi.
Gazetecilik hayatına 1981 yılında Dünya Gazetesinde başladı. Sekiz yıl burada ekonomi yazıları yazdı. Daha sonraTempo Dergisinde kulis haberleri yazmaya başladı. Ardından bir süre de Milliyette yazılar yazan Gülçin Telci, sonra Hürriyet gazetesinde Ben Gülçin adlı köşede yazdı.28 Şubat 1997 sürecinde dönemin öne çıkana generali Çevik Bir'e cep telefonuyla ulaşabilen tek gazeteciydi.1999 yılında kanserden öldü.

ESERİ
Ben Gülçin
Pan Y.

Önsöz'den
Bu kitapta, Hürriyet Gazetesi yazarı Gülçin Telcinin, 1993-1999 tarihleri arasında Hürriyet Gazetesinde yayınlanmış yazıları yer almaktadır. Bu yazılarının yanısıra gazeteci dostlarının onun hakkında yazmış oldukları yazılar ve kendisiyle yapılan röportajlar da bulunmaktadır. Güncel olaylara Güçin Telci'ce bir bakış.

HAKKINDA YAZILANLAR
Gülçin Telci'nin kitabı çıktı. Pan Yayıncılık'tan 'BEN GÜLÇİN', Gülçin Türkiye'nin en mühim gazetecilerinden. Bir sürü bir dolu para pul, çıkar ilişkisini ilk o bulur, çıkarır; korkusuzca yazar. Türkiye, Erol Evcil'in mesela ne kadar mühim biri olabileceğini (İş Bankası'yla ilişkiler vs.) ilk kez Gülçin'den duydu. Mehmet Ağar'ın has adamı Ferruh Tankuş'un istikbal vaat eden çizgisini... Şunu bunu, soluk kesici bir kâhin gibi, zekâsının ve araştırıcılığının kristal küresine bakarak, bir dolu bir dolu şeyi Türkiye'ye ilk kez Gülçin haber verdi. İşine ruhunu akıtıyor Gülçin. İşi için, işiyle yaşıyor. Ama ondan ibaret değil. Zira gerçek bir 'karakter' Gülçin ve tüm karakterlerde olduğu üzre parçalarının toplamından daha fazla. Bütünü, toplamından çok dahafazla. Gülçin'in kitabı çıktı ve o çocuklar kadar mutlu. O, çocuklar kadar mutlu yada kızgın olabilenlerden. O, o yoğun insanlardan. Sıkıştırılmış ruhlardan. Kitabı için yazılarını ayıklarken "Sonunda Bir endeks koydursana" demiştim. Türkiye'nin suç endeksi gibi bir şey. Mesela Mehmet Ağar'la ilgili bir yazıda, alakasız birinin ismi geçiyor. Ama sonra Türkiye o ismin ne kadar alakalı olduğunu, görüyor.

Her ismin yanına, bahsedildikleri sayfaları tek tek yazdırsana. " Bunu yapmamışlar. Ama Gülçin'in yazılarından oluşan kitabı öyle ilginç ki. Gerçek bir ipucu ansiklopedisi. Ve bir kanıt: Gülçin'in bir başlığında dediği gibi, burası 'Yaptıkları Yanına Kâr Kalanların Ülkesi'. Ve Gülçin acı acı gülerek, bunu kanıtlıyor. Hem de ne biçim.
Perihan Mağden (15/03/1999 Radikal Gazetesi)

No_Name
28-03-2009, 14:22
Güldal Akşit ( 1960)
58. VE 59. HÜKÜMET TURİZM BAKANI GÜLDAL AKŞİT

Güldal Akşit, 1960 yılında Malatya'da doğdu. Akşit, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.
Avukatlık stajından sonra İstanbul Barosu'na bağlı olarak serbest avukatlık yapan Akşit, özel sektörde çalıştı. Evli olan Güldal Akşit İngilizce biliyor.

No_Name
28-03-2009, 14:23
Gülden Karaböcek
Gülden Karaböcek'e ilk albümünde 17 yaşındayken bağlamasıyla Sayın Orhan Gencebay eşlik etmiştir. "Dilek Taşı" adlı ilk özgün bestesini yaptıktan sonra, Sürünüyorum, Kırılsın Ellerim, Ben Olmalıydım, Boşuna Kazma Mezarcı Aşkımızı Gömemezsin, Mum Işığında, Sen Evlisin, Bir Mucize Allahım, Sevmez Olaydım, Duyar mısın Feryadımı, Ağlıyorsam Yaşıyorum, Mutluluk Sen Nerdesin, Son Yemin, Affetmem Seni Yar, Otel Odaları gibi çok sayıda esere yorumcu ve besteci olarak imza atan Gülden Karaböcek 7 tane de sinema filmi çevirmiştir. 45'lik, LP, CD ve kasetler dahil 35 albüme imza atan, Almanya'daki albümler dahil 50'nin üzerinde albüme imza atan sanatçı yüzlerce eser yorumlamış olup, son olarak Murathan Mungan'ın albümünde Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Müslüm Gürses, Göksel, Athena, Mor ve Ötesi, Cem Karaca, Ayten Alpman, Candan Erçetin gibi çok özel isimlerin olduğu albümde "Otel Odaları" adlı eseri yorumlamıştır

No_Name
28-03-2009, 14:23
Gülriz Sururi
HAKKINDA YAZILANLAR

Gülriz Sururi iddia ediyor:
Sahneye çıkan ilk Türk kadını teyzemdi
Elif Korap
Milliyet 3 Ocak 2003

‘Bir An Gelir’ adlı kitabında eşinin kendisini defalarca aldattığını anlatan Gülriz Sururi, aynı kitapta, sahneye çıkan ilk kadının Afife Jale olmadığına dair belgeler gösteriyor...



Gülriz Sururi yakın dönem anılarını anlattığı kitabı "Bir An Gelirödeki iddiaları, itirafları ve açık yüreklilikle yazdığı anılarıyla tartışma yaratacak. Önümüzdeki günlerde Doğan Kitap’tan çıkacak "Bir An Geliröde eşi tiyatrocu Engin Cezzar’ın kendisini defalarca aldattığını yazan, çocuk sahibi olmamasının ardındaki büyük sırrı açıklayan Sururi, sorularımızı yanıtladı.

Çok önemli bir iddia var kitapta. Sahneye ilk çıkan Türk kadınının bilindiği gibi Afife Jale değil, teyzeniz Mevdude Refik Hanım olduğunuz yazmışsınız?
Belgeleri kitapta yayımladım. Yıllar önce Haldun Taner bana bu belgeleri getirdi. O zaman çok gündemdeydim, bunu açıklamam yanlış anlaşılır diye düşündüm. Ama şimdi böyle düşünmüyorum. Tarihi bir yanlışı düzeltmem gerekiyordu. Kendimi sorumlu hissettim.

KIRCA’YA KIRGINIM
Bunu açıklamanın Afife Jale’ye saygısızlık olacağından mı korktunuz?
Sadece bu bilgiyi daha fazla saklayamazdım. Belgeler var.

Başar Sabuncu, Genco Erkal’a, Levent Kırca’ya kırgınlıklarınızı yazmışsınız. Bu kişiler sizin kırgınlığınızı kitaptan mı öğrenecek?
Levent Kırca verdiği sözden dönünce zor durumda kalıyorum. Tiyatro salonunu kiralayacağını söyleyip vazgeçiyor. Levent Kırca’yla uzun bir süre karşılaşmadık. Herhalde kitapta okuyacak.

Engin Cezzar’ın sizi defalarca aldattığını yazmak zor olmadı mı?
Yaşadığımızı inkar etmek niye? Bu yalancılık. Yaşadığım her şeyi açık yüreklilikle yazmak isterim.

Engin Bey rahatsız oldu mu?
Kitap bitene kadar okutmadım. Bittiğinde de 48 saat hiçbir eleştiri getirip konuşmayacaksın şartıyla verdim. Yukarı katta okuyor. İki de bir de aşağıya iniyor. Merdivenden sinirli şekilde "Bak.." diyor. Söz verdin, 48 saatten önce konuşmayacaksın, diye yanıtlıyorum. Sonra okuduğu yazının üzerinde bazı yerlere notlar aldığını, itirazlar ettiğini gördüm. Ama bunu hiç konuşmadık.

Engin Cezzar belli bir hayran kitlesi olan, tanınmış bir oyuncu. Böyle sizi aldatışlarını, hatalarını yazarken, tepki çekmekten tedirgin oldunuz mu?
Vallaha umurumda değil. Yazdım, bitti.

Kaç kere âşık oldunuz?
Bunca yıl kopmak isteyip kopamadığımıza, boşandığımız halde yeniden evlendiğimize göre en büyük aşkım Engin. Engin’den önce de çok büyük bir aşk yaşamıştım. Şimdi ona çocukluk aşkı diyorum. 22 yaşındaydım. Biri benin kalbimi çarptırıp kendini bana Engin’den fazla sevdirirse tabii ki yaşarım. Aşktan korkmuyorum. Ama bundan sonra çok zor.

A La Luna’ya davet ettiğiniz, katılmayan biri oldu mu?
Türkân Şoray ve Hülya Avşar. İkisi kabul etmedi. Nedenini bilmiyorum. Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü de beklendikleri programa gelmedi. Her şey hazırlanmıştı. Haber vermediler, özür de dilemediler.

Tepesindeki topuza ‘kukiriko’ diyor...
Kafanızın üstünde küçük bir topuz yapıyorsunuz, neden?
Ben ona kukiriko diyorum. Bir gün dipten beyazlar çıktığında tepeden toplayıp topuz yaptım. Sonra bütünü tamamlayan bir noktayı koymak gibi geldi bana. Normal hayatta beyazlar çıkarken bunu yapıyorum. Demek ki ayda bir hafta kadar böyle geziyorum.

Can çorabını çıkarıp ayaklarını gösterdi!
"İşte o günlerde Engin çok ama çok dalgındı galiba; ya da ‘Ben ne yaparsam yapayım Gülriz benden kopamaz’a inanmıştı. Komşudaki hasta gencin nişanlısı güzel kız mıydı bardağı taşıran damla, yoksa TES’teki (Engin Cezzar’ın ders verdiği Tiyatro eğitim Stüdyosu) öğrenci mi ya da Kabare oyunu sırasında kulisteki çapkınlıkları mı, uygunsuz davranışı mı, bilemiyorum"
"...artık daha fazla tahammül etmek istemediğimi söylediğimde, bana ‘Aşırı yersiz şüphelerinle ilişkimizi zedeledin. Seni aldatmadım. Yanılıyorsun, yersiz şüphelerle hayatımızı mahvediyorsun’ dedi. Ben elle tutulur, gözle görülür isimlerden söz edince, ki onları bildiğimi bile bilmiyordu. Bodrum’da oturan, orada dostluğumuzu ilerlettiğimiz bir ailenin kızıydı; öteki, sık sık birlikte olmak isteyen, neredeyse peşimizi kovalayan evli bir hatun; öteki, beriki derken dört isim sıraladım."

‘AYAKLARIM ÇOK GÜZELDİR’
"‘Hoş geldiniz’ filan diye geveleyip evden içeri aldım Can’ı ve o anda olanlar oldu... Can köpeği görmesiyle birden ürktü. ‘Be kadın ne işi var bu köpeğin evin içinde? Yoksa kendini köpeklere mi d...sun? demez mi!... Can’dan duyduğum ilk cümleye bakın’ Ev sahibiyim, karşımdaki Can Yücel. ‘Heh heh heh... Ah, ne şakacısınız...’ filan gibi abuk bir şeyler çıktı ağzımdan.
..... Bu sırada Can Yücel birden çoraplarını çıkarmaya başladı. ‘Ayaklarım çok güzeldir’ dedi kanyağını yudumlarken.... Daha sonra öğrendim. Biri matrak olsun diye ‘Gülriz güzel ayaklara meraklıdır’ demiş.
....Sonunda Başar (Sabuncu) geldi. Can, çok sinirlendi. ‘Ne diye çağırdın bu herifi? Benimle yalnız kalmaya korkuyor musun?’ diye bağırdı.
... Can, banyonun kapısına dayanmış, ‘Çıksana dışarı, ne kaçıyorsun?’ diye boş banyoya bağırıyor. Ben mutfaktan çıkmış salona doğru, ‘Size yemek hazırlıyorum’ diyorum. Can, beni arkasında görünce büsbütün sinirlendi, küfredip durdu."

No_Name
28-03-2009, 14:23
Gülsün Bilgehan
CHP Ankara Milletvekili
ANKARA - 1957, Hakkı Metin - Özden - Paris Siyasal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Bölümü - Fransızca, İngilizce - Gazeteci-Yazar, Öğretim Görevlisi - Bilkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi, İnönü Vakfı Başkan Yardımcısı, İstanbul Birleşik Kadın Örgütleri "Yılın Kadın Yazarı" ve Abdi İpekçi Ödülleri Sahibi - Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) ve Batı Avrupa Birliği (BAB) Asamblesi Türk Delegasyonu Üyesi - Evli, 3 Çocuk.
x

Ankara'da doğdu. Çocukluğu Pembe Köşk'te geçti. İlk ve ortaöğrenimini başkentte tamamladıktan sonra Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü'nün Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. Küçük yaşta gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazetelerde yazı dizileri yayımlandı. 1994 yılında ilk kitabı 'Mevhibe'yi yazdı. Bu araştırmasıyla aynı yıl İstanbul Birleşik Kadın Örgütleri tarafından ödüllendirildi. İnönü Vakfı Başkan Yardımcılığı'nı sürdürüyor. Evli ve üç çocuğu var.

ESERLERİ:
Mevhibe-1
Mevhibe-2

No_Name
28-03-2009, 14:23
Gülşen Bubikoğlu ( 1954)
1954 yılında İstanbul’da doğdu. Bir süre foto-model ve manken olarak çalıştı.
Bitirim Kardeşler adlı filmle sinemaya geçti. Yapımcı Türker İnanoğlu ile
evlendi.

Önemli filmleri: Leyla ile Mecnun, İhtiras Fırtınası, Alev Alev, Kurtar Beni
(Halit Refiğ)

No_Name
28-03-2009, 14:23
Gülten Dayıoğlu ( 1935)

1935 yılında Kütahya’nın Emet ilçesinde doğdu. İstanbul’da Atatürk Kız Lisesi’ni bitirdi, bir süre Hukuk Fakültesi’nde okudu. Dışarıdan sınavlara girerek ilkokul öğretmeni oldu. On beş yıllık hizmetten sonra 1977 yılında bu görevinden istifa etti. Romanlar, öyküler, radyo ve televizyon oyunları yazdı. 1965 yılında beri eğitim ve öğretim mes’elelerini sorgulayan yazıları, Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleri ile çeşitli dergilerde yayınlanmaktadır.

ESERLERİ
Cumhuriyet Gazetesi’nin 1964-1965 Yunus Nadi Hikâye yarışmasında ikincilik kazanan Döl, ilk kitabının adı oldu (1970), Sonraki hikâye kitapları: Geride Kalanlar (1975), Geriye Dönenler (1986).

Daha çok çocuk edebiyatıyla uğraşan, 1963/71 yıllarında çocuklar için, birer hikayelik yirmi altı küçük kitap çıkaran Dayıoğlu, gene bu alanda Fadiş
(1971), Dört Kardeştiler (1971), Suna’nın Serçeleri (1974), Yurdumu Özledim (1977), Ben Büyüyünce (1979), Dünya Çocukların Olsa (1981), Ölümsüz Ece (1985) Parpat Dağının Esrarı (1989), Midos Kartalının Gözleri (1991), Tuna’dan Uçan Kuş (1992), Yeşil Kiraz (1992) romanlarını yayımladı. Uçan Motor (1965), Kırmızı Bisikletin Binicisi (1965), Leylek Karda Kaldı (1979), Şenlik Günü (1983), Kır Gezisi (1983), Azat Kuşu (1984), Deli Bey (1984), Kumluktaki Yavru Martı (1984), Sıcak Ekmek (1984), Uçurtma (1984), Neşeli
Boyacı (1988), Küskün Ayıcık (1989), Yaşanmış Havan Öyküleri I-II (1991), Leylek Karda Kaldı (1991) uzun öyküleridir. Akıllı Pireler (1982) ve Işın Çağı
Çocukları (1987) bilimkurgu türündeki çocuk kitaplarıdır.

Gezi Kitapları: Kafdağı’nın Ardına Yolculuk (1987;roman) Bambaşka Bir Ülke Amerika’ya Yolculuk (1990), Efsaneler Ülkesi Çin’e Yolculuk (1990), Kangurular Ülkesi Avustralya’ya Yolculuk (1991), Doğal Güzellikler Ülkesi Kenya’ya Yolculuk (1993). Altı-dokuz yaş kesimi için hazırladığı 20
kitaplık dizinin adı: Ece ile Yüce. İki hikayesiyle de Arkın Çocuk Edebiyatı Yarışması’nda birincilik ve ikincilik kazandı (1974), Gül Gelin öyküsüyle 1987
Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı Ödülü’nü, Kafdağı’nın Ardına Yolculuk ile 1987 Kültür ve Turizm Bakanlığı Çocuk Edebiyatı Ödülü, Parpat Dağı’nın Esrarı ile 1989 İzmir Büyükşehir Belediyesi Çocuk Romanı Ödülü ve 1990 Altın Kitap Ödülü’nü kazandı.

No_Name
28-03-2009, 14:23
Gülten Kazgan
İstanbul Üniversitesi’nden 1994’de emekli oldu ve ıstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kurulmasına kurucu üye ve kurucu rektör olarak katıldı. Halen aynı üniversitede AR-ME ve ıktisat Bölümü Başkanı, Mütevelli Heyet Üyesi olarak çalışmaktadır. Gülten Kazgan’ın başlıca kitapları; Tarım ve Gelişme, Ortak Pazar ve Türkiye, ıktisadi Düşünce, Ekonomide Dışa Açık Büyüme, Küreselleşme ve Yeni Ekonomik Düzen, Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi: 1. Küreselleşmeden 2. Küreselleşmeye’dir. Ayrıca çok sayıda ıngilizce/Türkçe olarak yayınlanmış makalesi, araştırması ve incelemesi yayınlanmıştır.

ESERİ
İktisadi Düşünce

No_Name
28-03-2009, 14:23
Güzin Dino
Kenanpaşazade Sait Bey'in oğlu, Osmanlı Bankası Resmi İşler Müdürü Asım Bey'in kızı olan Güzin Dino (Dikel) dilci, öğretim üyesi, çevirmen, yazardır. 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Roman Filolojisi Profesörü Eric Auerbach'ın asistanlığını yapmıştır. 1943 yılında, Adana'da ikamete memur edilmiş olan Abidin Dino ile evlenmiştir. 1946 yılında D.T.C. Fakültesi'nde doçent olarak görev yapmış, 1954 yılında Paris'e yerleşen eşinin yanına gitmiştir. Paris'te Ulusal Bilim Merkezi'nde çalışmış, Doğu Dilleri Enstitüsü'nde öğretim üyeliği yapmıştır. Türkiye'de çeşitli Türk romanları üzerine incelemeler, Fransa'da roman ve şiir çevirileri yapmıştır. Çevirileri, ünlü yayınevlerinde, denemeleri, Fransız ve Amerikan dergilerinde yayımlanmıştır.

ESERLERİ
Gel Zaman Git Zaman, Güzin Dino'nun Nazım Hikmet'li, Picasso'lu, Aragon'lu, Avni Arbaş'lı, Yves Montand'lı, Çetin Altan'lı, Yaşar Kemal'li, Orhan Veli'li anılarıdır...

No_Name
28-03-2009, 14:24
Güzin Abla .
Güzin Sayar, yani “Güzin Abla” , kökeni Reşat Nuri Güntekin ve Refik Halit Karay’a uzanan, köklü bir ailenin kızıdır.

Dedesi Mahmut Hayri Bey’e ait Erenköy, Ethem Efendi Caddesinde, Haremlik ve selamlık bulunan eski dönemin o bağ köşkü diye tabir edilen ahşap bir köşkte dünyaya geldi. Ne yazık ki babasını çok genç yaşta kaybetti…

Annesi Mediha Sayar, çok zeki ve çalışkan bir insandı. Babası üst düzey bir devlet memuruydu. O yine de eşini kaybettikten sonra, 3 yaşındaki küçük Güzin’i alıp baba evine döndüğünde, ailesine yük olmamak için çalışmaya başladı. Alman mektebi mezunuydu… Üç lisan biliyordu. O dönemde, Türkiye’nin ilk çalışan kadınlarından biriydi.

Güzin Sayar, Harbiye Orduevi’nin karşısındaki evlerinden, Notre Dame De Sion Fransız Kız Lisesi’ne gidip gelirken, genç bir subaya aşık oldu... Annesinin muhalefetine rağmen, 16 yaşında o subayla evlendi. Son derece ince ruhlu, piyano çalan, mürebbiyelerle büyümüş bir genç kadınla, daha zor koşullarda yaşamış ve yatılı bir askeri okulda büyümüş olan bu genç adam pek bağdaşamamışlardı... Küçük kızları dünyaya geldikten bir süre sonra, eşinin başka bir kadını; hem de evli ve 2 çocuklu bir kadını, sevmesi nedeniyle, ayrılmak zorunda kaldı… Birkaç yıl sonra evlendiği mimar Tayfur Şehbal ile de 5 yıllık evliliğini de yine bir başka kadının araya girmesiyle noktalamak zorunda kaldı.

Annesi Mediha Sayar, Yeni İstanbul gazetesinde muhasebe müdürü olarak çalışıyordu. Aynı gazetede tercüme yazılar yazarak mesleğe başlayan Güzin Sayar, daha sonra Son Havadis gazetesinde, “Sorun söyleyelim” adıyla 1960’lı yıllarda bir köşeye imza attı. Bu belki de, “Güzin Abla” köşesinin ilk işaretleriydi… İnsanların sorunlarına eğilme merakı onda gençlik yıllarında da varolan, özel bir yetenekti… İlerki yıllarda Akşam, Hür Vatan gibi gazetelerde “Derim ki” diye bir köşe yazısıyla devam etti. Bu arada Magazin müdürü olarak çeşitli gazetelerde çalıştı.

Saklambaç gazetesinde ilk kez kendi adını taşıyan dertleşme köşesini ise 1971 yılında yazmaya başladı. Zaten o sıralarda aynı gazetede “Feride” adlı bir dertleşme köşesi vardı. Yazı işleri müdürleri, bu köşeyi “Güzin Abla Dertlerinizle Başbaşa” başlığıyla, kendi adıyla sürdürmesini uygun gördüler. Ve “ Güzin abla köşesi” böyle doğmuş oldu.
“Güzin Abla” olağanüstü güzel ve kültürlü bir kadın olduğu halde, ilginçtir; iki eşi tarafından da aldatılıp, terk edilmiş bir kadındı. Aynı zamanda çok onurlu bir insandı. İkinci evliliği ve ikinci hayal kırıklığından sonra, evliliğe noktayı koydu… Üstelik o sırada 35 yaşındaydı… Kendini kızına ve mesleğine adadı…

Son beş yılını, yatağında geçirdi ve vefat etti. Güzin Abla köşesini, kızı gazeteci Feyza Algan’a devretti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Onun kadar kalıcı bir marka gelmedi Türk basınına
AYŞE ARMAN
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Güzin Sayar, Güzin Abla köşesini yazmaya başladığında 49 yaşındaydı. O zamana kadar müstear isimle pek çok köşe yazmış, Feride isimli bir dert köşesi hazırlamış ve pek çok habere, röportaja imza atmıştı.

Onun adı Selpak arkadaşlar, ‘‘kağıt mendil’’ değil! Çünkü Selpak bir marka, bir ürün cinsini tanımlayan marka. Bakkala gittiğimizde ne diyoruz: ‘‘Bana bir Selpak verir misin?’’ Elimize tutuşturulan başka bir marka olabilir, ama ‘‘bakkal amca’’ kağıt mendil istediğimizi anladığı için bize o ürünü, Selpak niyetine veriyor.

Marka olmak böyle bir şey işte!

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, pek çok şey marka. Ama biliyor musunuz, bazıları daha çok marka. Güzin Abla da böyle bir şey! Hem mecazi anlamda kullanılan, hem de bir gazetecilik türünü tanımlayan; sadece bir sözcük değil, bir kavram Güzin Abla. ‘‘Bana Güzin Abla muamelesi çekme!’’ ya da ‘‘Benim Güzin Ablam olur musun?’’ dendiğinde bir tarz kastediliyor. Onun ismi, bin yıldır deyimlerimize bile giriyor. Haliyle bir insanın şunu farketmemesi için de cidden salak olması gerekiyor: Güzin Abla, Türk gazetecilik hayatında fevkalade önemli bir isim! Sorarım size, onun kadar kalıcı bir marka geldi mi acaba?

Bir kuşak onunla yetişti, hatta büyüdü diyebiliriz. Bu kuşağın en önemli özelliği sosyal yaşam alanındaki deneyimsizliği, bilsizliğiydi. Hayattan korkan genç kızlara ya da oğlanlara, her konuda ama her konuda son derece sakin bir biçimde ürkütmeden, küçümsemeden, akıl fikirden ziyade tavsiyeler, teselliler veren bir marka oldu Güzin Abla. Tam da bu yüzden, 50 yıldır bir gün bile aksatmadan bu işi yapan bir insanı, küçümsemeye kalkışmak ciddi bir zeka eksikliğiymiş gibi geliyor bana. Onu ‘‘En büyük Türk düşünürlerinden biri’’ ilan edenleri kaale bile almıyorum. Çok yazar unutulur bu ülkede ama Güzin Abla asla! O bir tarz olarak hep hatırlanacak, evet gün gelecek bu işi başkaları sürdürecek ama yapılan iş hep Güzin Ablalık olacak! Hangi gazeteci böyle marka olmak istemez? Bu gazetede çok okunan yazarlar var, herkese bir dolu faks, e-mail, mektup geliyor. Ayıptır söylemesi bana da. Ama iddia ediyorum, hepimizinkiler Güzin Abla'ya gelenlerin yanında solda sıfır kalır. Onun fakslarını arda arda ekleyin, İstanbul'dan Adana'ya beyaz halı döşersiniz! Neden biliyor musunuz? Çünkü derdini ona yazan insanlar, onun o yumuşak, sakin, burnu büyük olmayan yaklaşımı yüzünden onu kendilerine yakın buluyorlar. Azarlanmaktan, terslenmekten, küçük görülmekten, horlanmaktan, aşağılanmaktan korkmadan en gerizekalı sorunlarını bile ona yazmaktan çekinmiyorlar. Bu olağanüstü bir özellik. Bu ne biliyor musunuz? Bu ancak karı-koca arasında olur. Neden bir insanla birlikte olmak istersiniz, çünkü o sizin en sakil hallerinizi bilir ve o hallerinizde bile sizi küçük görmez, aşağılamaz, azarlamaz. Hayatınızı kolaylaştırır...

İşte öyle bir kadın, öyle bir yazar Güzin Abla!

İzninizle kendisini alkışlamak, yanaklarından öpmek istiyorum. Ne kadar değerli olduğunu, onun için bir şey ifade eder mi bilmiyorum ama bir kere de ben söylemek istiyorum.

Peki herkesin hayatını kolaylaştırmaya çalışan o melek yüzlü kadının hayatı kolay geçti mi? Hayır. Babıáli'nin ilk kadın gazetecilerinden olan Güzin Sayar, 1921'de dünyaya geldi. Babası o çok küçükken vefat etti. Pek çok aile sorunlarıyla cebelleşti. Notre Dame de Sion'da okurken nişanlandı, derken evlendi. Kızı Feyza Algan dünyaya geldi. Boşandı. Daha sonra tekrar evlendi. Yine hüsran! Her iki evliliği de ‘‘başka kadınlar’’ yüzünden sona erdi. Bu yüzden evli erkeklere göz diken kadınlara asla hoşgörüyle bakmadığını itiraf ediyor. Onu da anlayışla karşılamak gerekiyor...

No_Name
28-03-2009, 14:24
Hacer Mirgül Griffe ( 20.12.1954)
H.Mirgül Eren Griffe, 20 Aralık 1954 Ankara doğumlu. Anne Galip Ali Paşa Rızvanbegovic ve Hacı Bey Rızvanbegovic’in 6. göbek torunu. Baba tarafından da Bosnalı Daltaban Mustafa Paşa’nın 6. göbek torunu. Yüksek eczacı. Tahsilini Ankara Üniversitesi ve Zürih Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Viyana, İsviçre ve Fransa’da mesleğiyle ilgili eğitimlere katıldı. Yüksek lisansı Eczacılık Sanayinde Plus Valör (Artık değer) konusunda yaptı. İleri düzeyde İngilizce ve Almanca, orta derecede Fransızca bilir. YİSAV (Yükseliş Stratejik Araştırmalar Vakfı) ve Türkiye Bosna-Hersek Dostluk Derneği’nin kurucu üyesi. Fransız vatandaşı Berthand Griffle evli, çocuksuz. Bosna ve Hersek Tarihi, Osmanlı ve Osmanlı öncesi dönemleri ile Kuzey Kafkasya Tarihi (Sovyet İhtilali öncesi) konusunda araştırmalarını çeşitli devletlerin arşivlerinde 1985’ten bu yana sürdürmektedir.

ESERLERİ

Osmanlı’nın Hizmetkarı
Galip Ali Paşa Rızvanbegovic-Stocevic
Babil Yayıncılık

H.Mirgül Eren Griffe

Yaşlı Paşa, okuduğu Kuran-ı Kerim'ini rahlesine bırakarak divanındaki köşesine geçti ve düşünmeye başladı. Sultan Murat ve daha sonra da Fatih Sultan Mehmet'le bağlandıkları Osmanlı Devletine, atalarından bu yana karşı koymamışlardı. Devlet-i Aliye'nin yanlışlıkları konusunda İstanbul'u uyarmış haksızlıklara karşı koymuş ama isyan etmemişlerdi. 'Kanuni'ye kadar, Osmanlı'nın o haşmetli ve çocuk yaştan itibaren savaş alanlarında ve akınlarda yetişen Sultanları nerede' diye sordu kendi kendine. Düşündükçe daha da hüzünleniyordu. Salih'in getirdiği kahveden bir yudum aldı, belki de Osmanlının en batı ucundaki bu serhat eyaletinin 400 yıldır ne kadar şehit verdiğini hatırlamak için. En son Napoleon Ordusu Akka'ya dayandığında, Cezzar Ahmet Paşa ve abisi Hacun, kaç Bosna ve Hersekli'yi Devlet-i Aliye adına, Din-i İslam adına kurban etmemişler miydi? Darendeli Ali Paşa ile birlikte Sırp İsyanlarında kaç evladını vermişti bu topraklar. Kavalalı'nın isyanında ve İngilizler Çanakkale'ye dayandıklarında da Devlet-i Aliye, onlara 'yardımıma koşun' dememiş miydi.

KİTAP TEMİNİ İÇİN
BABİL YAYINCILIK
0312 2120027
x

Kuş Gribi mi?
P..t Gribi mi?
H.Mirgül Eren Griffe
Belge Yayınları
Ankara Kasım 2005

Bu kitapta anlatılanlar, komplo teorilerinden çok uzakta olup mevcut bilinenlerin sistematik bir değerlendirilmesidir.

Bu çalışmanın amacı, Türkiye'nin jeopolitik yapısına uyumlu ve Ortadoğu merkezli gerçekleştirilen yeni dünya düzeninin belirleyicileri ve onların işbirlikçilerinin rastgele ve kontrolsüz olarak attıkları adımların sonunda nelerin ortaya çıkabileceğini vurgulamak ve hepimizi insanlık adına düşünmeye sevk etmektir.

Belge Yayınları
0312 3412352
x

AÇIKLAMA

Sayın Mahmut Çetin Bey,
X İlişkiler ve Boğaz’daki Aşiret isimli kitaplarınızı okudum. Bazı yanlış bilgilendirmelerin ve gazete, magazin dergileri kaynaklı kitaplarınızdaki bilgilerin gerçek ve makbul arşivlerin incelenmesi sonunda ortaya çıkmadığına emin oldum.

Bendeniz, Şanar, Lale, Alpay, Can ile ata birliği olan bir kişiyim. Çok şükürki, bizler Osmanlı'dan başlıyarak (15'ınci yy sonlarından) bu yana Bosna Hersek'in mavi ve yeşilini, al zemin üstündeki ay ve yıldızla bezemiş insanlarız. Geçmişimizden hiç bir zaman kaçmadık. Bogomil kökenli bir Boşnak olduğumuzu da asla unutmayarak bu milletin asli unsuru olarak o'na bağlı kaldık.

Bildiğiniz gibi Osmanlı Dünya devleti olmasını topraklarına Bosna’yı 1463te Hersek'i de 1480’de katmasıyla başlamıştır. Bosna ve Hersek Osmanlı için bir serhat eyalet ve askeri karargah olmuştur. Osmanlı'nın Fatih Sultan Mehmet'ten Karlofça Andlaşması süresindeki hemen hemen tüm sadrazamları Bosna Hersek kökenlidir. Bosna Hersekliler Avrupalıların adlandırdıkları gibi "Türk'ten daha Türk" tür. Bu zaman dilimi içinde ve sonraları Anadolu’da. Osmanlı tebaası içindeki hangi millet bu özelliği taşır. Bogomil kökenliler "boşnaklar" İslam’ın bayrağını yaklaşık 600 yıldır taşımaktadırlar. Onların İslam anlayışı Bektaşilikten başlıyarak 1826’dan sonra Nakşibendilikle sonuçlanır. Ama bu dergahların şu andaki Bektaşi ve Nakşibendi dergahları ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Her iki dergahta özünü Ahmet Yesevi’den alır.

Alpay'ın baba tarafı Naziki’dir. Aile bu dergahın kurucularındandır. Hepizin ata dedesi Galip Ali Paşa Rızvanbegovic-stocevic tir. (İstoliçeli Ali Paşa). O'nun aile kökeni ise bogomil güney slavdır. Ailenin başlangıcı Mürtedan Paşadır. Bu aile dünya genetik literatüründe (Obrenknezevic-Mahmutbegovic-stoceic) diye geçer. Ailenin Kavalalı, Tepedelenli, Sokollu ve en son Mısır Burci çerkez sultanı Kansu Gauri ile kan bağı vardır.

Aile eski Bosna krallığındaki mevcut 12 asil aileden biridir. Galip Ali Paşa Rızvanbegovic Sultan 2'inci Mahmut tarafından Osmanlıya bağlılığı ve Kavalalı İbrahim Paşa’yı Kütahya önlerinde durdurmasının mükafatı olarak ödüllendirilmiş kendisi Bosna Hersek dışında hiç bir görevi kabul etmeyince Hersek Bosna’dan ayrılarak 18 sene bağımsız vezaretle kendisine verilmiştir. 1851’de Osmanlı yanlış bilgilendirme sonucu (Serasker Ömer Lütfü Latas Paşa tarafından) görevden alınmış padişahın haberi olmadan katledilmiş, tüm mal varlığına Latas Paşa tarafından el konulmuş ve bu yanlışlık 4 sona sonra anlaşılıp aileye iadei itibar edilmiştir.

Bizim soyumuzda Sabetaylık yoktur.

Aile genelde Mevlevi veya Nakşibendidir. 28-30 Nisan arası Çanakkale 18 Mart Üniversitesinde yapılacak "Uluslararası Bosna Hersek Sempozyum"unda Galip Ali Paşa'nın vakfiyesi ve vasiyetnamesi de açıklanacaktır. Bu vasiyetname 20. yy İslam anlayışının en kabul edilir belgesidir. Bu yazılı belgede olduğu gibi; Bizler "Haktan gelenin halka gitmesi" ve "Hak için halkla beraber olmak" düsturlarıyla yetiştik.

Galip Ali Paşanın 4 kızı ve 4 oğlu vardır. Kızları Habiba (Divan Şairlerimizden), Şakire, Emine ve Uma Hanımdır. Erkek çocukları ise Zülfikar Nafiz Paşa (ki bunun oğlu Hersekli Arif Hikmet=Divan Şairimiz ve Kamil Paşadır.) İkinci oğlu.Elhac Hafız Mehmet Rıdvan Paşa’dır. Ankara, Amasya, Urfa Mutasarrıflığı yapmış ve Osmanlının en sıkışık döneminde Mostar Mutasarrıfı yapılmış ve Osmanlı bir gecede Bosna Hersek'i Avusturya’ya bırakıp çekilince felç geçirmiştir. Hastalığından dolayı Anadolu’ya dönemeyen bu paşaya Avusturya hükümeti ölünceye kadar general maaşı bağlamış ve ölünce Mostar’da askeri merasimle top atışları arasında Karagöz Camiine gömülmesini sağlarken Avusturyalı generalin söylediği sözler bugün tüm arşivlerde kayıtlıdır. "Ölen asker düşmanımızdı O bir Osmanlı idi. Ama önemi yok O'çok şerefli bir askerdi. Bunun için bu merasimi yapıyoruz."

Üçüncü oğlu Rüstem Beydir. (Miralay) aynı zamanda Rifat mahlası ile yazan Divan şairidir. Bir kızı vardır. Hasene Hanım ondan olan torunlar şu anda Bursa’da şerefli ve onurlu hayat sürmektedirler. Galip Ali Paşa’nın 1948’de doğan 1903’te Erzurum’da ölen en küçük oğlu Ferik Mehmet Ali Paşadır. Hanımı Mahinur Hanım’dır. Mahinur Hanım, Yüksel Söylemez’in annesi Saliha Hanım’ın halasıdır. Ferik Mehmet Ali Paşa ve Mahinur Hanım’ın 2 kız dört erkek evlatları olur. Kızları Mevhibe (Fatma Münire) bu hanım Ferik Hüsnü Paşanın oğlu Servet Paşa (tugbay rütbeli) evlenir ve ondan Korgeneral Mehmet Daniş (Daniyel) Yurtatapan (bunun çocukları: Şanar, Oktay, Onur, Lale ) olur.

Dana Yurdatapan bu kişi değerli bir hukukçudur eşi Nezihe hanımdır.( evlatları Birsen ve Fatma) Emine Danende Hanım bu Mehmet Halit Arpaçla evlidir (bir oğlu vardır: Can Arpaç) Ayşe Daime bu da Nazikioğlu Turhan Cemal Bey’le evlidir (oğlu şarkıcı Alpay).

Ferik Mehmet Ali Paşa’nın ikinci kızının ismi Ayşe Fahriye’dir. Kocası Albay Halil Nasır Berkay’dır. Bunun da 4 çocuğu vardır. İbrahim Adnan Berkay, A.Mehmet Ali Berkay, Lamia Nezahat Berkay. Ferik Mehmet Ali Paşa’nın en büyük oğlu. Abdülhat Mehmet Ali’dir. (Benim anneannemin annesinin babası olan İsmail Bey’in babasıdır) Abdülhat Bey’in 1'inci eşinden tek oğlu İsmail Bey’dir. İsmail Bey’in eşi Fatma Hanım’dır. Fatma Hanım, Rıdvan Bey’le Zübeyde Hanım’ın kızıdır. Rıdvan Bey, Galip Ali Paşa Rızvanbegoviç’in kendisinden büyük iki abisinin torunudur. Bu iki abinin adı tarihte Hacı Mustafa Bey (İstoliçe kaptanı) ve Hacı Mehmet Ali Bey (Hacun) olarak geçer. Hacı Mehmet Ali Bey’in karısı Kavalalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı Fatma Hanım’dır. Rıdvan Bey’in karısı Zübeyde Hanım da Galip Ali Paşa’nın kızı Uma Hanım’la meşhur Boşnak beyi Mehmet Firdus'un çocuklarıdır. Bu hanımefendi anne ve baba tarafından tam Boşnaktır. Rızvanbegovictir.

İsmail Bey’in tek evliliği vardır. 2 oğlu Ali Namık ve Ömer olmuştur. Alp soyadını taşırlar ve kızları Nazife Hanım ve Vasfiye Hanımdır.( Nazife Hanım benim anneannem Abide Hanım’ın annesidir. Kocası ise yine meşhur bir Boşnak ailenin oğlu olan Yusuf Bey’dir. Yusuf Bey’in annesi Devlet Hanım’dır ve Devlet Hanım Bosna’nın büyük ve asil ailelerinden Babiçler’in kızıdır. Yusuf Bey ise Bosna’nın meşhur ailelerinden Kadiç'lerdendir. (Alikadiç de denir) Vasfiye Hanım'ın kızı Nedime Hanım tarafından ise Ahmet Tarık Tekçe, Necip Tekçe ve Cemil Tekçe gelir. gördüğünüz gibi ailede sabetaycı değildir. Ferik Mehmet Ali Paşa’nın, ikinci oğlu Besalet Gerede’dir. Çocuksuz vefat etmiştir. Soyadı Yatağan’dır. Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayi Milliye’de büyük hizmetleri olmuştur.

Üçüncü oğlu Ahmet Ziya (üç evlilik yapmış birincisi Nazife Hanım bundan oğlu Ali Rıdvan, ikinci eşi Zehra Hanım bundan kızı Emine Fethiye Sarper. Üçüncü eşi Zahide Tozan bundan çocukları Zeynep Vedia Bayman, M. Galip Tozan, Süleyman Faik, Ayşe Refiye Sezen’dir.)

Ferik Mehmet Ali Paşa’nın son oğlu da Hüsrev Gerede’dir. Kendisi Ali Kemali Bey’in kızı Lamia Hanım’la evlidir. 2 oğlu olmuş. Faruk ve Selçuk… Selçuk, Canan Gerede ile evlidir. Şima ve Bennu kızlarıdır.

Sayın Mahmut Çetin Bey,
Kitabınızda ayrıca dikkat ettiğim başka bir noktada Ferik Mehmet Ali Paşa’dan Hersekli diye bahsetmeniz. Hersekli tanımlaması bölge olarak doğru ama aile lakabı olarak yanlıştır. Hersekli lakabı en son Hersek dükü Stephan Hersek ve ailesinin kullanabileceği bir lakaptır. Bu aile İslamiyet’e geçtikten sonra Hersekli olarak anılmışlardır. Bunlardan biri de Dük'ün oğlu Sadrazam Hersekli Ahmet Paşa’dır. Başka bir konu da gerek Ferik Hüsnü Paşa’dan gerekse Ferik Mehmet Ali Paşa’dan Sultan Abdülhamit’e karşıtlıklarını belirtirken suçlar bir ifade kullanmanız. Sizin de bilmek zorunda olduğunuz gibi Osmanlı Sultanları kafese girip sarayda yaşamaya başladıkları andan itibaren Osmanlı’nın çöküşü başlamıştır. Çünkü sultanlar veliahtlarını da eğitilemez olmuşlardır. Sultan Abdülhamit de kafeste çok uzun süre yaşayan vehimi literatüre hastalık olarak geçmiş bir sultandır. Ve sultanlığının ilk 5 yılında yaptığı hatalar ve İngiliz yanı politikası ile Osmanlı’yı ne denli zorlukların içine soktuğu tüm dünyanın malumudur. Osmanlı askeri teşkilatında padişahla farklı düşünen paşalar her zaman olmuştur. Ama bu onların vatanseverliğinden hiç ödün vermez. Çünkü Mehmet Ali Paşa Osmanlı’nın en son zamanlarında Yenipazar’daki tüm askerlerin komutanıdır. Yine kendisi Ermeni isyanlarında Erzurum’daki redif alayının ve Muş'un komutanıdır. Zor şartlarda görev yaptığı Erzurum’da 1903’te vefat etmiş olup Murat Paşa Camii avlusunda gömülüdür. Erzurum’da eli açıklığı, vatanseverliği, hoşgörüsü ve dini inancı ile Erzurum halkı ve bölgenin tarihini yazan tarihçilerce takdir edilir.

Demek istediğim kısaca şudur. Bizler tüm Rızvanbegovic torunları Bosna Hersek’in mavi ve yeşilini al zemin üzerindeki Ayyıldız’la bezemenin onurunu taşımaktayız. Atalarımızın bogomil kökenli güney slav olmasından hiç gocunmayarak bu vatanın asli unsuru olarak şerefle bu bayrağı 550 senedir taşıyoruz.

Evet ben de müslüman olmayan bir beyle evliyim. Ama bu benim dini inancıma ve bu Cumhuriyetin çocuğu olma hasletimi engellemez.
Sonsuz saygılarımla…

Hacer Mirgül Eren Griffe

No_Name
28-03-2009, 14:24
Hale Soygazi ( 1951)

1950 yılında İstanbul’da doğdu. Bir süre manken ve foto-model olarak çalıştı.
Bir gazetenin yarışmasıyla (Saklambaç) sinemaya geçti. Kara Murat ilk filmidir
(1972). Şarkıcı Ahmet Özhan'la evlenip ayrıldı.

Önemli filmleri: Bir Demet Menekşe (Zeki Ökten), Vurun Kapheye (Halit Refiğ),
Maden (Yavuz Özkan), Bir Avuç Cennet (Muammer Özer), Bir Yudum Sevgi, Kadının
Adı Yok (Atıf Yılmaz), Cahide (Ziya Öztan-TV)

No_Name
28-03-2009, 14:24
Halide Edip Adıvar ( 1884)
1884 yılında İstanbul'da doğdu. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi.Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908 yılında gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazmaya başladı. 1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik,müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasi görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı.

ESERLERİ

Roman:
Heyula, Raik'in Annesi, Seviye Talip, Handan, Yeni Turan, Son Eseri, Mev'ud Hüküm, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, Kalb Ağrısı, Zeyno'nun Oğlu, Sinekli Bakkal, Yolpalas Cinayeti, Tatarcık, Sonsuz Panayır, Döner Ayna, Akile Hanım Sokağı, Kerim Ustanın Oğlu, Sevda Sokağı Komedyası, Çaresaz, Hayat Parçaları,

Hikaye:
Harap Mabetler, Dağa Çıkan Kurt, Kubbede Kalan Hoş Seda,
Oyun: Kenan Çobanları, Maske ve Ruh,
Anı: Türkün Ateşle İmtihanı, Mor Salkımlı Ev,

Diğer Eserleri:
Talim ve Terbiye, Turkey Faces West, Conflict of East and West in Turkey, Inside India, Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri, İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, Doktor Abdülhak Adnan Adıvar.

XXXXXXXXXXX
Türkün Ateşle İmtihanı
Kurtuluş Savaşı Anıları
Halide Edib Adıvar
Atlas Yayınevi / Halide Edib Adıvar'ın Bütün Eseleri Dizisi


HAKKINDA YAZILANLAR

Halide Edip ve Amerika
Frances Kazan
Bağlam Yayınları / İnceleme – Araştırma Dizisi

Bu tezde, Halide Edip'in Amerikan yanlısı düşüncelerinin kökenlerini ve bu düşüncelerin daha sonraları Türk ulusal siyasetinin fiili dünyasındaki cisimleşmesini inceliyorum. Ardından, Edip'in 1928 yılında bir dizi konferansta konuşma yapmak üzere gittiği Amerika'da Amerikalı aydınlardan, gazetecilerden ve yorumculardan oluşan bir dinleyici topluluğuna hitaben yaptığı Yeni Türkiye'nin tarihsel ve siyasal tablosunu çözümlüyorum. Edip ve Dr. Adnan, Mustafa Kemal'le aralarındaki ciddi ideolojik ayrılıklar sonucu siyasi birer sürgün olarak ülkelerinden uzakta yaşamaya zorlanmış olmalarına karşın, yaşamlarını ateşli birer vatansever olarak sürdürdüler.
-Frances Kazan-

Kurtuluş Savaşı ve Halide Edip
Mehmet Kılıçoğlu
Güldikeni Yayınları / Araştırma İnceleme Dizisi

Dış baskıların ve iç yönetimdeki çağa uymazlığın sonucu Osmanlı İmparatorluğu yıkılmıştır. Bu yıkılış anında, sağduyulu birkaç aydının inanç tutumuyla Türkiye Cumhuriyeti yaratılabilmiştir. Cumhuriyetin kurulması için ulus bir savaş vermiştir. Bugün, savaşı yaşayanları dinlediğimizde tatlı bir öykü anlatılıyormuş sanıyoruz. Oysa, o günleri derinlemesine inceleyip değerlendirince hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Bir ulusun ölüm kalım uğraşı verdiğini buluyoruz.

No_Name
28-03-2009, 14:24
Hale Asaf
Hale Asaf'ın teyzesi ilk Türk kadın ressamı Mihri Hanım, sonraları Bursalı Selami Paşa'nın oğlu hariciye memurlarımızdan olan Müşfik Bey'le evlendiği için Mihri Müşfik adıyla da tanınmıştır. Ünlü ressam, İtalya'da olduğu gibi, Almanya'da ve Fransa'da büyük başarılar sağlamış, mütareke devrinde İstanbul'daki Güzel Sanatlar Akademisi'nin kız öğrencilerine resim dersleri vermiş, hayatının son yıllarını Amerika'da sefalet içinde tamamlamıştır.

Mihri Hanım, 1885 yılında doğdu. Bembeyaz tenli, siyah saçlı, mavi gözleri ile etine dolgun, çekici ve değişik bir güzeldi. İlk kültürünü evlerine gelen özel öğretmenlerden aldı. Batılı kadınların hayatına özenen ve bunda bir Batılı kadın gibi başarılı olduğunu sanan kadınlar arasında, yerini buldu. Genç kızlık çağına geldiği zaman, Avrupa'dan İstanbul'a gelen operetçileri, müzisyenleri izler, o devirde Türk kızları için yadırganan biçimde dekolte giyinir ve alafranga hayata içten tutkusunu, her hareketi ile belirtirdi.Aslında, çapkın bir babanın güzel ve biraz da âşık ruhlu kızıydı. O da babası gibi, hayatını neşe ve zevk içinde geçirmeye meyilli idi.Bir ara, Müşfik Bey'le devam ettirdiği bohem hayatını, evlenmek suretiyle sürdürdü. Roma'da tabloları ile yaşantısı sırasında, belki de Danonçiyo'nun delaleti ile, Vatikan Müzesi'ne bir tablosu bile konuldu. Hatta, Papa'nın bir portresini yaptı. Papa , ilk defa bir kadın ressama poz veriyordu. Bütün bunlar, meşhur Danonçiyo'nun özel dostluğunun eseri idi.

Mihri Hanım, aynı zamanda, bir salon kadınıydı. İttihat ve Terakki Partisi büyüklerinden çoğu ile dostluğu vardı. Hıristiyan kadınları gibi, erkeklerle içki masasına oturması garip karşılanmış ve İttihatçıların memleketten kaçmasından sonra, kendisi de Roma'ya, daha sonra paris'e giderek resim yapmakla yaşantısını sürdürmüştür. Onun Paris'teki atelyesi, 52 Bd. Montparnasse'de idi. Ancak Paris'teki hayatı, çok israflı gçmiş ve tablolarının geliri borçlarını kapatamadığından, sıkıntı çekmiştir. Hayatının son yıllarını Amerika'da geçirmiş, zengin kişilere, özel resim dersleri vererek ömrünü tamamlamış, çalışma gücünü kaybettikten sonra, sefalet içerisinde, sanat ve gerçek dünyamızdan göçmüştür.

Hale Asaf'ın hocaları ve eserleri

Hale Asaf, evinde, küçük yaşta resme başladı. İlk öğretmeni, kendisine İngilizce dersi veren bir matmazeldir. Hale daha sonra Dame ve Sion'da okudu. Fransızcayı bu okulda, evlerindeki Rum hizmetçilerden de, güzel konuşacak kadar Rumca öğrendi. Daha sonra teyzesi Mihri Hanım'ın yanına, annesi ve babası ile gittiğinde Roma'da uzun müddet resim çalışmaları yaptı ve bir İtalyan gibi İtalyan diline vakıf oldu. Hale, müterakenin ilk yıllarında, babası ile annesinin mali durumu müsait olduğu sırada, Almanya'ya resim tahsiline gönderildi. Orada da, Almancayı öğrendi.
Hale'nin yabancı dilleri erken kapabilen bir kabiliyeti vardı. Resimde de öyle oldu. Teknik resim dersini teyzesi Mihri Hanım'dan aldı. Daha sonra, ünlü ressamımız Namık İsmail'in özel öğrencisi oldu. Mütareke devrinde ise 16 yaşındayken Berlin'e gönderildi. Orada, imtihanla Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi ve tarihi tablolar ressamı Prof. Kamf Arthur'un talebesi oldu. Akademi Müdürü Prof. Kamf Arthur, Hale'de büyük istidat gördü ve onun eserlerini Berlin'deki ünlü sanat dergilerine verdi.

No_Name
28-03-2009, 14:25
Halide Nusret Zorlutuna
Halide Nusret adını ilk defa Konya Lisesi'nin orta kısmına yatılı öğrenci yazıldığım yıllarda duydum (1937 -1940). Şiire meraklı olduğumu öğrenen, büyük sınıflardaki ağabeylerimiz, bana - ballandıra ballandıra-iki şair arasında çıkan bir kavgayı anlatmışlardı. Halide Nusret adında bir hanım şair, erkeklere çatan bir şiir yazmış, Faruk Nafiz de ona gereken cevabı vermiş. Hailde Nusret'e ve Faruk Nafiz'e ait olduğu söylenen manzumeler defterden deftere aktarılarak büyük bir hızla yayılıyordu. Bu manzumeleri ben de defterime not etmekte gecikmedim.

Karşı cinsi suçlayan, yerle bir eden her iki manzume de, ağır bir dille yazılmıştı. Yatılı bir erkek mektebinin öğrencileri olan arkadaşlarım ve ağabeylerim, Halide Nusret'e ait olduğu söylenen manzumeyi okurken öfkeden kuduruyor, Faruk Nafiz'in ona verdiği ileri sürülen cevaba gelince son derece keyifleniyorlardı.

İş bununla kalmadı: Fırsatı ganimet bilen bir sürü şiir heveslisi, Halide Nusret'e cevap yazıp, erkekleri yiğitçe savunmak ve bu yolla ucuz bir şöhrete ulaşmak hevesine kapıldılar. Şimdi, o yıllarda tuttuğum şiir defteri elim de olsa, bu kahramanların adlarını verebilirdim. Ama, yazdıklarını istesem de yaymlayamam. Çünkü, kadınlarla erkekler arasındaki manzum kavga düpedüz küfür ve hakarete dönüşmüştü.

Bize gelen şaheserlere (!) göre, hırsını alamayıp, kavgayı sürdürüp duran erkeklerdi. Acaba kız okullarına da kadınların cevabları mı gönderiliyordu ? Bilmiyorum.

İşin aslına gelince... Bunu Halide Nusret'in kendisinden dinleyelim. "Bir Devrin Romanı" adiyle Hürriyet Gazetesi'nde tefrika edilen hatıralarında Zorlutuna, Erenköy Kız Lisesi'nde öğrenci iken, Faruk Nafiz'in Musaffa ve Zübeyde adındaki iki hala kızı ile arkadaş olduklarını söyledikten sonra, şöyle diyor: "Musaffa ile Zübeyde dayılarının oğlu Faruk Nafiz'in şiirleriyle mağrurdular. Bir yandan da ona "Bizim sınıfta bir şaire yetişiyor" diye öğünmüşler.. O da "Kadınlar ellerinin hamuruyla bu işlere karışmasalar iyi ederler!" gibi sözler etmiş, onları kızdırmış, sonra da bu dediklerini Musaffa'nın sarı yapraklı müsvedde defterine yazarak bana göndermiş. Teneffüste üçümüz baş başa verip bu alaylı, küçümseyen yazıları tekrar tekrar okuduk. Sinirlendik. O zamanlar, kadın - erkek eşitliği davasının başlangıç seneleri; bu konuda tartışmak modası almış yürümüş.. Biz durur muyuz, hemen bir güzel cevap hazırladık; oturup Musaffa'nın defterine itina ile yazdım bu yazıyı; arkadaşlarım sevinçle alıp Faruk Nafiz'e götürdüler."

İşte kavganın esası bu. Erkekleri hicveden o şiiri kendisi yazmadığı gibi, kadınlara hakaret eden mısralarım da Faruk Nafiz'e ait olmasına ihtimal vermediğini, Zorlutuna bir çok defa, yazı ile sözle açıklamıştır. Ama, yukarıda sözü gecen hatıralarında anlattığı sarı defterli kavgadan dolayı Faruk Nafiz'le aralarına uzun süren bir soğukluk girdiğini aynı hatıralardan öğreniyoruz: "Daha sonraki seneler, Celâl Sahir, Halit Fahri, Orhan Seyfi... Nazım Hikmet gibi bir çok şairlerle tanışmış olduğum halde, Faruk Nafiz'le selâmlaşmazdık bile... Aramızda sanki bir düşmanlık vardı."

Halide Nusret'in erkeklere hitaben kendi ağzından uydurulduğunu söylediği manzume, o tarihlerde O'nun bütün şiirlerinden daha fazla bir yayıl ma ve okunma gücü kazanmıştır. Buna, şairin kendisi de, şaşıp kaldığını söyler.

Ben, Halide Nusret'e şöhretin kapılarını açan ve bütün şiir severlerin gönüllerinde yer eden, "Git Bahar" şiirini bile, senelerce sonra, ancak lise sıralarına geldiğim zaman görüp okumak fırsatını bulabildim. Çekil, bu gölgeli yolda gezinme, Bahar, bakışların yine pek sarhoş! Yanılıp gönlüme misafir inme, Kapısı kilitli, mihrabı bomboş, Mabeddir orası, meyhane değil.

Git bahar, git bahar., uzaklarda gü1, Denize renginden bırak hediye. Ufuklarda gezin, semaya süzül, Kalbime sokulma "peymane" diye, Gördüklerin kandil.. Peymane değil! "Git Bahar" şiiri 1919 yılında yazılmıştır. Birinci Cihan Savaşı'nın verdiği acılar, üzüntüler, yokluklar ve çaresizlikler üstüne bir de Mondros mütarekenamesinin utanç verici ağırlığının çöktüğü; İstanbul'un düşman işgaline uğradığı, zulmün, işkencenin sınırı olmadığı yıl...

"1919 yılının baharı işte böyle bir İstanbul'a bütün güzelliği, bütün haşmeti ve çılgın neşesiyle çıkıp gelmişti. Ona : "Safa geldin, sofalar getirdin!" demeye imkân var mıydı ? O harikulâde güzel renkler, gölgeler, kokular, ışıklar, deli bir neşeyle cıvıldaşan kuşlar beni boğuyorlardı sanki. Ben de elimde olsa baharı boğacaktım. Ama elimde değildi, onu sadece kovuyordum."

Böyle diyor, Halide Nusret. Fakat biz ilk gençlik yıllarımızda "Git Bahar" şiirini okurken, böyle şeyleri aklımıza bile getirmiyor, Şair'e bu şiiri olsa olsa bir aşk küskünlüğünün yazdırdığını sanıyorduk. Şiirin, üzerine basa basa tekrarladığımız kıt'ası da şu idi :

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler..
Ömrünün her günü bir başka düğün!
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler..
Güller dökülürler göğsüne bütün,
Gerçekten güzelsin, efsane değil.

Biz, çok şükür, barış yıllarında doğmuş büyümüştük. Devletimizin katılmadığı İkinci Dünya Savaşı, zaman zaman yüreğimizi ağzımıza getirmiş, ekmeği az miktarda vesikayla yememize, şekere uzaktan bakmamıza sebep olmuşsa da, bize annelerimizin, babalarımızın çektiği cinsten dayanılmaz acılar getirmemişti.

O zamanlar esen havaya göre, en büyük üzüntünün erkek - kadın ilişkilerinden doğduğunu sanır, Çalıkuşu Feride'ye ihanet edip onu diyar diyar dolaştıran Kâmuran'a içerler, aşk yüzünden canına kıyan Graziella'ya gözyaşı döker, Verter'le ah ederdik.
"Git bahar" şiiriyle şöhrete erer Halide Nusret, git dediği baharın peşini de kolay kolay bırakmaz. Aynı mısra düzeni ve kafiyelerle 1939 yılında "Gel, Bahar!", 1949 yılında da "Bahar Geldi" şiirini yazar.

"Gel Bahar!" da şöyle diyor:

Ben mi çıldırmışım, sen mî delirdin?
Yalvaran sesimden bu kaçış neye ?
Git dediğim zaman koşar gelirdin,
Gel şimdi de inan bu efsaneye!
Şimdi günler birer peymanedir gel !

Şairimize, kovduğu baharı, yıllar sonra, yalvararak geri çağırtan, her halde, o sırada oturmakta olduğu Kars ilimizin uzun süren kışı ve şöhretli soğuğu değildir. Her ne kadar şiir :

Gel bahar, erit bu yolun karını

diye başlıyorsa da, ondan hemen sonra :

Geçen seneleri anmayalım hiç.

diyerek, bize sırrının kapısını aralıyor ve :

Şimdi günler birer peymanedir, gel!

mısraıyla asıl yazılış sebebini açığa vuruyor. Üstadımız artık üzüntülü yılları geride bırakmış, mutlu bir aile yuvasında, huzur içinde yaşamaktadır. Baharı çağırmaz da ne yapar ?


1949 yılında yazdığı üçüncü bahar şiiri, 1951 yılında Hisar dergisinde yayınlanmış. Bu şiirde bir yandan geçmiş güzel yılların geri gelmeyeceğine hayıflanış, öte yandan Tanrı'ya yöneliş var :

Yıllardır kaybettim o tatlı sesi,
Bir türlü içimde ötmez o bülbül,
Bir ömre bedeldi bir tek nağmesi,
Hem ötmez, hem içten gitmez o bülbül
Kalbim sükûtuna kâşane oldu.
............
Hasret dedikleri zorlu ateştir:
Bekledim, bağrımı dağladı gül gül.
Artık gelse de bir, gelmese de bir
Dermanı yanmada, bulan bu gönül"
Vahdet şarabına meyhane oldu.

"Bahar Geldi" şiiri 1951 yılında yayımlandığına göre, demek ki. Halide Nusret, Hisar'ın çıkışının daha ikinci yılında, derginin yazı ailesine katılmış.

O tarihte oturduğu ev de dergi idarehanesine pek yakındı. Hisar, benim oturduğum, Öncebeci, Bahadırlar Sokak'tan yönetilir, Zorlutuna'lar da Hukuk Fakültesi'nin yanından yukarı çıkan Erdem sokakta otururlar. İşime gidip gelmek için, her gün birinin önünden geçerdim. Böyle olduğu halde, bir kere bile ziyaretlerine gittiğimi hatırlamıyorum. Sanırım, benden yaşça da, şöhretçe de çok ilerde bulunan bir hanımla sert bir paşa olduğunu işittiğim eşini ziyaret edersem, çok resmi disiplinli bir hava içine girip sıkılacağımdan korkuyordum.

Üstad'la umumî yerler ve toplantılar dışında, ailece görüşmemiz ve O'nun iftihar ettiğim dostluğunu kazanabilmem, ancak bu çeşit korkuları attıktan sonra mümkün olabilmiştir. Yakından tanıyınca, Halide Nusret'in ne kadar samimî, nazik ve alçakgönüllü bir hanımefendi olduğunu anlamakta gecikmedim. Sanatçı heyecanını ve amatör ruhunu da -yılların geçmesine rağmen- aynen muhafaza ettiğine hayretle şahit oldum.

Halide Nusret, 70 yaşını geçtiği halde şiir yazmaya devam eden nadir şairlerimizden biridir. Hisar'a her şiir gönderişinde, beğenip beğenmediğimi merak eder ve heyecanla sorar. Yeni çıkan yazı ve şiirlerimizi, kendisi okuyamazsa, mutlaka birisine okutur, takdirlerini, tenkitlerini günü gününe bize ulaştırır. Bizden daha genç, daha yeni şairleri de oldukça yakından izlediğini biliyorum.

Bize son yolladığı ve Hisar'ın Nisan 1976 sayısında yayınladığımız "Yüzükoyun" başlıklı şiiri üzerinde özellikle durmuş, bu şiiri dikkatle okuyup, kanaatimi açıkça söylememi ısrarla istemişti. Şiiri, istediği gibi, dikkatle okudum, fakat neden bahsettiğini pek iyi anlayamadım.

Yalandı söylediklerin, Yüzde yüz yalandı, biliyorum.
diye başlayan şiirin :

Ya inansaydım, sevgilim,
Düşünsene bir, Ya inanıverseydim sana?
mısraları özellikle beni şaşırtıyordu. Acaba, bu sevgili kim olabilirdi? Bu bir erkekse, şiir, Üstad'ın yaşına ve başına uymazdı; "Sevgili" den kastedilen Tanrı ise "Yalandı söylediklerin" "Ya inanıverseydim sana" mısraları ne oluyordu? Şiiri, o sırada dergiye gelen Yavuz Bülent Bâkiler'e gösterdim. O da işin içinden çıkamadı. Sonunda Üstad'a azıcık takılmaya karar verdik. Telefonu açtım :

- Şiirinizi okudum Üstad'ım,
- Beğendin mi?
- Beğendim, fakat ne demek istediğinizi pek iyi anlayamadım. Düşündüm, taşındım, sizin yeni bir aşka tutulduğunuza ve bu şiiri o sebeple yazdığınıza karar verdim. Yavuz Bülent de bu kanaatıma iştirak etti.
- Hay aklınızla bin yaşayın. Demek bu yaşta ha?
- Aşkın yaşı olmaz.
- Ayol, ben gençliğimde bile, sizin anladığınız manada bir aşk şiiri yazmadım.

Bunları söylerken, azıcık da öfkelenmiş olduğunu hissettim. Telefonu kapattıktan biraz sonra, bu sefer kendisi açtı :

- Durumu sana açıklamaya karar verdim...

Sesi kederli ve heyecanlı idi. Şiirde anlatılan olaya çok önem verdiği belliydi. Öyle bir ruh hali içindeyken kendisine takılmak istemekle baltayı taşa vurduğumu anladım.

Bana üstü kapalı anlattığına göre, yakınlarından birisi, o günlerde, kendisine çok kötü bir itirafta bulunmuş. İtirafın ne olduğunu söylemedi. Fakat üzerinde korkunç bir tesir uyandırdığı açıkça anlaşılıyordu. Bu itirafa inanmıyor, inanırsa yaşayamayacağını söylüyordu :

Ya inanıverseydim sana?
Hepten yıkılıp çökerdim; yerle bir.
Yok, hayır "yerle bir" nedir?
Uçurumlar boyunca, yerin dibinde
Ve...
Yüzükoyun!

Şiirin, bizim yaptığımız gibi, yanlış tefsir edilmemesi (!) için,

Ya inansaydım, sevgilim, "
mısraını, Ya inansaydım, yavrucuğum,
olarak değiştirmeyi uygun buldu ve şiiri o şekilde yaymadık. Son mısralardaki trajik ifadeye rağmen, konunun bu kadar ciddi ve önemli olduğunu hiç düşünmemiştim.

Halide Nusret'in 50. sanat yılı dolayısıyla yayınlanan "Ellerim Bomboş" adlı kitabına bakıyorum. Üstad'ın 50 yıl boyunca yazdığı şiirlerden seçmeleri içine alan bu kitapta karşı cinse duyulan aşkla ilgili bir parçaya rastlamak hemen hemen imkansız gibi.

Kitabın, "Aşk imiş her ne var âlemde" başlığını taşıyan bölümünde de Şair'in Tanrı'ya, yurda, annesine, çocuklarına, torunlarına duyduğu sevgiyi dile getirilmiş. "Aziz Eşime" başlığını koyduğu şiirde bile bir erkek değil, bir ırmak var: Tuna. Belki, bu dediklerimden "Hayali Cihan Değer" ve "Hatıran" başlıklı şiirleri istisna edebilirim. Onlarda da, sadece, maddî olmaktan çok uzak bir sevginin anıları ve belirsiz izleri görünüyor.

Halide Nusret gibi duygulu bir Şair hanım, ilk gençlik yıllarından itibaren kendisine âşık olan erkeklerin hepsine ilgisiz kalmış, onların sevgisine hiç karşılık vermemiş olabilir mi? "Bir Devrin Romanı" nda bu sorunun cevabını arıyor, zaman zaman da buluyorum. 1924 yılının ilk günlerinde, Ankara'ya öğretmenlik için başvurduğunu anlatırken, o zaman. İstanbul hariç Türkiye'nin her hangi bir yerinde görev yapmayı kabul ettiğini söylüyor ve İstanbul'u istemeyişinin sebebini şu cümlelerle açıklıyor : "Güzel İstanbul'dan, evet, yangından kaçarcasına kaçmak istiyordum. Bundan bir kaç yıl önce geçirdiğim bir his tecrübesini o zaman epeyce mühimsemiş "Aşk dedikleri şey acaba bu mudur?" demiştim... Bugün yarım yüz yıl geriye bakarken de rahatça "Evet aşk o idi!" diyebiliyorum. Ama, ne garip, inandığım, yaşadığım o şeyin, o çok güzel ve çok kutsal şeyin bir tarifini yapamıyorum. Hiç bir zaman da yapamadım".

Bu satırlarda. İstanbul'dan kaçıp, Anadolu'da çalışarak sevdiğini unutmak isteyen bir hoca hanımı (yeni bir Çalıkuşu Feride'yi) buluyoruz. Bu satırlar, Halide Nusret'te niçin ateşli bir aşk şiiri bulamadığımızı da açıklıyor.

"Onunla dokuz ay nişanlı kaldık, Onun güzel adını taşıyan altın halkanın parmağıma ilk geçtiği günkü o kanatlı sevinci ve onu parmağımdan âdeta sökercesine çıkardığım dakikadaki korkunç ve sefil acıyı hiç bir zaman unutamadım. Benim tam tersime anacığım onu hiç sevmemiş, sevememiş; o aileye bir türlü ısınamamıştı... Annemin onları reddetmek için, kendince pek kuvvetli sebepleri vardı."

Bu son satırlar da samimi ve derin bir aşkın nasıl feda edildiğini anlatıyor. Görüyoruz ki, Halide Nusret'in sevdiği adam. Çalıkuşu Feride'nin Kâmuran'ı gibi hercailik etmemiş, fakat kendisinden zorla sökülüp alınmıştır. Annesinin kararına ve zevkine itaat etmekten başka bir şey düşünmeyen, kalbi parça parça olsada annesine karşı saadetini koruyamayan, iyi yetişmiş eski zaman kızlarının çok görüp işittiğimiz acıklı kaderleri de bu satırlarda yatmaktadır.

Karşı cinse duyulan aşkı, şiirlerine pek uğratmayan Halide Nusret, Tanrı'ya içini döktüğü; Yunus'a, Mevlâna'ya seslendiği zaman, son derece coşkundur :

Avcumuz boş, gönlümüz boş,bağrımız sadparedir,
Yolcudur, yollarda şaşkın, çırpınır, âvâredir;
Koyma gafletlerde Râbbim kulların biçâredir,
Ya İlâhi, rahmetinden kimseler dur olmasın.
---------------------------
Gecenin bir saatinde
Eşiğine varan bendim
Kuşlar yuvada, kurt inde,
Karanlığı yaran bendim!
.......
Seni buldum Şahım seni
Tut elinden Üftadeni!
Koma karanlıkta beni
Mevlâna! Aman efendim!
---------------------------
Yunus'um! Aşkınla dil oldu bülbül,
Cehennem ateşi kızı! kızıl gül.
Seni bu illerde bulalı gönül
Karaman diyarı apaydın bana!

Halide Nusret, her şeyden önce büyük bir vatanseverdir. 50. sanat yılı dolayısıyle yapılan törende şöyle demişti: "Kalemimi 50 yıldan beri karınca kaderince milletimin hizmetinde, memleketimin hayrına kullanmağa çalıştım. Bunda ne dereceye kadar başarılı olduğumu bilemiyorum.

Ama, memleket zararına tek satır yazmamış olmanın inanç ve sevinci içerisindeyim."
Q gün (17 Mayıs 1967) bu inancı hepimiz paylaşmıştık, bugün de paylaşıyoruz. Gerçekten, Halide Nusret memleket zararına tek satır yazmamış, her şeyi memleketin hayrına yapmaya çalışmıştır.

Şair'in ilk gençlik yıllarına ait hayal ve tasavvurlarında dahi, her genç kızın düşüncesinden ayrı, millî bir intikam duygusu ön plâna geçer. Yukarda sözünü ettiğim hatıralarında şöyle diyor: "Anamın ailesi asker oluyordu, miralaylar, paşalar, hatta müşirler ...Ve en önemlisi şehitler... Annemin babası gencecik bir yüzbaşı iken (93) de, bir Moskof kurşunu ile şehit düşmüştü. Zavallı anacığım, kundakta yetim kalmıştı. Subayla evlenmeyi kurduğum çocuk yaşlarımda-, parıl parıl apolet, şıkır şıkır kılıç kadar, şehit dedemin intikamını Moskof'tan alacak bir Türk zabitine eş olmak hevesi de yer alırdı." Kader, bu "Türk zabitini", Edirne'de öğretmenlik yaptığı yıllarda karşısına çıkarır. O zaman Kırklareli'ndeki süvari alayında binbaşı olan rahmetli Aziz Zorlutuna'yla evlenirler (9 Eylül 1926).

Halide Nusret, Aziz Paşa'nın vefatına kadar, tam 45 yıl, mutlu olduğunu sandığım, bir evlilik hayatı sürmüştür. Eşiyle birlikte Anadolu'nun bir çok yerlerini dolaşmış, çeşitli okullarda öğretmenlik yapmış, Türk çocuklarının kalplerine ve kafalarına ışık tutmuştur.
Öğretmenlikle ilgili hatıralarının toplandığı "Benim Küçük Dostlarım" kitabı için, rahmetli Arif Nihat Asya şöyle der : ...Onu yalnız bir hatıra değil, aynı zamanda bir meslek kitabı olarak ilgililere tavsiye ederim... Bunun, okul klâsikleri arasına girmesi gereken bir kitap olduğu kanaatindeyim."

Şairimizin, çocukluk hayatı sarsıcı olaylarla dopdoludur. Bir gazeteci ve hürriyet savaşçısı olan babası Avnullah Kâzımî önce istibdat idaresinin, daha sonra'-1908 yılında "Fedekaran-ı Millet Cemiyeti" adı altında bir siyasi parti kurup muhalefete geçtiği için- sözde hürriyet idaresinin (İttihat ve Terakki'nin) hışmına uğrayıp, ömrünün büyük bir kısmını sürgünde ve zindanda geçirir. Bir süre, siyasetten çekilmeyi kabul edip, Kerkük'e mutasarrıf tayin edilir. Orada çok değerli hizmetler görür. "Bir Devrin Romanı"nda, Halide Nusret'in Kerkük'e ve çocukluk yıllarına ait hatıraları canlı bir şekilde anlatılmaktadır.

Sevinci güller açmış, dertleri kor içimde,
Yurdumun dört bucağı sarmaşıyor içimde.

diyen Şair'in, gezip dolaştığı yurt köşelerinden pek çok renk ve kokuyu şiirlerinde bulabilirsiniz. Bu şiirlerde, Urfa, Suruç Ovası, Birecik, Antep, Bingöl Yaylası, Erzurum, Sarısu, Karaman, Erciyaş, Sarıkamış ve şimdi yurdumuzun dışında kalan Kerkük geçit resmi yapar.

Mehmetçiğe seslenirken, yüreğini koparıp, yiğit askerlerimize uzattığını hissedersiniz.

Köyde düşünceli, cenklerde şensin.
Yerlerde, göklerde, kalpde esensin,
Bir baştan bir başa tarihim sensin!
Ah arslan Mehmedim! Arslan
Mehmedim.

Şairimizin vatan toprağıyla nasıl kaynaşıp , sarmaştığını şu mısralar anlatmaya yeter sanırım :

Allah azîm lûtfudur insanlara toprak
Ak ekmeği berrak suyu doğuran kara toprak.
Mevsimleri besler ve bezer onları bir bir
Can verdiğimiz uğruna beyhude değildir.
İnsanlar onundur , ona bağlanmış ezelden
Ey sevgili toprak önümüz sen, sonumuz sen
Hayran sana, kurban sana canlar,
Sana toprak!
Hür bayrağımın sahibi toprak! Ana toprak!

Şairimiz, Ana Toprak için iki de fidan yetiştirmiştir :
Sendendir, sana döner damarlarımdaki kan
Senin için büyüttüm bağrımda bir çift fidan.

Bu iki fidan, şimdi benim yakınlarım olan, oğlu Ergun Zorlutuna kızı Emine Işınsu'dur. Ergun meslek olarak önce annesi gibi öğretmenliği seçmiş (Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiş) sonra idarecilikte karar kılmıştır. Şimdi Devlet Hava Meydanları Genel Müdür Yardımcısıdır. Kendisini yazarlığa adayan Emine Işınsu da annesinin sanatçı ruhu ve kabiliyeti devam ediyor

Mehmet ÇINARLI / TÖRE / Mayıs 1976

sonar
20-05-2009, 11:19
Arkadaşlar ünlü kadınlar listesinde Türkan Saylan hakkında bilgi bulamadım.
Türkan Saylan hakında yazı yazabilecek elindeki bilgiye güvenen biri var mı?
Eğer bir hafta içinde yazacak biri çıkmazsa ben internetten topladıklarımı derleyip yazacağım.